İHSAN VE YAKİN

Genel

بسم الله الرحمن الرحيم

 

 

إنَّ الحمد للَّه نَحْمَدُه ونستعينُهُ ونستغفرُهُ ، ونعوذُ باللَّه من شُرور أنفسنا ، ومن سيئات أعمالنا ، من يهده اللَّه فلا مُضلَّ لَهُ ، ومن يُضلل فلا هادي لَهُ ، وأشهدُ أنّ لا إله إلا اللَّه وحده لا شريك لَهُ وأشهد أنَّ محمدًا عبده ورسولُه

Hamd, ancak Allah’a mahsustur. O’na hamdeder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden, kötü amellerimizden O’na sığınırız. Allah kimi hidayete erdirirse onu saptıracak yoktur, kimi de saptırırsa onu hidayete erdirecek yoktur.

Allah’tan baika ilah olmadığına şehadet ederim. O, tektir ve ortağı yoktur ve şehadet ederim ki, Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) O’nun kulu ve Resulü’dür.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ حَقَّ تُقَاتِهِ وَلَا تَمُوتُنَّ إِلَّا وَأَنْتُمْ مُسْلِمُونَ

“Ey iman edenler! Allah’tan, O’na yaraşır şekilde korkun ve ancak Müslümanlar olarak can verin.” (Âl-i İmran, 3/102)

يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالًا كَثِيرًا وَنِسَاءً وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي تَسَاءَلُونَ بِهِ وَالْأَرْحَامَ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا

“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan da eşini yaratan ve ikisinden de bir çok erkekler ve kadınlar türetip yayan Rabbinizden korkun. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.” (Nisa, 4/1)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَقُولُوا قَوْلًا سَدِيدًا (70) يُصْلِحْ لَكُمْ أَعْمَالَكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَمَنْ يُطِعِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ فَازَ فَوْزًا عَظِيمًا (71)

 

 

أما بعد،

فإنَّ خير الحديث كتاب الله، وخير الهديِ هديُ محمدٍ صلى عليه و سلم، وشرَ الأمور محدثاتها، وكل محدثة بدعة، وكل بدعة ضلالة وكل ضلاة في النار

Bugünkü sohbetin mevzusu İhsan ve Yakin’dir. Sadece İhsan ve Yakin’i işleme, alt yapısı olan şeylerin bilinmeden, tek başına fayda vermeyeceği için bu derste ihsan dediğimiz şeye, yakin dediğimiz şeye vukufiyetten daha çok doğrudan bizi ona götüren yolu açacağız inşallah

Alt yapısı olan şeylerin bilinerek bir üste intikal geçiş, mutlak onu anlamada bize kolaylık sağlayacağı içindir.

İhsan ve Yakin’ den bahsetmeden önce iyi bilinmesi gerekir ki bunların alt yapısı önce ispat sonra itmi’nan ve sonra yakin eşit anlamda ihsan kullanılır. ( 1-ispat 2-itminan 3- yakin= ihsan)

Cibril Hadisi diye bildiğimiz hadisteki ihsan tarifini hatırlarsanız:

50 – حَدَّثَنَا مُسَدَّدٌ، قَالَ: حَدَّثَنَا إِسْمَاعِيلُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ، أَخْبَرَنَا أَبُو حَيَّانَ التَّيْمِيُّ، عَنْ أَبِي زُرْعَةَ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ: كَانَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بَارِزًا يَوْمًا لِلنَّاسِ، فَأَتَاهُ جِبْرِيلُ فَقَالَ: مَا الإِيمَانُ؟ قَالَ: «الإِيمَانُ أَنْ تُؤْمِنَ بِاللَّهِ وَمَلاَئِكَتِهِ، وَكُتُبِهِ، وَبِلِقَائِهِ، وَرُسُلِهِ وَتُؤْمِنَ بِالْبَعْثِ». قَالَ: مَا الإِسْلاَمُ؟ قَالَ: ” الإِسْلاَمُ: أَنْ تَعْبُدَ اللَّهَ، وَلاَ تُشْرِكَ بِهِ شَيْئًا، وَتُقِيمَ الصَّلاَةَ، وَتُؤَدِّيَ الزَّكَاةَ المَفْرُوضَةَ، وَتَصُومَ رَمَضَانَ “. قَالَ: مَا الإِحْسَانُ؟ قَالَ: «أَنْ تَعْبُدَ اللَّهَ كَأَنَّكَ تَرَاهُ، فَإِنْ لَمْ تَكُنْ تَرَاهُ فَإِنَّهُ يَرَاكَ»، قَالَ: مَتَى السَّاعَةُ؟ قَالَ: ” مَا المَسْئُولُ عَنْهَا بِأَعْلَمَ مِنَ السَّائِلِ، وَسَأُخْبِرُكَ عَنْ أَشْرَاطِهَا: إِذَا وَلَدَتِ الأَمَةُ رَبَّهَا، وَإِذَا تَطَاوَلَ رُعَاةُ الإِبِلِ البُهْمُ فِي البُنْيَانِ، فِي خَمْسٍ لاَ يَعْلَمُهُنَّ إِلَّا اللَّهُ ” ثُمَّ تَلاَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: {إِنَّ اللَّهَ عِنْدَهُ عِلْمُ السَّاعَةِ} [لقمان: 34] الآيَةَ، ثُمَّ أَدْبَرَ فَقَالَ: «رُدُّوهُ» فَلَمْ يَرَوْا شَيْئًا، فَقَالَ: «هَذَا جِبْرِيلُ جَاءَ يُعَلِّمُ النَّاسَ دِينَهُمْ» قَالَ أَبُو عَبْدِ اللَّهِ: جَعَلَ ذَلِكَ كُلَّهُ مِنَ الإِيمَانِ

Buhari 50

Hadiste Cibril as İman hakkında, İslam hakkında sorduktan sonra Allah Rasulü’ ne İhsan’dan sorar. İhsan nedir denildiğinde:

أَنْ تَعْبُدَ اللَّهَ كَأَنَّكَ تَرَاهُ، فَإِنْ لَمْ تَكُنْ تَرَاهُ فَإِنَّهُ يَرَاكَ

“ Allah’ı görürmüş gibi O’na ibadet etmendir. Her ne kadar sen onu görmüyorsan da O, seni görüyor.”

Ve işte bunun adı ihsan olarak geliyor. Hadisi Şerif’in seyrinde de gördüğümüz gibi önce İmanın tarifini soruyor sonra İslamın tarifini soruyor ve akabinde ihsanı soruyor. Mücerreden bu tertip, bu sıralama bize şunu anlatır. Demek ki ihsan İslamla, İmanla, bazı şeylerin önceden anlaşılıp tatbikiyle yine aynı anda yakalanacak şeyler. Çünkü İhsan yani “O’nu görürmüş gibi O’na ibadet etmek” İmanın, İslamın içindeki şeylerin tatbiki anında, bunları tatbik ederken kazanılacak bir merhale.

“Sen onu görmüyorsan da ama o seni görüyor.”

İhsan ve yakine gelmeden önce bir ispat, bilinmesi gereken şeyler var.(YANİ BU İSPAT DA BİLİNMESİ GEREKEN ŞEYLERDEN)

İspat yani beyyine dediğimiz açık deliller ki açık deliller niteliğini biz imani boyutta Kuran’a ve sünnet’ e nispet ederiz.

Açık deliller, beyyinat. Bu ne anlama gelir? İtiraz kabul etmez. Akla dahi itiraz hakkı vermeyen ve kalbi mütmain kılacak tek şeylerdir. Buna burada şu anlamı da yükleriz. Din adına Allah’a takdim edilen kulluk herşeyiyle bu iki asla dayanmalı yani ispata dayanmalıdır. İlk duyduğumuz andan itibaren bu sözlere teslimiyet ile yaklaşmamız gerekir. Hatta imanda hatırlarsanız şöyle diyoruz:

İman ispatı gerektirir, itminanı gerektirir ve yakini gerektirir diyoruz. İman yakine mebnidir diyoruz. Yani hiçbir şekilde şek şüphe içermez. Ama küfür böyle değildir. Yine deriz ki hiçbir kafirin küfrü yakine mebni değildir. Çünkü ispat yok bu olmayınca itminan da yok ve bunlar olmadan yakinin de olması mümkün değil.

Küfür şüphe, teşfiş ve tereddüte mebnidir. Ve sadece küfür değil küfre götüren yollardaki serpiştirilen herşey bile hep devamlı şüphe, tereddüt ve teşfiş içerir. Buna örnek verirsek:

أَإِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا أَإِنَّا لَمَبْعُوثُونَ

“ Biz ölüp toprak ve kemik olduktan sonra gerçekten biz tekrar diriltilecek miyiz? (saffat 37/16)

أَإِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا ذَلِكَ رَجْعٌ بَعِيدٌ

“ Biz öldükten ve toprak olduktan sonra mı? Bu uzak bir dönüştür “ (kaf 50/3)

Bu iki ayette de gördüğümüz gibi kafirin, küfür ehlinin sözlerinde bu şekilde zihinleri karıştıran bir teşfiş vardır. İnsanların kalplerine bu şekilde şüphe ilka ederler ve bunların akabinde de kalplerde tereddütler oluşur.

Tereddüt ise insanın iman etme ve küfretme arasında dolanmasıdır. Bakın Kuran’a Sünnet’e küfür ehlinin sözlerinde bu içerikleri görürsünüz.

Küfre yakın, ona götüren yolda da devamlı bu işaretler vardır. Yani bir yerde bu şekilde tereddüt görüyorsanız şüphe görüyorsanız teşfiş varsa… O yola dikkat edin bunlar işaret taşlarıdır.

—-08:10—-

İman ise ispatı gerektirir önce.

أَلَا بِذِكْرِ اللَّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

“Kalpler ancak Allah’ın zikri ile itmi’nan bulur.” ( Rad 13/28)

Buradaki zikirden kasıt nedir? Kuran ve sünnettir.  Onlara dayanan naslarla ispat edilen ameller karşısında kalp itmi’nan bulur yani yerine oturur artık.

Bunun vahiy olduğunda, Allah’tan geldiğinde hiçbir tereddüt ve şüphe yoktur.

Tabii ki bunda bir hareket noktası var. Mesela bir hadisi şerifte Necid tarafından gelen bir bedevinin Allah Resulü’ne bir şey soracağım diyor.

“ yeri ve göğü hiç yoktan yaratan mı seni bununla görevlendirdi.” Diyor. (KAYNAĞA BAK)

Şimdi bedevi hareket noktasını tespit ediyor neden? Onun kalbini mutmain kılacak tek şey nedir? “Yerin ve göğün yaratıcısı sana O mu bu görevi verdi diyor?”

Dikkat edin Allah mı demiyor. Allah mı bu görevi sana verdi demiyor. Yeri ve göğü hiç yoktan yaratan mı bu görevi sana verdi diyor.

Şimdi bu geçişte şunu düşünün.

—-09:39—-

Tanımadığı birisine geliyor. Sadece adını duymuş, dışarıdan. Ona öyle bir hareket noktasıyla yaklaşıyor ki sanki aralarında daha önceden iyi bir ilişki varmış bu bağı sağlamlaştıran bir şeyler varmış gibi hissettiriyor. Yalan söyleyeceği ihtimali hiç hissedilmiyor bu sözde dimi?

“Seni bu yeri ve göğü hiç yoktan yaratan mı yolladı görevlendirdi.” Diyor.

Demek ki o toplumda bir şey sorulduğu zaman kime sorulursa sorulsun belli bir ad zikredildiği zaman (ki bedevi bunu Allah adına, yeri ve göğü yaratan adına soruyor) yalan söyleyemeyeceği itminanı o toplumda gönüllere yerleşmiştir.

Bazı kötülükler işlediğini söyleyerek ancak böyle İslam’a gireceğini kabul edilir mi diye soran gence herşey ama yalan hayır diyor. (KAYNAK)

Resulü o topluma kabul ettirin şey de nedir? Dürüst olması. O toplum buna çok önem veren bir toplumdu. Bütün hareket o sözle başlıyor.

O zaman şunu iyi bilmemiz gerekiyor ki ispatta itminanda yakinde ilk hareket noktası ne imiş?

Bu hareket noktası neye dayanıyor?

Fıtri boyuttaki hüccetlerin hepsi ispatların hepsi yakine dayanır. Yani şek, şüphe yoktur. Şimdi açık bir örnek veriyor bize:

“ De ki: göklerde ve yerde neler var, bir bakın” (yunus 10/101)

“Deveye bakmıyorlar mı? Nasıl yaratılmış.” (ğaşiye 88/17)

“Şu içip durduğunuz suya bakmıyor musunuz?” ( vakıa 56/68)

Az önce iman ispatı gerektirir demiştik ve bunun hareket noktasının da fıtri boyuttaki ispat olduğunu göstermiştik.

Şimdi de yukarıdaki üç ayete dikkat edecek olursak “Fıtri boyutta da ispat insanın inkar edemeyeceği zaten kabul ettiği gerçekler sınıfındandır.”

Deveye bakmıyorlar mı ayetini bütün günlerini develerle geçiren, en lüks araçları develer olan insanların üzerine indirdi Allah. “ göklerde ve yerlerde neler var bir bakın” derken bunlar da zaten bizim gördüğümüz şeyler.

Kuran’ın bu üslubuna dikkat edersek ispata nasıl yaklaştığını görürüz.

İspat için ihsan için Fıtri boyuttaki bu ispata dikkat etmeliyiz.

Bizim de tâ bedevinin başladığı yerden başlamamız gerekir yani fıtri boyuttan

İçimizden hangimiz suya bakarak içip durduğumuz suya. Şu üstümüzdeki semaya. Hiç çatlaksız duran semaya, indirilen suya, bununla bizim ve hayvanlarımız için içeceğimiz suları ve yiyeceğimiz nebatı bitiriyor. Bunların hepsi birer ayet. Nedir? İspattır. Bu denli kendimizde birçok boşluğu görürüz. İşte bu boşluk doldurulmadan ispata imani boyuttaki  yaklaşamıyoruz. Orada kainatın dili olarak bize tasvir edilen, kainat kitabı dediğimiz o kitabı okumuyorsak… Okuyamıyorsak demeyeceğim neden?

Fıtri boyuttaki her meselede Allah, Adem’den yarattığı her insanın rahatlıkla anlayabileceği bir dil kullanıyor. Nasıl?

Mesela su, her insan için aynı değerde. Hava her insan için aynı değerde, sema yarattığı bütün insanların üstündeki kubbe, yağmur herkes için indirdiği, onunla bitirdiği de(yani meyveler, otlar vs.) herkes için.

Biz buna kainatın müşterek kullandığı dil diyoruz. Eğer bu dildeki boşluğu bu merhaledeki boşluğu dolduramamış isek imandaki ispat, bizim gönlümüzde bir şey ifade etmiyor. Şu boşluğu düşünün. Allah Resulü daha önceden merhale merhale doldurulmuş, bir seviyeye ulaşmış topluma öyle hitapta bulunuyor ki bu hemen doğrudan doğruya imani boyuttaki ispat yerine oturuyor.

Bakın şimdi sahabenin Allah Resülü’nün tebliğinde, ona ulaşan bir emirde nasıl bir telakki ile alış ile hemen tatbike intikal ettiriyor. Hiçbir tereddüt yok. Hatta bunun ilk örneğini biz devamlı Ebu Bekir den veririz. Mekkeliler geliyor. “Duydun mu seninki dün gece yatağından alınmış Beytü’l-Makdis’e götürülmüş oradan da semanın 7 kat üstüne çıkarılmış Yaratıcı ile buluştuğunu söylüyor.” Ebu Bekir diyor ki “o demişse doğrudur”. Diyor. “O demişse doğrudur”

Eğer Allah dediyse, Resulü dediyse bu doğrudur. Bir emir geliyor. Emre inkiyad duyma hemen onu yerine getirme. Bir nehiy gelse, yasaklama hemen o yasaklamaya uyma işte bu ispattaki itminan gücüne göredir. Tereddüt şüphe ve teşfiş bırakmıyor. Onun(şüphe, teşfiş, tereddütün) küçücük bir delikten dahi sızdırılmasına müsaade edecek bir boşluk bırakmıyor. Şeytan orada zorlanıyor işte.

Ömer(ra) bunu şimdi şöyle ifade ediyor içki yasaklılığında: (bunu şu şekilde düşünün az önce de dediğimiz gibi ispata imani boyutta yaklaşmamız için doldurulması gereken boşluklar) Ömer ra:

“Bu emirler Mekke’de olsaydı. Hiçbirimiz bu emre, bu yasaklılığa inkiyad duyamazdık(yani kayıtsız şartız teslim olamazdık). Teslimiyet gösteremezdik diyor.” Neden?

Çünkü bunu kabul edebilecek itminan kapısının da bir açılması gerekiyor.

—18:02—

Bunu İbrahim as ın olayında göreceğiz. Bu neyi gösteriyormuş?

Bizim kalbimizi mutmain kılacak bu tezgahı hazırlayan fıtri boyuttaki ispata(yani bu tezgahı hazırlayan fıtri boyuttaki ispat) dönüp çünkü Allah Kuranda “Buna bakmıyor musunuz? Bunu görmüyor musunuz? Bunu anlamadınız mı?” diye en küçük örneği dahi vermekten imtina etmiyor. En küçük bir örneği ve ondan daha büyük bir misali serdetmekten bize sunmaktan katiyetle Allah azze ve celle imtina etmiyor bununla bize neyi sergiliyor?

Fıtri boyuttaki itminan tezgahının hazırlanması diyoruz biz buna. İspatı biz ekseriyetle hemen iman boyutunda ele alıyoruz. Altı boşsa onun üzerine bina yapamıyoruz. Eğer altı boşsa ondan sonraki gelen şeylerde de sıkıntılar, çatlaklar oluyor.

Dikkat ederseniz görürsünüz hepimizde bu var:

Geleneksel, anadan, babadan bize intikal eden miras tipindeki şeyler vardır. İnanç bizde mirastır. Yakinimize mebni değil. Namaz bize mirastır yakinimize mebni değildir. Hep görmekle elde ettiğimiz şeyler. mesela yaşlandığında birisi neden namaz kılar dersiniz? Avare kalmıştır gençken hevasına hitab eden şeyler onda iflas etmiştir. Bara, pavyona götürecek bir istek kalmamıştır. O avare şaşkınlığı içerisinde inanın vakit geçirme için gelir.

Neden? Ne imanımız ispata mebni ispatın üzerine bina edilmiş. Ne de o imanın (iktizası) içeriği olan amellerin hiçbirisi ispata mebni değildir.

—20:11—

Şimdi düşünün namaz gibi bir ibadeti…

Namaz dediğimiz tekbirden selama kadar eda ettiğimiz bu ibadete baktığımızda her cüzünü, bir parçasını kainattaki mahlukatın kulluk eylemi olarak, tabi seyri ile Allah’a kul olarak takdim ettiğini görürüsünüz. Hatta bunu en üst seviyede gördüğünüzde Allah’ın huzurunda yaratılmış meleklerden bahseder. Yaratıldığından beri Allah’ın huzurunda sadece ona kulluk eda eden melekler vardır diyor kıyam halinde yaratıldıklarından kıyamete kadar böyle duruyorlar kıyamda dimdik aynen ağaçlar gibi dimdik duruyorlar. Bir taife melaike vardır ki diyor Rükuda yaratıldıklarından kıyamete kadar rüku halinde Rablerine ibadet ediyorlar. Bir taife de vardır ki diyor secde halinde yaratıldıklarından kıyamete kadar böyle kulluklarını eda edeceklerdir diyor.

Cabir(ra) dan yine meleklerin rukü halinde, secde halinde ve kıyam halinde yaptıkları bu kulluktan bahseden bir hadisin sonunda “ Kıyamet günü olduğunda Meleklerin toptan, Allah’a : “Seni tüm noksanlıklardan tenzih ederiz. Sana hakkıyla ibadet edemedik” diyecekleri rivayet ediliyor.

Bu denli bir ibadet halinde olan melekler bunu diyeceklerse; bizim durumumuzu siz düşünün.

Ve bakıyorsunuz kainata: bize ağaçtan taştan bahsederken öyle şeylere temas ediyor ki:

تُسَبِّحُ لَهُ السَّمَاوَاتُ السَّبْعُ وَالأَرْضُ وَمَن فِيهِنَّ وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدَهِ وَلَكِن لاَّ تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ إِنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورً  (سورة الاسري 44

“Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herşey O’nu (Allah’ı) tesbih (ibadet) eder. O’nu hamd (övgü) ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların tesbihlerini(kulluklarını) anlamazsınız. O, halimdir, bağışlayıcıdır.”

أَوَ لَمْ يَرَوْاْ إِلَى مَا خَلَقَ اللّهُ مِن شَيْءٍ يَتَفَيَّأُ ظِلاَلُهُ عَنِ الْيَمِينِ وَالْشَّمَآئِلِ سُجَّدًا لِلّهِ وَهُمْ دَاخِرُونَ وَلِلّهِ يَسْجُدُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ مِن دَآبَّةٍ وَالْمَلآئِكَةُ وَهُمْ لاَ يَسْتَكْبِرُونَ يَخَافُونَ رَبَّهُم مِّن فَوْقِهِمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ

“ Allah’ın yarattığı herhangi bir şeyi görmediler mi? Onun(ağacın) gölgesi, küçülerek ve Allah’a secde ederek sağa sola döner. Göklerde ve yerde bulunan canlılar ve melekler, büyüklük taslamadan Allah’a secde ederler. Onlar, üstlerindeki Rablerinden korkarlar ve kendilerine ne emrolunursa onu yaparlar.”

Nahl suresi 48/49/50

 

 

أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يَسْجُدُ لَهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَمَن فِي الْأَرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَابُّ وَكَثِيرٌ مِّنَ النَّاسِ وَكَثِيرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُ وَمَن يُهِنِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِن مُّكْرِمٍ إِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يَشَاء

“Görmez misin ki, göklerde olanlar ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah’a secde ediyor; birçoğunun üzerine de azap hak olmuştur. Allah kimi hor ve hakir kılarsa, artık onu değerli kılacak bir kimse yoktur. Şüphesiz Allah dilediğini yapar.( SON KISMI OKUMA)”

HAC 18

 

أَلَمْ تَرَ إِلَى رَبِّكَ كَيْفَ مَدَّ الظِّلَّ وَلَوْ شَاءَ لَجَعَلَهُ سَاكِنًا ثُمَّ جَعَلْنَا الشَّمْسَ عَلَيْهِ دَلِيلًا

“ Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığına bakmaz mısın? Dileseydi onu hareketsiz kılardı, sonra güneşi ona delil kıldık” ( Furkan 25/45)

Allah “güneşi ona delil kıldık” diyor. Sabah güneş vurunca batıya doğru düşen gölgesi o ağacın kulluğu, secdesi olarak tasvir ediliyor. Güneş ilerledikçe o secde de dönüyor. İşte iki batının iki doğunun Rabbi derken anlattığı budur.

Bakıyorsunuz nebattan bahsediyor taştan bahsediyor Allah korkusundan yükseklerden yuvarlanan taşlardan. şimşekten bahsediyor onun sesinin ona kulluk tesbihi niteliğinde arz edildiğini söylüyor. RAD SURESİ

Nur Suresi(41.ayet)’nde “ Görmedin mi ki göklerde ve yerlerde olanlar ve dizi dizi uçan kuşlar Allah’ı tesbih ederler? “ diyor

Dizi dizi uçan kuşların yaptıkları o hareketin onların kulluk eylemleri olduğunu biz Kuran’da öğreniyoruz.

Ne demiştik dersin önceki kısımlarında Namaz dediğimiz tekbirden selama kadar eda ettiğimiz bu ibadete bakın her cüzünü, bir parçasını kainattaki mahlukatın kulluk eylemi olarak, tabi seyri ile Allah’a kul olarak takdim ettiğini görürüsünüz.

Biz de namazda ne yapıyoruz ellerimizi kaldırıp indiriyoruz. Kuşların ise kanat çırpmaları onların kullukları.

hiçbir hareket yoktur ki Rabb’a kulluk eylemi niteliğini, sıfatını taşımasın.

723 – حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ الصَّبَّاحِ قَالَ: حَدَّثَنَا سُفْيَانُ بْنُ عُيَيْنَةَ، عَنْ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ أَبِي صَعْصَعَةَ، عَنْ أَبِيهِ، وَكَانَ أَبُوهُ فِي حِجْرِ أَبِي سَعِيدٍ قَالَ: قَالَ لِي أَبُو سَعِيدٍ: إِذَا كُنْتَ فِي الْبَوَادِي، فَارْفَعْ صَوْتَكَ بِالْأَذَانِ، فَإِنِّي سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ: «لَا يَسْمَعُهُ جِنٌّ، وَلَا إِنْسٌ، وَلَا شَجَرٌ، وَلَا حَجَرٌ، إِلَّا شَهِدَ لَهُ»

__________

[حكم الألباني]

صحيح

Ebu said ra’nun ibni macedeki bir hadiste kucağındaki bir çocuğa şöyle dediği rivayet ediliyor: “Sahrada olduğun zaman ezan okurken sesini yükselt, çünkü ben Allah Resulü sav den ezanı işiten cin, ins, ağaç ve taş ne varsa hepsi şahitlik edecektir buyurduğunu işittim dedi.”

Şimdi biz, “sahrada olduğunuzda ezan okurken sesinizi yükseltini” i rahat anlıyoruz. Ama sesinizi alabildiğine, yapabildiğiniz kadar yükseltin çünkü duyan herşey ezanı işiten cin, ins, ağaç ve taş ne varsa hepsi şahitlik edecek. Bu ne anlamda?

ETRAFIMIZDA NE VARSA CANSIZ VARLIKLAR DEĞİL! ( BAŞKA ÖRNEKLER DE KOYULABİLİR TAŞ VS)

Onlar işiten lehte ve aleyhte şahitlik yapan varlıklardır.

Şimdi sen bunu düşünürsen bunu düşünürken arkasından şunu da ekleyelim:

6512 – حَدَّثَنَا إِسْمَاعِيلُ، قَالَ: حَدَّثَنِي مَالِكٌ، عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ عَمْرِو بْنِ حَلْحَلَةَ، عَنْ مَعْبَدِ بْنِ كَعْبِ بْنِ مَالِكٍ، عَنْ أَبِي قَتَادَةَ بْنِ رِبْعِيٍّ الأَنْصَارِيِّ، أَنَّهُ كَانَ يُحَدِّثُ: أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مُرَّ عَلَيْهِ بِجِنَازَةٍ، فَقَالَ: «مُسْتَرِيحٌ وَمُسْتَرَاحٌ مِنْهُ» قَالُوا: يَا رَسُولَ اللَّهِ، مَا المُسْتَرِيحُ وَالمُسْتَرَاحُ مِنْهُ؟ قَالَ: «العَبْدُ المُؤْمِنُ يَسْتَرِيحُ مِنْ نَصَبِ الدُّنْيَا وَأَذَاهَا إِلَى رَحْمَةِ اللَّهِ، وَالعَبْدُ الفَاجِرُ يَسْتَرِيحُ مِنْهُ العِبَادُ وَالبِلاَدُ، وَالشَّجَرُ وَالدَّوَابُّ»

Ebu Katade bin Rebii el-Ensari ra dan, Allah Rasulü sav den şöyle tahdis ediyordu. Bir gün Allah Rasulu sav in yanından bir cenaze geçti ve şöyle dedi “ Bu ya istirahata çekilen birisi veya kendisinden rahatlanacak birisidir” buyurdu. Bunu duyanlar istiraha çekilen ve kendisinden rahatlanacak” nasıl olur diye sual ettiler. Allah Rasulü sav “istirahata çekilen mümin bir kuldur ki dünya meşakktinden Allah’ın rahmetine istirahata gidiyor. Kendisinden rahatlanacak ise facir bir kuldur ki ölümüyle, Allah’ın kulları, beldeler, ağaçlar ve hayvanlar, onun ölümüyle rahatlayacaktır. BUHARİ

Etrafımızdaki varlığın üzerinde bu denli düşünülmezse herhalde Kuranda ve sünnette bunlar rastgele zikredilen şeyler değil. Bizim ihsanı, yakini anlamamız hiç mümkün değil. Bak ne diyor ayette:

 

 

وَلِلّهِ يَسْجُدُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَظِلالُهُم بِالْغُدُوِّ وَالآصَالِ

“göklerde ve yerde bulunanlar kendileri de gölgeleri de ister istemez sabah akşam Allah’a uyup boyun eğerek secde ederler” (Rad 13/15)

yerde ve gökte ikisi arasında ne varsa O’na kulken ister istemez biz mi Allah’a kulluktan çekineceğiz?

Yani herşey Allah’a ister istemez kulken O’na kul olmaya çalışırken bunu anlayan birisi O’na kul olmaktan imtina eder mi hiç? Canlı cansız taş ağaç ne varsa etrafta Allah’a kulluğunu eda etmek zorunda çünkü bunun için yaratılmışlardır bunlar.

Namaz kılmayan bir insanı düşünün. O bundan  yüksünse bile(Nahl 48/49/50)  onun gölgesi ister istemez Allah’a secde ediyor.

Bunu anlayan bunu anlamaya çalışan ucundan köşesinden anlayan birisi hiç kulluktan imtina eder mi? O kulluk ona yük olur mu? Bu mümkün mü?

1053 – حَدَّثَنَا أَبُو بَكْرِ بْنُ خَلَّادٍ الْبَاهِلِيُّ قَالَ: حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يَزِيدَ بْنِ خُنَيْسٍ، عَنِ الْحَسَنِ بْنِ مُحَمَّدِ بْنِ عُبَيْدِ اللَّهِ بْنِ أَبِي يَزِيدَ، قَالَ: قَالَ لِي ابْنُ جُرَيْجٍ: يَا حَسَنُ أَخْبَرَنِي جَدُّكَ عُبَيْدُ اللَّهُ بْنُ أَبِي يَزِيدَ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، قَالَ: كُنْتُ عِنْدَ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، فَأَتَاهُ رَجُلٌ فَقَالَ: إِنِّي رَأَيْتُ الْبَارِحَةَ، فِيمَا يَرَى النَّائِمُ، كَأَنِّي أُصَلِّي إِلَى أَصْلِ شَجَرَةٍ، فَقَرَأْتُ السَّجْدَةَ فَسَجَدْتُ، فَسَجَدَتِ الشَّجَرَةُ لِسُجُودِي، فَسَمِعْتُهَا تَقُولُ: «اللَّهُمَّ احْطُطْ عَنِّي بِهَا وِزْرًا، وَاكْتُبْ لِي بِهَا أَجْرًا، وَاجْعَلْهَا لِي عِنْدَكَ ذُخْرًا» ، قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: «فَرَأَيْتُ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَرَأَ السَّجْدَةَ فَسَجَدَ، فَسَمِعْتُهُ يَقُولُ فِي سُجُودِهِ مِثْلَ الَّذِي أَخْبَرَهُ الرَّجُلُ عَنْ قَوْلِ الشَّجَرَةِ»

__________

[حكم الألباني]

حسن

İbna Abbas ra dan, “Bir gün Allah Rasulü sav yanında iken bir adam çıkageldi. Adam, ‘ Ben dün gece her uyuyanın gördüğünü gördüm. Sanki bir ağacın gövdesine doğru namaz kılıyordum ve secde ayetini okudum secde ettim, ağaç da benim secde ettiğim gibi secde etti ve şöyle dua ettiğini işittim.

اللَّهُمَّ احْطُطْ عَنِّي بِهَا وِزْرًا، وَاكْتُبْ لِي بِهَا أَجْرًا، وَاجْعَلْهَا لِي عِنْدَكَ ذُخْرًا

“ Allah’ım, bu secdemle benim günahımı sil ve bana ecir yaz ve benim ihtiyacım için yanında tut.

İbn Abbas ra. Dan hadisin devamında “ Ben Allah Rasulü sav in secde ayetini okuyup secde ettiğini gördüm, adamın haber verdiği ağacın söyledikleri gibi söylediğini işittim diye haber verdi.

Taş ağaç haliyle(yani oldukları, bulundukları halleriyle) ibadet halindeler. Ama hadiste de gördüğümüz gibi başka şekillerle de bunu yapageliyorlar.

82 – (2922) حَدَّثَنَا قُتَيْبَةُ بْنُ سَعِيدٍ، حَدَّثَنَا يَعْقُوبُ يَعْنِي ابْنَ عَبْدِ الرَّحْمَنِ، عَنْ سُهَيْلٍ، عَنْ أَبِيهِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، قَالَ: ” لَا تَقُومُ السَّاعَةُ حَتَّى يُقَاتِلَ الْمُسْلِمُونَ الْيَهُودَ، فَيَقْتُلُهُمُ الْمُسْلِمُونَ حَتَّى يَخْتَبِئَ الْيَهُودِيُّ مِنْ وَرَاءِ الْحَجَرِ وَالشَّجَرِ، فَيَقُولُ الْحَجَرُ أَوِ الشَّجَرُ: يَا مُسْلِمُ يَا عَبْدَ اللهِ هَذَا يَهُودِيٌّ خَلْفِي، فَتَعَالَ فَاقْتُلْهُ، إِلَّا الْغَرْقَدَ، فَإِنَّهُ مِنْ شَجَرِ الْيَهُودِ “

__________

 

[شرح محمد فؤاد عبد الباقي]

[  ش (إلا الغرقد فإنه من شجر اليهود) الغرقد نوع من شجر الشوك معروف ببلاد بيت المقدس وقال أبو حنيفة الدينوري إذا عظمت العوسجة صارت غرقدة]

Ebu hureyre ra dan(şöyle dedi): Allah Resulü sav Müslümanlar Yahudilerle mukatele yapmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onlarla öyle bir mukatele yaparlar ki Yahudiler taş ve ağaçların arkasına saklanırlar, taş veya ağaç “ Ey Müslim, Ey Allah’ın kulu gel arkamda olan şu yahudiyi  öldür diye nida ederler, sadece garkad denilen ağaç müstesna zira o bir Yahudi ağacıdır.

muslim

Etrafındaki varlığın, mahlukatın bu denli bir hey’et içerisinde olduğunu eğer insan kainatın diliyle anlamaya çalışır, onları okumaya gayret ederse; o zaman isbat, itminan, yakin  dediğimiz ihsan dediğimiz şey artık oluşmaya başlar kalbimizde ve bu hey’et halinde yani bu şekilde oluşan bir kalbi teveccühte, zihni teveccühte, dil ile yapılan bir teveccühte niyetle yapılan bir teveccühte azaların bile yöneldiği bir istikamette bizim zerre kadar taviz vermemiz yan çizmemiz katiyetle mümkün değildir. Eğer bu alt yapıyı oluşturmuş isek bu alt yapı oluşmuş ise kainat kitabındaki okuduklarımızla, hatırlatma niteliğinde Kuranda zikredilen bu mevzudaki ayetlere de bakarak fıtri boyuttaki bu ispatımız, bizim imani boyuttaki ispata yakine ulaşmamızı kolaylaştırır.

Ne dedik? “Kuran’da hatırlatma niteliğinde zikredilen mevzudaki ayetler” neden hatırlatma niteliğinde diyoruz?

Çünkü Daha önceden gördüğümüz halde daha önceden bildiğimiz halde varlığını yüzde yüz bildiğimiz halde hiç ona dönüp basiretle bakmadığımız için.

—31:08—

Arapçada rae kelimesi de görme  basara kelimesi de görmedir. Ama arasında bir fark var. Biz bazen şöyle diyoruz bakıyor ama görmüyor. Rae bakma anlamında basara ise görme anlamında yani bakıyor ve görüyor. Yani basiretle bakıyor. Bakar kör neden denmesi de zaten bakıyor ama görmüyor. Veyahut baktığı yerde yüzde yüzlük bir doğruluk varken o belki yüzde 1 i görüyor boşluğa bakarmış gibi bakıyor.

Bir suya bakarken; şöyle bir düşünün bir tas suyu doldurduğunuzda onu içmeden evvelki o iştiyakınızı, susama ihtiyacınızı gidermeden evvel

“şu içip durduğunuz suyu görmüyor musunuz? ( vakı 56/68)”

Görüyoruz tabi. Ama şunu düşündük mü? Bu kadar muhtaç olduğumuz arkasından onu tedarik etmek için koşa koşa gidebilecegimiz bu su

“De ki: Suyunuz çekiliverse, söyleyin bakalım, size kim bir akarsu getirebilir?” (Mülk 67/30)

Ha veriyor da bakın. Vermediği de bela oluyor kuraklık. Fazla verdiğinde de bela oluyor sel. Hiç kimse hayrını istemiyor:

Geliyor bir bedevi “ ey Allahın Resulü ekinlerimiz mahvoldu hayvanlarımız helak oldular kuraklıktan. Allaha yalvar da bize su versin diyor yani yağmur” Ellerini kaldırıyor dua ediyor ve bulut görünüyor. Hemen sevinmeye gitmiyor. Halbuki Kuranda bulutlar ve rüzgarlar Allah’ın yolladığı rahmetin müjdecileridirler.(ARAF 57)

Rüzgar estiğinde biz bunu düşünebiliyor muyuz?

“ Allah’ım bunun hayrını istiyoruz şerrini değil.” Bakın bu yakin.

O zaman ne istersek isteyelim mutlak onun hayrını isteme zorundayız mücerreden onu talep değil onun hayrını da isteme.

Peki şimşek çaktığında gök gürlediğinde korkar mıyız?

Korkarız dimi? Sıçrarız ama Allah Kuranı Kerim’de:

“Gök gürültüsü O’nu hamd ile tesbih ediyor” diyor. Allah’a kulluğunu eda eden birisinin çıkardığı sesten biz korkar durumundayız ve bunu düşünmüyoruz.

Biz istediğimiz kadar Kuran’ı okuyalım,  vahyi okuyalım; eğer kainat kitabını okumasını bilmiyorsak bunları hiç anlayamayız.

Bir doktoru düşünün eğer kainat kitabını bu denli okuyorsa ki kainat kitabının ayetlerinden birisi insandır. İnsanı yaratılışını okuduysa orada; inanın okuduğu kitaplardaki herşeyi güzel anlamaya başlıyor. Ve bir yaratıcının varlığına delalet ettiğini hissediyor. İnsanı sevk eden bu güç nedir biliyor musunuz? Buna biz ispat deriz. Kalbin itmi’nanı deriz.

—35:10—

Hani “Allah’ı görürmüş gibi ibadet etmek” derken “sen görmüyorsan da O seni görüyor.” İnsanlar Allah’a yaklaşma gayreti içerisinde ama önceden O’nun ona şah damarından daha yakın olduğunu bilmiyorsa hangi yaklaşmayı isteyebilir ki? O zaten uzak değil. Yani sen O’na yaklaş.

Biz O’na bir karış yaklaşırsak o bize bir  zira yaklaşacağını, bir zira’  yaklaşırsak; bir kulaç yaklaşacağını. Yürüyerek gidersek; koşarak geleceğini söylüyor. ( buhari)

Allah azze ve celle bize uzak değil. Senin her hareketini gördüğünü hissetmen gerekir. Bunu düşünmen lazım.

“Onu görürmüş gibi ibadet et sen O’nu görmüyorsan da O seni görüyor.” Herşey onun bilgisi dahilinde ve onun iradesinde hareket ediyor. bunu anladıysak biz, ne olur?

İspatı fıtrattan getirip imanla birleştirdiğimizde iki ispat birbirinin tamamlayıcısı oluyor. O zaman iman oturmaya başlıyor. Akla gelebilicek örnekleri veriyor şimdi. İbrahim as diyor ki ayeti kerime de

وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ رَبِّ أَرِنِي كَيْفَ تُحْيِ الْمَوْتَى قَالَ أَوَلَمْ تُؤْمِنْ قَالَ بَلَى وَلَكِنْ لِيَطْمَئِنَّ قَلْبِي

Diyor ki:

“ rabbim ölüleri nasıl diriltiyorsun bana göster” Allah “ İbrahim yoksa inanmadın mı?” İbrahim “Bilakis kalbim mutmain olsan diye.” Diyor.

Ayetin devamında Allah:” Öyleyse dört tane kuş yakala, onları yanına al, sonra (kesip parçala), her dağın başına onlardan bir parça koy. Sonra da onları kendine çağır; koşarak sana gelirler. Bil ki Allah azîzdir, hakîmdir”

Şimdi burada yani ölümden sonra dirilmeyi Kuran bize bunu sunmuş. Bizim de İbrahim as gibi yapmamıza ihtiyaç bırakmıyor.

اعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يُحْيِ الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الْآيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ

“Bilin ki Allah, ölümünden sonra yeryüzünü canlandırıyor. Düşünesiniz diye gerçekten, size âyetleri açıkladık.” (hadid 57/17)

فَانْظُرْ إِلَى آثَارِ رَحْمَتِ اللَّهِ كَيْفَ يُحْيِ الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا

“Allah’ın rahmet eserlerine bakın. Koskocaman arzı yeryüzünü öldürdükten sonra nasıl tekrar diriltiyor.”

Diriltmiyor mu? Ama hangimiz kışa bakıyoruz bahara girişe bakıyoruz. Sonra yaza bakıyoruz sonbahara bakıyoruz ki.

İşte bunlar bu ayetlerin anlaşılması için konulan örnekler ve misaller yani fıtri boyutta imana takviye eden, ona  güç veren yardım unsurlarıdır.

Eğer biz imani boyutta bir itminan istiyorsak bunu hemen Kuran’da aramıcaz. Teslim olduğumuzu zannediyoruz. Ama devamlı bazen bir tereddüt geliyor cevap veriyon arkadan tekrar bir tereddüt geliyor. Tereddütler, teşfişler bitmiyor. Öyle bir an gelecek ki bu tereddütlerin hakim olduğu bir ortamda akşam Müslüman sabah kafir sabah Müslüman akşam kafir olacak ve iman arasında gitgel oynayacak. Ve ne zaman ruhunun kabzedilmediğini bilmeyince hangi an(küfürde mi imanda mı) yakalanacağını da bilemezsin.

O zaman kalbin, Allah ile irtibatta kalması için dönüp kainat kitabını okumamız gerekiyor.

Kuran’ı arapça diye anlayamayabiliriz belki künhüne inemeyebiliriz belki ama kainat kitabına baktığımızda biz bunu okuyabiliriz. Onun için kainat kitabının dili kainat kitabının yazısı Adem’den doğan her insanın okuyabileceği ve anlayacağı bir kitap niteliği taşır.

Ha! Herkesin anladığı onun iman etmesine yeterli bakın. İlla benim tutup da Ebubekir gibi anlamam gerekmiyor. Ömer gibi de anlamam gerekmiyor. Onların anladığı şey kendilerine göre bir üst seviye.

Allah resulü bir ayet okudu diyor. baktım Ebubekir ağladı ben hemen anladım ki Ebubikirin yakaladığını ben yakalamadım. ve ben yakalayamadım diyor. Bu neyi gösteriyor:

EBU BEKİR(RA)’İN SIDKINA BAKIN, RESULE TESLİMİYETİNE BAKIN, GÜVENİNE BAKIN TABİİKİ O BUNA LAYIK.

—-40:40—

Şimdi Ömer(ra) ile ölçün. Bu, bizim birşeyler anlamamız için verilen örneklerdir. Allah resulü öldü deyince herkes Allah resulü öldü diyor bir teşfişe kargaşaya zihin bulanıklığına düşüyor. Ömer(ra) diyor ki “Kim Muhammed öldü derse diyor onun kafasını koparırım.” Ebubekir(ra) ise geliyor hemen “Herkim Muhammed’e ibadet ediyorduysa Muhammed öldü. Ama bizim inandığımız Allah Hayy yani hayat sahibidir ve ölmez diyor.”  Ebubekir’in bunu ispatı böyle bu şüpheyi def etme üslubu böyle. Ama Ömer’inki farklı bir üsluptur. O an Ömer nasıl bir cevap vereceğini bilemediğinden görünün o.

Bu da neden? Tabiki herkesin aynı seviyede yakini kazanması mümkün değil. Ama şunu iyi bilmeliyiz ki gördüğümüz herşey bizim inan Allah’a bir kul olarak ibadet etmemize yeterli bir hüccet taşır.

 

Biz ihsanı yakalamaya fırti boyuttaki ispatla başlarsak itminan olur ve yakine oturur. Bu merhalede de anlaşılması gereken şu kısım var

Enam suresinde Allah azze ve celle diyor ki

وَكَذَلِكَ نُرِي إِبْرَاهِيمَ مَلَكُوتَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَلِيَكُونَ مِنَ الْمُوقِنِينَ

Enam 75

“ Biz İbrahim’e yerin ve göğün ihtişamını, hükümranlığımızı gösteriyorduk yakinen inananlardan olması için.” diyor.

Yine bu misal ibrahimden veriliyor.

وَلِيَكُونَ مِنَ الْمُوقِنِينَ

Yakinen inananlardan olması için… Yakini kalbine oturtmak için biz ona yerin ve göğün ihtişamını gösteriyorduk.

Yani kainat kitabı okumaya çalışmak yakinin kalbe oturması demektir.

Eğer biz yakini unuttuysak nasıl kazanmalıyız? Kuran okuyarak ama okuduğun ayeti anlayarak. Kuran bizim nereye bakmamız gerektiğini gösteriyor burada  “yere göğe bakmıyorlar mı, deveye bakmıyorlar mı?” diyerek.

—47:15—

Burada yine bu üçlü basamakla anlaşılması gereken bir şey daha var ki bunun üzerinde biraz durmamız gerekiyor. Müslim’de ki nakledilen bir hadisi şerifte Allah Resulü sav şöyle diyor. Bunu Cabir ibni Abdillah el ensari naklediyor.

82 – (2877) وحَدَّثَنِي أَبُو دَاوُدَ سُلَيْمَانُ بْنُ مَعْبَدٍ، حَدَّثَنَا أَبُو النُّعْمَانِ عَارِمٌ، حَدَّثَنَا مَهْدِيُّ بْنُ مَيْمُونٍ، حَدَّثَنَا وَاصِلٌ، عَنْ أَبِي الزُّبَيْرِ، عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللهِ الْأَنْصَارِيِّ، قَالَ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، قَبْلَ مَوْتِهِ بِثَلَاثَةِ أَيَّامٍ، يَقُولُ: «لَا يَمُوتَنَّ أَحَدُكُمْ إِلَّا وَهُوَ يُحْسِنُ الظَّنَّ بِاللهِ عَزَّ وَجَلَّ»

Müslim

Allah Resulünü vefatından üç gün önce şöyle derken işittim. “Sizden her biriniz Allah hakkında hüsnü zan besleyerek ölmeye çalışın” sizin her biriniz Allah’a hüsnü zan besleyerek, Allah hakkında güzel zanlar yaparak ölmeye çalışın diyor. Ve sakın bunsuz ölmeyin

Neden?

Çünkü Ebu hureyre(ra) den gelen bir hadisi şerifte Allah Resulü; Allah azze ve celle şöyle dedi:

أَنَا عِنْدَ ظَنِّ عَبْدِي بِي

“Ben kulumun benim hakkımdaki zannı gibiyim. Beni nasıl zannederse ben öyleyim” diyor.

Neden önemliymiş? Onun hakkındaki zannın ne? Onun hakkında nasıl bir zan besliyorsun? Güzel mi çirkin mi? Şimdi yukarıdaki az önceki anlatılanlarla bunu bir araya getirmeye çalışın.

İlk hadiste “Sizden her biriniz Allah hakkında güzel zan besleyerek ölün.”

İkincisinde “Ben kulumun beni zannettiği gibiyim.”

Şimdi okuyacağım rivayeti de yukarıdaki iki rivayetin arkasına getirdiğimizde

16059 – حدثنا عبد الله حدثني أبي ثنا الوليد بن مسلم قال حدثني الوليد بن سليمان يعني بن أبي السائب قال حدثني حبان أبو النضر قال : دخلت مع واثلة بن الأسقع على أبي الأسود الجرشي في مرضه الذي مات فيه فسلم عليه وجلس قال فأخذ أبو الأسود يمين واثلة فمسح بها على عينيه ووجهه لبيعته بها رسول الله صلى الله عليه و سلم فقال له واثلة واحدة أسألك عنها قال وما هي قال كيف ظنك بربك قال فقال أبو الأسود وأشار برأسه أي حسن قال واثلة أبشر اني سمعت رسول الله صلى الله عليه و سلم يقول قال الله عز و جل أنا عند ظن عبدي بي فليظن بي ما شاء قال

تعليق شعيب الأرنؤوط : إسناده صحيح

Ahmed bin hanbelin müsnedi

“Ben kulumun zannı üzereyim. Benim hakkımda istediği gibi zan yapsın.” Serbest ha. Benim hakkımda nasıl bir zan beslerse beslesin. İster hüsnü zan ister suizan.

Benim hakkında istediğini zannetsin diyor.

Yine ebu hureyre ra dan gelen bir hadiste yukarının devamı olarak alın.

9065 – حدثنا عبد الله حدثني أبي ثنا حسن بن موسى ثنا بن لهيعة ثنا أبو يونس عن أبي هريرة عن رسول الله صلى الله عليه و سلم ان الله عز و جل قال : انا عند ظن عبدي بي ان ظن بي خيرا فله وان ظن شرا فله

تعليق شعيب الأرنؤوط : صحيح وهذا إسناد ضعيف لضعف ابن لهيعة

“Kulumun beni zannettiği gibiyim” “benim hakkımda istediği gibi zan etsin” o cümleyi koyun bu da üçüncü

ان ظن بي خيرا فله وان ظن شرا فله

“Eğer benim hakkımda hayır zannediyorsa ona o var. Şer zannediyorsa ona da o var.”

3 rivayeti de toplarsak:

“Ben kulumun beni zannettiği gibiyim binaenaleyh benim hakkımda istediği gibi zan yapsın serbest. Ama benim hakkımda hayır zannederse bu, onundur ona verilecek olan bu. Benim hakkımda eğer şer zannediyorsa ona da verilecek olan odur diyor.

  1. merhaleye geldiğimizde İbn Mesud’dan mevkuf olarak nakledilen bir rivayette (fakat şu asıldır bu gibi şeyler katiyetle sahabenin kendinden söylenilen sözler değil onun sohbetlerinden işitip aktarılan sözler olması hasebiyle buna deriz ki mevkuftur ama hükmen merfudur. Çünkü yukarıdakinin bir parçası diyor ki ibn mesud)

1014 – أَخبَرنا أَحْمَدُ بْنُ الْحَسَنِ الْقَاضِي، حَدَّثَنَا حَاجِبُ بْنُ أَحْمَدَ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ حَمَّادٍ، حَدَّثَنَا أَبُو مُعَاوِيَةَ، عَنِ الأَعْمَشِ، عَنْ خَيْثَمَةَ، قَالَ: قَالَ عَبْدُ اللهِ: وَالَّذِي لاَ إِلَهَ غَيْرُهُ, مَا أُعْطِيَ عَبْدٌ مُؤْمِنٌ شَيْئًا قَطُّ بَعْدَ الإِيمَانِ بِاللهِ عَزَّ وَجَلَّ أَفْضَلَ مِنْ أَنْ يُحْسِنَ ظَنَّهُ بِاللهِ, وَاللهِ الَّذِي لاَ إِلَهَ غَيْرُهُ, لاَ يُحْسِنُ عَبْدٌ بِاللهِ ظَنَّهُ, إِلاَّ أَعْطَاهُ اللهُ إِيَّاهُ، وَذَلِكَ أَنَّ الْخَيْرَ بِيَدِهِ

Beyhaki şuabul iman

83 – حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ عَلِيِّ بْنِ الْحَسَنِ، عَنْ إِبْرَاهِيمَ بْنِ الْأَشْعَثِ، عَنِ الْفُضَيْلِ بْنِ عِيَاضٍ، عَنْ سُلَيْمَانَ، عَنْ خَيْثَمَةَ، قَالَ: قَالَ عَبْدُ اللَّهِ: «وَالَّذِي لَا إِلَهَ غَيْرُهُ مَا أُعْطِيَ عَبْدٌ مُؤْمِنٌ شَيْئًا خَيْرًا مِنْ حُسْنِ الظَّنِّ بِاللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ وَالَّذِي لَا إِلَهَ غَيْرُهُ لَا يُحْسِنُ عَبْدٌ بِاللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ الظَّنَّ إِلَّا أَعْطَاهُ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ ظَنُّهُ ذَلِكَ بِأَنَّ الْخَيْرَ فِي يَدِهِ»

حسن الظن بالله لابن إبي الدنيا

“Kendisinden başka ilah olmayana yemin olsun ki Allah hakkındaki zan yapan hiçbir kul yoktur ki Allah ona zannını vermesin” diyor.

Nasıl zannettiysen onu veriyor yani.

Bu da gösteriyor ki ihsan dediğimiz şey mücmel dediğimiz ifade ile sunulmuş değil mi. İslamın şartı beştir diyor imanın şartı altıdır diyor. İhsanı anlatıyor ve ne diyor arkasından bildiniz mi bu kimdi? Allah ve resulü en iyi bilendir diyor.

İslamın şartı, imanın şartı, ihsan ve kıyametin vakti. Bunun tümüne ne diyor? O cibrildi size dininizi öğretmeye geldi diyor. Yani bunlar din başlığı adı altında zekrediliyor.

Dini icmalen mi sundu? icmalen. Neden?

Çünkü bunlar Allah Resulünün din adı altında öğretceği şeylerin başlıkları konu başlıkları.

Dönüyorsun şimdi imana islama hepsinin yüzlerce sayfalık bir izahını görüyorsun. Buna biz buhari ilim bahsinde dediği gibi cibrilin gelişi allah resulünün dizlerine dizlerini dayayıp oturması, sorusu akabinde sanki bilmeyen gibi sorup bilen gibi doğru söyledin diye tasdiklemesi. Bunun hepsi ilim ta’lim etmenin adabı üslubudur. Yani talebeye önce başlıklar öğretilir. Başlık kafaya yerleşirse aldığı bilgiyi malumatı nereye koyacağını bilir.

Şimdi ispatı anlamanız gerekiyor. İtminan anlaşılması gerekir ve yakinin anlaşılması gerekir. Bunlar bilinmeli. Bunların hepsi hüsnü zannı düzeltir. Yani Allah’a güzel zan beslemeyi Onun hakkında güzel şeyler düşünmeyi sağlar ki Allah Resulü de (bu hadisi okuduk) ölümünden üç gün önce “ Sizden her biriniz Allah hakkında hüsnü zan besler bir halde olmadan kesinlikle ölmesin.” Diyor  yani bunun için çalışsın

—-57:14—-

Peki Allah hakkındaki zannımız nasıl? Bunu nasıl yoklayacağız.

“Kul ellerini kaldırarak Allah’tan bir şey isterse Allah, o elleri boş döndürmekten haya eder.”

Şimdi bir yoklayalım zannımız ne kadar? Bu, Allah Resulünün sözü “Kul ellerini kaldırarak O’ndan birşeyler isterse Allah o elleri boş döndürmekten haya eder.”

Eğer biz yakinimizi yoklamak istiyorsak, yanlış doğru cetveline ihtiyacımız yok. Herkes bunu kendi kalbiyle yapar. Eğer bir noksanlık hissederse nasıl bu noksanlığı telafi edeceğini… bakar şimdi yine Kuran okur.

Kuranda da Allah rızkı kendisinin verdiğini söylüyor. Yaratan O ise herşeyi; nasıl biz herşeyin yaratıcısının O olduğunu ikrar ediyorsak yarattığı herşeyin de rezzakı rızık vereni O. Teneffüs ettiği nefesi, onu hayatta tutan her hücreyi veren o. Görünen görünmeyen yerin ta derinliklerinde, yedi kat semanın ta üstünde ne varsa hepsinin rızkı O’nun üzerinedir diyor. BİZİ Mİ UNUTACAK?

O’na küfretsek bile haşa O, bana küfrediyor diye ceza olarak bize rızk kesmeyi yapmıyor.

Ama biz birisi bize kötülük yapsa ona yardımımızı bile kesebiliriz. O zaman zan, hüsnü zan deyince yakin deyince ihsan deyince mücerreden okumakla bunu anlayamayız. Ha bilgi yüklü kitap yüklü merkebe döneriz. Bakın buradaki yakinimiz ne?

Aynı bağlantıda yine burada geçen bir hadisi şerifte diyor ki tirmizi de.

“ eğer kul Allah’a hakkı ile tevekkül etse aynen kuşların sabahleyin yuvalarından aç çıkıp geriye tok döndükleri gibi rızıklandırılırlardı” diyor. Bunda da yoklucaksın sabah işe çıkarken. Seni yaratan O ise rezzakın da O. Seni yaşatan O ise öldüren de O. Sana hayat veren O. Seni ihmal etmeyecektir haşa.

Eğer böyle yapmayacağını düşünüyorsan, ben elimi kaldırıyorum ama vermez diye düşünüyorsan zannettiğin gibi bulacaksın. Nasıl zannediyorsan öyle bulacaksın. Ve o zaman zannı düzeltmek için kendimizi yoklamalıyız. Ve her cüzde bunu görebiliriz açıkça net bir şekilde.

En aciz mahluku en güzel nimetiyle rızıklandırıyor. Aciz güçsüz gücü yetmeyen biriyle besletiyor. Onun için ihsan olsun, yakin olsun itmi’nan olsun bunu merhale merhale yakalamak için arada sırada kendimizi test etmeliyiz. Kuran okuyarak buna bakmamız gerekiyor. Doğru yanlış cetveli orada.

Binaenaleyh bizim ihsan ve yakini elde etmemiz için öncelikle fıtri boyuttaki ispata dikkat etmemiz gerekir.

سبحانك اللهم وبحمدك أشهد أن لا اله الا أنت أستغفرك و أتوب إليك

En aciz mahluku en güzel nimetiyle rızıklandırıyor. Aciz güçsüz gücü yetmeyeni biriyle besletiyor. Onun için ihsan olsun yani ispatı kastediyorum. Yakin olsun eşit anlamda kullandığımız itimnan olsun bunu merhale merhale yakalamak için arada sırada kendimizi test etmeliyiz. Kuran okuyarak buna bakmamız gerekiyor. Ha doğru yanlış cetveli orada. Ama ne kadar oldu? böyle.

Birisi geliyor bana hocam şu haram mı?

Evet?

Ne yapayım diyor?

neden bana soruyorsun? Ben sana bunun haram olduğu hükmünü söylüyorum. Ne yapacağını sen kalbine soracaksın. Ama insanlar ne zannediyor. Kalbine soruyor ben ne yapayım. ya bu kadar zordaysan işte caizdir gibi söz bekliyor benden. Halbuki bunu kalbine soracak çünkü Rabbiyle karşı karşıya o, onun cevabını versin. Binaenaleyh fetva veren insanlar dikkat etmeli. Allah’ı Resulünün dediğini desin tatbikini o kişiye bıraksın. Bunun bu kısmı da bu kadar.

 

YAZIYA DÖKEN M.FURAN ALLAH ONDAN RAZI OLSUN