İyimserliğin insan hayatındaki rolü (optimizm)

Genel

H U T B E TU’L    H A C E

 

إِنَّ الْحَمْدَ لِلَّهِ نَحْمَدُهُ وَنَسْتَعِينُهُ وَنَسْتَغْفِرُهُ وَنَعُوذُ بِاللهِ مِنْ شُرُورِ أَنْفُسِناَ وَمِنْ سَيِّئاَتِ أَعْمَالِناَ، مَنْ يَهْدِهِ اللهُ فَلاَ مُضِلَّ لَهُ وَمَنْ يُضْلِلْ فَلاَ هاَدِيَ لَهُ وَأَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ، وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ. 

ياَ أَيُّهاَ الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللهَ حَقَّ تُقاَتِهِ وَلاَ تَمُوتُنَّ إِلاَّ وَأَنْتُمْ مُسْلِمُونَ   

ياَأَيُّهاَ الناَّسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ واَحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهاَ زَوْجَهاَ وَبَثَّ مِنْهُماَ رِجاَلاً كَثِيراً وَنِساَءً وَاتَّقُوا اللهَ الَّذِي تَساَءَلُونَ بِهِ وَالأَرْحاَمَ إِنَّ اللهَ كاَنَ عَلَيْكُمْ رَقِيباً.  

ياَأَيُّهاَ الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللهَ وَقُولُوا قَوْلاً سَدِيداً يُصْلِحْ لَكُمْ أَعْماَلَكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَمَنْ يُطِعِ اللهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ فاَزَ فَوْزاً عَظِيماً

أَمَّا بَعْد ُ: فَإِنَّ أَصْدَقَ الْحَدِيثِ كِتَابُ اللهِ وَخَيْرَ الْهَدْيِ هَدْيُ مُحَمَّدٍ (صلي الله عليه وسلم) وَشَرَّ الأُمُورِ مُحْدَثَاتُهَا وَكُلَّ مُحْدَثَةٍ بِدْعَةٍ وَكُلَّ بِدْعَةٍ ضَلاَلَةٍ وَكُلَّ ضَلاَلَةٍ فِي النَّارٍ.

 

“ Muhakkak ki bütün hamtler Allah’adır.O’na hamd eder,O’ndan yardım ister ve mağ-firet taleb ederiz. Nefislerimizin ve kötü amellerimizin şerrinden de O’na sığınırız . 

  Allah kime hidayet ederse onu hiç kimse sapıttıramaz,kimi de sapıttırırsa ona hiç kim-se hidayet veremez . 

  Şehadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur ve şeriksiz olarak birdir. Ve yine şeha-det ederim ki Muhammed O’nun kulu ve Resulüdür.” 

“ Ey iman edenler ! Allah’tan sakınılması gerektiği şekilde sakının ve ancak Müslü-manlar olarak ölün. “ 

ALİ  İMRAN  : 102.AY.

“  Ey insanlar ! sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının. Adını kullanarak birbiri-nizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz ki Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir. “  

                       NİSA  : 1.AY.

“ Ey iman edenler ! Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin. Ki,Allah işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah ve Resulüne itaat ederse büyük bir kurtuluşa ermiş olur. “ 

AHZAB : 70.71.AY. 

Bundan sonra : 

Muhakkak ki sözlerin en doğrusu Allah’ın kelamı,yolların en hayırlısı da Muhammedin yoludur. Amellerin en kötüsü ise sonradan Uydurulanlardır. Sonradan uydurulup dine sokulan her amel bid’at.her bid’at sapıklık ve her sapıklık da ateştedir 

MÜSLİM : 3.C.867.N   –  NESEİ  : 3.C.1404.N

İYİMSERLİĞİN İNSAN HAYATINDAKİ ÖNEMİ

Bu günkü sohbetimizin mevzusu ‘’iyimserliğin insan hayatındaki önemi’’ dir.

Tefeül, iyimserlik, hayrın, iyi şeylerin vukuunu düşünme, zihnini iyi şeyler ile meşgul etmedir.

İyimserlik kelimesi, Türkçede çok basit meselelere bağlı olarak zikredilen bir kelimedir. Bazı toplumlarda iyimserlik kendi düşünceleri istikametinde bu kelime ile bağlantılı zannettikleri bazı şeylerin adı olarak zikredilir. Ama biz burada iyimserlik kelimesini Arapça تفاءل  ‘’tefeül’’ kelimesinin karşılığı olarak zikrederiz.

Toplumlarda iyimserliği ekseriyetle din ile alakası olmayan kimselerin ağzından duyarız. ‘’ iyi düşünün ki iyi şeyler olsun, çünkü iyi düşünme pozitif enerjiyi kazandırır’’ derler.

Hâlbuki bu bizim malımızdır. Yani İslam’ın malıdır.  Eğer bunu hakkı ile anlamayıp mesela sevgide olduğu,  sevgi İslam’da karşılığı olan bir değerdir. Ve bunu biz olması gerektiği gibi kullanmazsak bunu bize karşı kullanırlar. Hümanizm gibi veya yaratılanı yaratandan ötürü sevme gibi. Tefeülde, iyimserlikte böyledir. Biz bunu olması gerektiği gibi kullanmazsak bunu bize karşı kullanırlar. Ölümü düşünmeyin, hayatın tadını çıkarın vs. gibi.

Bizim ile ne kadar alakası olduğunu da az sonra zikredilecek naslarda göreceğiz.

Et-tefeül: hayrın, iyi şeylerin vukuunu düşünme, zihni iyi şeyler ile meşgul etmedir. Bunun ismi faili ise ‘’mutefeilun’’, zihni iyi şeylerin vukuu ile meşgul eden kimse demektir.

İyi şeylerin vukuunu temenni etmesi, iyi şeylerin olacağını düşünmesi o kişiye bu niteliği kazandırır.

Tefeülün, iyimserliğin zıttı ise et-teşe’um dediğimiz kelimedir. Bu da Türkçede doğrudan doğruya karşılığı karamsarlıktır. Şerri, kötü şeylerin vukuunu düşünme, zihnini kötü şeyler ile meşgul etmendir. Bunun ismi faili ise el-muteşimun dur yani zihnini kötü şeyler ile meşgul eden karamsar dediğimiz kimselerdir.

Görüldüğü gibi iyimserlik ile teşeumu karamsarlık bir birinin zıddıdır.

Allah rasulu (s.a.v) mutefeillerin efendisidir. Yani imamıdır. Ümmetini de her halükarda tefeüle yani iyi düşünmeye, iyi şeylerin vukuunu tasavvur etmeye teşvik etmiştir. Teşe’umden, karamsarlıktan yani kötümserlikten sakındırmıştır. Bir mürebbi yani muallim, terbiye edici üslubuyla, ashabını da, etrafındaki insanları da bu yönde uygulama ile terbiye etmiştir. Yani bunu uygulatarak yapmıştır. Kattiyetle bir nazari görüş tipinde telkin edip bırakmamıştır onları. Allah rasulu a.s.v yaşadığı hayatın lazımları içinde, yani herkesin yaşamış olduğu hayatın, kendisine has lazımları vardır. Bu lazımları içinde bunu sergilemiştir. Yani nerede nasıl iyimser olunur şeklinde değil, her halükarda insanın iyimser olması gerektiğidir.

Yani insan olarak insandan sudur eden ne var ise düşünce olarak, söz olarak, kasıt olarak, fiil olarak sudur eden ne varsa bunların hepsi iyimserliğe dönük olmalıdır. Kattiyetle karamsarlığa dönük küçücük bir delik yani ışık sızacak delik dahi bırakmamıştır. Ashabı bütün bunlara şahitlik etmişlerdir.

Tefeüle teşvikte, yani iyimserliğe teşvikte, teşe’ume, karamsarlığa sırt dönme de her türlü örneği sakınmadan, ihmal etmeden göstermiştir. Yani hepsi için birer örnek sergilenmiştir.

Allah rasulu a.s.v ’in siretini ve hadislerini bilen muhaddislerde bunları hıfz ederek, ezberleyerek veyahut yazarak muhafaza edip bize ulaştırmışlarıdır.

Bu toplumda bu kelime, kültürlü dediğimiz tabaka nezdinde optimizm olarak geçer. İyimser birisine optimist derler, kötümser birisin de pesimist adını verirler.

Ekseriyetle bu psikologların dilinde çokça kullandığı şeylerdir. İleride göreceksiniz, iyimserliğin yani tefeülün insan hayatındaki önemini vurgularken, zamanımızın psikolojik birçok hastalık ve rahatsızlıkların temelinde kötümser olmak yatıyor. Ve bütün o rahatsızlıkların tek tedavisi olarak karşısında tek ilaç ise iyimser olmaktır.

Bazı örnekleri şöyle sıralaya biliriz MÜSLİM’DE GEÇEN BİR RİVAYETTE, Ebu hureyre’den

لَا طِيَرَةَ وَخَيْرُهَا الْفَأْلُ» قِيلَ: يَا رَسُولَ اللهِ وَمَا الْفَأْلُ؟ قَالَ: «الْكَلِمَةُ الصَّالِحَةُ يَسْمَعُهَا أَحَدُكُمْ

Uğursuzluk veya uğurluluk yoktur. Yani sadece bir uğursuzluk yoktur diyemeyiz, aynı şekilde uğurluluk da yoktur. Herhangi bir şeye uğur nispet etmek veya uğursuzluk nispet etmek yoktur. Bunun en güzeli, en hayırlısı iyi şeyin olmasını düşünmek, temenni etmektir. Birisi dedi ki: Fe’l ne demek? Yani iyimserlik ne demek? Allah resulü de diyor ki: sizden birinizin işitmiş olduğu salih bir sözdür.

İster canlı olsun ister cansız, her ne için zikretmiş olursak olalım, sizden birinizin işitmiş olduğu güzel bir sözdür yani hayırlı bir sözdür. İnsanlara iyimserliği düşündüren bir söz, insanı kötümserlikten alı koyan bir söz veyahut zihnini meşgul edecek bir söz, hangi ifade ile bunu genişletmeye çalışırsanız çalışın delalet etmiş olduğu mana budur.

Az önce zikrettiğimiz hadisin akabinde,  Enes r.a Allah resulünden şöyle bir rivayet zikreder

لا عدوى و لا طيرة و يعجبني الفأل الصالح ، الكلمة الحسنة

Allah rasulu buyuruyor ki; bulaşıcılık diye bir şey yoktur. Uğurluluk veya uğursuzluk diye bir şey yoktur. Güzel bir söz, temiz bir söz hoşuma gidendir. Yani iyimser olarak zikredilen güzel bir söz ve temiz bir söz dür diyor. (şeyh elbani sahihliyor)  (müslim)

Ebu hureyre’den gelen başka bir rivayette; hemen hemen aynı şeyleri zikrederek nihayetinde bulaşıcılık diye bir şey yoktur. Uğurlu veya uğursuzluk diye bir şey yoktur. Bizim toplumumuz da cumartesi günü yola çıkmak uğursuzluktur derler veya bugün yola çıkmak uğur getirmez derler. Bugün şu işi yapmak uğur getirir. Dedikleri gibi. Yani ne uğurlu olarak bir şey düşünmek nede uğursuz olarak bir şey düşünmek yoktur. Ben salih bir iyimserliği severim ondan hoşlanırım diyor.

Yine tek bir ziyadeliğine binaen لاَ عَدْوَى وَلاَ طِيَرَةَ، وَلاَ هَامَةَ

‘’bulaşıcılık yoktur’’ ,    هامburada yüzde yüz diyemez sekte bazı kesilmiş hayvanları kuru kafalarını bir yere asarak nazarın güya isabet edecek kötülüğün kendilerine isabetini önleye bileceğini düşünmektir. Ve buda yoktur diyor Allah rasulu. Yani bir şey uğur getirmediği gibi uğursuzlukta getirmez. Ve bir şey belayı da def etmez. Salih bir iyimserlik benim hoşuma gidendir diyor.  (buhari)

Biraz daha açan bir ifade de, (Ebu Davud ta geçiyor, El bani sahihliyor)

رسول الله صلى الله عليه وسلم سمع كلمة فأعجبته فقال أخذنا فألك من فيك

Hadisler deki ziya deliklere dikkatinizi çekmek istiyorum, bir gün Allah rasulu a.s.v hoşuna giden bir söz işitti. Dikkat ederseniz hoşuna giden bir söz, hoş şeyler hatırlatan bir söz, iyimser düşündüren bir söz. İlla bunu belli bir nokta da merkezîleştirmemek gerekir. Hoşa giden bir sözdür. Tabi bunun ile haşa şerran yasak olan şeyleri bunun muhteviyatında düşünmek gerekmez. Öyle insanlar vardır ki fuhuş sözlerden hoşlanır. Buna hoş sözdür demeyiz. Onun adı fuhuş bir sözdür, ama birilerinin hoşuna giden bir söz değil, hoş olan, salih olan bir söz işitti. Ve o sözü söyleyene dedi ki: biz senin iyimserliğini ağzından aldık. Bu söz bize yeter anlamında. Bu söylenilen söz bizim her şeyimize yeter. Başka bir şey düşünmek gerekmez.

Buhari’de geçen Başka bir rivayette,

قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «أُمِرْتُ بِقَرْيَةٍ تَأْكُلُ القُرَى، يَقُولُونَ يَثْرِبُ، وَهِيَ المَدِينَةُ، تَنْفِي النَّاسَ كَمَا يَنْفِي الكِيرُ خَبَثَ الحَدِيدِ»

 

Allah rasulu a.s.v Medine hakkında şöyle diyor, ben bir köye hicret etmek ile emir olundum. O sair bütün köylere, şehirlere galip gelir. Onun adı Yesrib’tir. O Medine’dir aslında. Öyle bir şehir ki aynen körüğün ısıtılan demirdeki pasları nasıl gideriyorsa kendindeki kötülükleri, kötüleri öylece def eder. Yani uzaklaştırır diyor.

Bunun içindir ki Müslim’de geçen rivayette Allah rasulu a.s.v devamlı hayırla müjdeler, hatta insanların لو  ‘’Eğer, keşke’’ demelerinin bile önüne geçer.

وَإِنْ أَصَابَكَ شَيْءٌ، فَلَا تَقُلْ لَوْ أَنِّي فَعَلْتُ كَانَ كَذَا وَكَذَا، وَلَكِنْ قُلْ قَدَرُ اللهِ وَمَا شَاءَ فَعَلَ، فَإِنَّ لَوْ تَفْتَحُ عَمَلَ الشَّيْطَانِ

Yani şöyle olsa idi, böyle olsa idi, olmasa idi der gibi. ‘Eğer’ veya ‘’keşke’’ şeytanın çalışması için ona kapı açar.. Zira teşe’um dediğimiz kötümserlik şeytanın en geniş kapısıdır. İnsana gire bildiği, insanın kulağına fısıldayacağı en kötü kelimelere kapı açan, yol veren, imkân sağlayan bir kapıdır. Ve böylelikle telkinini yapmaya başlar.

Bunun içindir ki bu denli olayların görünen şekli ile hoşuna gitsin, gitmesin önemli değil ekseriyetle hoşa gitmeyenler kast edilerek ‘’keşke, eğer ‘’ kelimesini söylemeden önce yani bunların yerine ‘’ قدر الله وما شاء فعل’’  bu Allah’ın takdiridir ve istediği gibi yaptı. Dememiz gerekir.

Hemen olayların görünen şeklinin tesirinde kalarak hareket etme yerine onun görünen manzarası hoşumuza gitse de, gitmese de ‘’eğer’’ kelimesi çıkmadan ‘’bu Allah’ın takdiridir ve istediği gibi yaptı’’ demek gerekir.

‘’لو’’ yani ‘’eğer’’ kelimesi denildiği andan itibaren bu kapı sonuna kadar açılıyor. Şeytana davet yollanıyor.

Tefeülde ki üslubu, Allah resulünün iyimserlikteki üslubu Allah (a.c) ‘nin şu kavlinin tatbiki olarak gündeme getirilir. İyimserlikte ana temel olarak olduğu düşünülen, hareket noktası olarak kabul ettiğimiz şu ayeti kerime iledir:

~~2.216~
كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ وَهُوَ كُرْهٌ لَكُمْ وَعَسٰى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْپًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسٰى اَنْ تُحِبُّوا شَيْپًا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ

Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılındı. -Her ne kadar söyleniş sebebi has bir mesele ise sonundaki ifade genele delalet eder-.

Olur ki bir şeyi kerih gördüğünüz halde, hoşlanmadığınız halde o sizin için hayırlı ola bilir. Aynen hoşunuza giden bir şeyde, sizin için şer olabilir. Allah bilir siz bilmezseniz.

Biz sadece görünen şeyin, vakanın, olayın görünen şekline bakarız. Bu görünüşte bizim hoşumuza gitmeye bilir. Ama sizin için hayırlı ola bilir diyor. Hoşunuza gider ve o şer olabilir.  O zaman olayların karşısında, görünen manzaranın karşısında, onun tesirinde kalınacağı yerde ilk yapmamız gereken ‘’ Allah bilir biz bilemeyiz’’ yani orada bizim için hayır mı var? Yoksa şer mi var? O biliyor biz bilmiyoruz. O zaman görünen şeyin şekline bakarak kattiyetle öyle bir hüküm ile yaklaşmamalıyız.

Bu olayın başlangıcı, seyri ve neticesi, akıbeti ne olursa olsun hiç önemli değil ilk andaki takınılması gereken tavır önemlidir. Hatta başka derslerde de gördüğümüz gibi ki sabrında bunun ile ne kadar alakalı olduğunu ileride göreceğiz. Her şeyin ilk anında ki kabul ve red ile çok çok alakalası vardır. Onun için hadiste diyor ki: sabır ilk andaki sabırdır. Neden? Olayların mı tesirinde kaldın, bu Allah’ın bir takdiri mi dedin? İstediği gibi yaptı mı dedi? Yoksa keşke şöyle olsa idi, olmasaydı demeğe başlayıp şeytana kapıyı mı açtık. Tabi ki olayın üzerinden bir iki gün geçtikten sonra bazı şeyleri anlaya bilecek kıvama geldiğin düşünülür ama geç kalmışsındır.  Diyelim ki sebep gördüğünüz bir vaka neticesi çok sevdiğiniz bir çocuğunuz öldü. Böyle olmasa idi şu olmasaydı, şöyle olamasaydı dedikten sonra, bir iki gün geçtikten sonra Allah verdi, Allah aldı demenin bir anlamı kalmıyor. Onun için ‘’ sabır ilk anki sabırdır’’.  Diyor Allah rasulu a.s.v.

İbni Abbas r.a diyor ki:  Allah rasulu s.a.v yaslanmış olduğu halde birisi yanına girer der ki: Ey Allah’ın rasulu büyük günahlar nedir diye sorar. Allah rasulu cevaben: Allah’a ortak koşmak, Allah’ın hoşnut kılmasından ümidi kesmek ye’se düşmektir. Allah’ın rahmetinden ümit kesmektir diyor.  (silsile tüs sahihhada El bani sahihliyor)

Görüldüğü gibi Allah rasulu, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeği, karamsarlığa düşmeyi bize nasıl kebairden, büyük günahlardan olduğunu anlatıyor.

Buraya kadar geçen bapta şunları işledik; iyimserlik, iyi düşünme, iyi şeylerin vukuunu düşünme, iyi şey söyleme, iyi şeylerin olmasını temenni etme hatta bu söylemeyi biraz genişletirsek sen iyi şeyler söylediğin gibi insanların da iyi şeyler düşünmesini sağlamak, ileriye dönük ümit var olmasını sağlamak, ye’s dediğimiz şey ümitsizlik, Allah’ın rahmetinden ümit kesmek, sıkıntıdan sonra ferahlamanın olacağından ümit kesme olmamalıdır.

Az sonra geleceği gibi الفرج بعد شدة ‘’selamet, kurtuluş şiddetin akabindedir. Yani her şeyin bittiğini düşündüğün an işte o an ferahlığın geleceği andır.

Tefeülün, iyimserliğin dereceleri:

Tefeülün iyimserliğin en ala, en üstün derecesi bela, musibet, hüzün, keder ve kırılmaların en şiddetli anında şer olduğu görülen olaylar karşısında sebeplerin tesirinde kalmadan, müsebbibin Allah olduğunu düşünmektir. İnsanlar vuku olan olayları gördüğünde, ona görünen sebeplerdir. Manzara çok çirkinde olabilir. Ama inanan bir mümin kattiyetle sebeplerin vukuunun karşısında o görünenlerin tesirinde kalarak, harekete geçmemelidir. Aksine hemen o sebeplerin yaratıcısı olan Allah’ı düşünülmelidir.

Şer şeklinde vukuu olan bulan bir şeyin az önce okuduğumuz ayette, şer gibi gördüğümüz bir şey bizim için hayır ola bileceği, hoşumuza giden, güzel olarak görünen bir şeyinde bizim için şer ola bileceği söyleniyor. Onun için böyle zamanlarda en güzel söz ‘’ bu Allah’ın takdiridir ve istediği gibi yaptı’’ demektir. Kimse onun nasıl yapması gerektiğini de söyleyemez. Öyle ki sıkıntıdan bulanıyorsun, o an sana ferahlık verebilecek tek Allah’ın olduğunu düşünmen, bilmen işte bu menfiliği kaldırandır.

Nefislerde Allah’a olan güveni, onun yardımına olan ümidi, onu kudretine olan ihtiyacı, onun şifasına olan ihtiyacımı idrak ettirir. İşte o zaman bu gibi olayların, emredileni yapan memurlar olduklarını anlarız. Yani bu olayların görünümü ister menfi ister müspet, bu olaylar Allah’ın yap dediği memurlarıdır, olaylarıdır. Onlara böyle ol denilmiştir, böyle yapın denilmiştir, o olaylar emre itaat etmişlerdir.

Tefeülün iki temel esası vardır:

Birinci temel esas Allah hakkın da hüsnü zanda bulunmaktır. Zira teşe’um, karamsarlık, kötümserlik Allah hakkında süi zanda bulunmaktır.

Kötümserlik, müsebbi, o sebebi yaratanı unutmak, sebeplerin görüntüsünün tesirinde hareket etmektir. Yani onu yaratanı unutmaktır. Emre itaat etme ile memur olan olaya bakıyor. Hem de olayın manzarası, görünen tarafı kötü gibi de gözükse o senin için hayır ola biliyor. Allah bilir, biz bilemeyiz diyor.

Onun için karamsarlık, kötümserlik veyahut ümitsiz olmak Allah hakkında süi zandır.

Tefeül ise Allah hakkında hüsnü zandır. Mümin her halükarda Allah hakkında hüsnü zan ile emir olunmuştur. Yani Allah hakkında devamlı zannını güzel yapma ile sorumludur.

İkinci temel esas ise: Tevekküldür. Bu ise kurtuluş vesilelerindendir. Yani Allah’a güvenme. İnsan Allah’a tevekkül ettiği müddetçe her işi huzur içinde olur. Eğer ona güvenmiş ise o mutlak hayır ile biter. Ve huzur içinde olur. O işin getirdiği hiçbir sıkıntı onu rahatsız etmez, gölü rahattır.

Hatalarından tövbe eden, musibetlere sabreden olmalı mümin. İşte tefeül, iyimserlik insan ile rab arasında bir bağ oluşturur.

Hayatın görünen kısmında güzel şeyler azdır. Yani insan hayatının görünen kısmında güzel şeyler çok azdır. Ekseriyetle insanlar hayatlarında devamlı, onların hoşlarına gitmeyen, onları rahatsız eden şeyler ile karşılaşır. Hayatın ekseriyetle görünen kısmı budur. Bazen bir ömür boyu saadet, huzur içinde yaşasan sonra bir anlık ona isabet eden bela sanki ömür boyu o belayla yaşamış gibi düşünür insan. İnsanların bazen nankörlüğü de böyledir. Yani lütfun karşısında, huzur, mesud olduğu gibi o lütuftan mahrum bıkılması da onu en küçük şey de onu nankörlüğe itiyor.

Buna binaen ayette’’ bizi sizi bazı şeyler ile deneriz’’ ne ile? Bazen korku ile bazen açlıkla bazen malın gitmesi ile musibetle, bunlar ile deneriz.

Hayatın görünen kısmı hep kötü şeylerdir. Güzel şeyler azdır. Hayat yolculuğuna insan tek başına kat edemez. Bu uzun yolculukta öyle zorluklar, meşakkatler vardır ki işte tefeüle ilk atılan adım insanın rabbi ile irtibatını sağlayan vesiledir. Yani insani, hayatın bütün zorluklarını tek başına kat edemez. Ama iyimserlik, Allah ile irtibatı sağlayan ilk adım olarak gündeme geliyor. Bazen şunu duyarız, panik atak, stres gibi rahatsızlıklar için iyimserliği tavsiye ederler. Karamsarlık bütün hayatı zehir eder. Ama iyimser olma, mütefeil olma, Allah ile irtibatı sağlama, güzel şeylerin az olduğu dünyada bizim için bir ışık, bir kurtuluş oluyor.

İyimserliği besleyen, iyimserliğe güç katan, iyimser olmamıza vesile olacak bazı şartlar varıdır, bunlar olmadığı zaman kişinin iyimser olması, karamsarlıktan kurtulması zordur.

Bunları Sıra ile şöylece saya biliriz;

1-) NAMAZ:

~~29.45~
اتْلُ مَا اُوحِىَ اِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ وَاَقِمِ الصَّلٰوةَ اِنَّ الصَّلٰوةَ تَنْهٰى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ
‘’Rasulum sana vahy edilen kitabı oku ve namaz kıl. Şüphesiz namaz bütün fuhuş, ahlaksız kötü işlerden alı koyar.’’  (ankebut 45)

Demek ki namaz ahlaksız, hayâsız dediğimiz ve kötü şeylerden alı koyar. Namaz kılan birisinin dilindeki hayır veyahut hayırlı şeyleri düşünmesi, hayır temenni etmesi namazın ona yar ettiği bir sebeptir. Yani namaz, onu iyimserliği kişiye yar eden bir sebeptir.

2-) SECDE:

أَبِي هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: «أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ، وَهُوَ سَاجِدٌ، فَأَكْثِرُوا الدُّعَاءَ

Ebu hurey’den gelen hadisi şerifte, Allah rasulu diyor ki: Kulun Allah’a en yakın olduğu yer secde dir. Binaen aleyh orada duayı çoğaltın diyor.  (Muslim)

3-) TEVEKKÜL: ‘’Her kim Alla’tan korkarsa, Allah ona bir çıkış yolu veriyor’’. Yani çıkışı düşünme, selameti düşünme, o sıkıntılı anda kurtulma ancak Allah’tan korkma ile insanın aklına gele bilir. Ona bir çıkış yolu verir. Ve onu düşünmediği bir yerden rızıklandırır. Çünkü her kim Allah’a tevekkül ederse, güvenirse Allah ona yeter. Ne zaman? Güven duygusu insana rahatken gelmez, bir bela, musibet, sıkıntı, bir ihtiyaç anında, onun bunun gidereceğini düşünme, onun seni selamete kavuşturacağını düşünmen, ona güvenmen, evet güvenirsen o sana yeter. Onun dışında sana yetecek hiçbir kimse yoktur. (talak 2,3)

4-) YARDIM İSTEME: ibni Abbas’tan gelen rivayette: Ben bir gün Allah rasulu (a.s.v)’in terkisindeydim. Bana dedi ki: Ey çocuk! Sana bazı kelimeler öğreteceğim.  Sana bazı kelimeler öğreteceğim’’ diyor. ‘’ Allah’ın hukukunu koru, O’da seni korusun’’  bunu biz eğitimde kullanıyoruz, ibni Abbas gibi bir çocuk o denkli bir medrese eğitiminden geçmiş ki tevhid içerikli veciz sözler ile nasihat ediyor. Onu anlaya bilecek bir konumda yetiştirilmiş.

Küçük yaştaki çocuklara iyimserlikte kullana bileceği, ister söz, ister düşünce bu malzemenin ona verilmiş olması gerektiğini düşünün. Birde bir çocuk düşünün ki sadece şarkı ve türkü dinleyerek büyüyor. Bazen bunların içinde hüzün, bazen küfür, isyan niteliği taşıyan ifadelerle onun beslendiğini eğitildiğini düşünün.

Eğer küçükken bizde böyle bir eğitim, kötü bir eğitim ile yaşanmışsa belli bir yaştan sonra insana güzel sözlere dilini alıştırması kattiyetle kolay bir iş değildir.

Bundan dolayı insanda fıtraten var olan değeri koruyarak ve kuran, sünnet ile sulayarak çocuklarımızı eğitmeliyiz. Bu da fıtri değerlerin bilinmesi ve korunmasının önemini bir kez daha gündeme getiriyor.  Burada en büyük görev yani çocuklarının eğitiminde fıtri değerlerini koruyup,  kuran, sünnet ile işlemek anne ve babaya düşüyor.

Hadisin devamında ‘’Allah’ın hakkını koru, Allah’ta seni korusun. Onun hukukunu koru ki devamlı önünde bulasın’’ yani ne zaman ne şekilde olursa olsun, hemen karşında bulursun. Sıkıntıda mısın hemen karşında bulursun, yardım mı istiyorsun karşında bulursun, hasta mısın karşında bulursun,  şifa mı istiyorsun karşında bulursun. İyiyi mi temenni ediyorsun hemen karşında olacaktır.

Allah rasulu bir hadisi şerifte, kudsi bir hadisde, Allah’tan aktarıyor, Allah (a.c) ben kulumun beni zannettiği gibiyim, benim kulum beni nasıl zannediyorsa ben öyleyim. Benim hakkımda ne gibi bir zannı varsa onu bulacaktır. Sıkıntıya düştüğünde hemen onun sana yardım edeceğini düşünüyorsan onu karşında bulacaksın.  İstediğinde hemen vereceğini zannediyorsan hemen verildiğini göreceksin. İyi şeyler düşünüyorsan onun iyi şeyi takdir ettiğini göreceksin.

Her ne kadar manzara şekli ile kötüde olsa akabinde ondan bir hayır doğacaktır. Yani senin onun hakkında ki zannına göre olacaktır. Ve hadis devam ediyor, ‘’istedin mi Allah’tan iste.’’ Yardım istedin mi O’nda iste. İnsanın hayatının büyük bir kısmı yardıma ihtiyaç ile geçer. Çünkü o aciz, biçare devamlı ihtiyacı olan bir varlıktır. Bundan dolayı isteme devamlı gündeme gelecek. Rızık isteyecek, şifa isteyecek, belanın def edilmesini isteyecek, hayrın gelmesini isteyecek. Eğer küçükken o çocuğa kimden isteyeceği öğretilmezse, büyüdüğün de kimden ister? Allah’tan gayrından istemeye başlar. Onlarda isteklerine cevap veremeyecektir. Bundan dolayı da yani isteklerinin, ihtiyaçlarının karşılanmamasından dolayı da karamsarlığa düşecektir.

Küçükken çocuğun bu yönlü eğitilmesi gerekiyor. Bu duygunun, istemenin yönlendirilmesi gerekiyor. Tek bir yerden isteyeceksin. İstedin mi korkmayacaksın çünkü o istenilmedi mi gazap edendir.

İnsanlar ise istenildiğinde gazap eder. Baba bile çocuğu çok istediğinde bıkar. Ama Allah istenilmediğinde gazap eder.

‘’ sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Bu istemek Allah’tan korkanların dışındakilere çok ağır gelir’’ namaz ile sabır ile isteme Allah’tan korkanlar dışındakilere çok ağır gelir.

5-)DUA: ‘’ Rabbiniz benden isteyin size icabet edeyim’’ diyor. Ben den isteyin derken rastgele birisinin söylediği söz değildir bu söz. Benden isteyin derken vermeye hazırdır. İsteyene veriyor.

Selman’dan gelen hadisi şerifte: Rabbiniz hayâ sahibidir ve kerimdir. Kulu kendisinden istemek için el kaldırırsa, onları boş döndürmekten hayâ eder. (tirmizi de geçiyor hasen rivayet)

Binaen aleyh şunu bilmek gerekiyor ki tefeülde, iyimserlikte temenni istemek anlamındadır, hayrı isteme anlamındadır.

Bir yerde yağmur yağmıyor kıtlık oluyor, başka bir yerde yağmur yağıyor bela oluyor. Biz yağmurun hayrını istemeliyiz. Görünen şey, vukuu bulan olay güzel gözüke bilir ama bu bizim için şer ola bilir. Bunun hayrını istememiz lazım. Bu düşünmek ile başlıyor, tefeül ile başlıyor, Allah hakkında hüsnü zan ile başlıyor.

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: ” إِنَّ اللهَ يَقُولُ: أَنَا عِنْدَ ظَنِّ عَبْدِي بِي

Ebu hurey’den gelen rivayette; Ben kulumun zannı üzereyim.- Benden isteyin, kabul edeyim diyor-. (Buhari)

Kul onun vereceğini düşünürse, iyimser olursa, vereceğini zannederse, o istediği verilir.

Bizim istemedeki hatamız, duanın kabulünün de bizim istediğimiz istikamette olmasını istiyoruz. Hâlbuki kabul edilmesi gereken hayır şekli yine onun bildiği iştir. Haşa Allah’ı dener gibi bakalım verecek mi diye dua Allah hakkında sui zandır. Yakinen yapılmış bir dua değildir. Onun için kulum beni nasıl zan ediyorsa beni öyle bulur diyor.

أَبِي هُرَيْرَةَ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَال إِنَّ اللَّهَ جَلَّ وَعَلَا يَقُولُ: أَنَا عِنْدَ ظَنِّ عَبْدِي بِي إِنْ ظَنَّ خَيْرًا فَلَهُ وَإِنْ ظن شراً فله

Ziyadesi ile Ebu hureyre’den (r.a) : Ben kulumun zannı üzereyim. Eğer benim hakkımda hayır zannetmiş ise bu onundur. Benim hakkımda şer zannetmiş ise bu onundur. Diyor.(şeyh elbani sahihinde)

İbni mesud (r.a)’dan: kendisinden başka rab olamayana and olsun ki Allah hakkında zan yapmayan hiçbir kul yoktur ki  Allah ona zannını vermesin. Yani neyi zan ediyorsak o bize verilecektir.

Tirmizi’de gelen rivayette: herkim Allah’tan istemese Allah ona gazap eder.  (Elbani sahihliyor)