Pazariçi, Ordu Cd. No:306, 34240 Gaziosmanpaşa/İstanbul
+09 (0534) 625 48 49
ilmedavetdernegi@gmail.com

İman

İman

İman Sözlükte “güven içinde bulunmak, korkusuz olmak anlamındaki emn (emân) kökünden türeyen îmân “güven duygusu içinde tasdik etmek, inanmak” demektir.

“Sağlamlaştırmak, kesin karar vermek, tasdik etmek” mânasındaki akd kökünden türeyen i‘tikād da “iman” karşılığında kullanılır. Terim olarak iman
genellikle “Allah’tan alıp din adına tebliğ ettiği kesinlik kazanan hususlarda
peygamberleri tasdik etmek ve onlara inanmak” diye tanımlanır. Bu inanca sahip
bulunan kimseye mü’min, inancının gereğini tam bir teslimiyetle yerine
getiren kişiye de müslim denir. Ayrıca Türkçe’de müslim kelimesinin
Farsça kurala göre çoğulu olan müslüman da (müslimân) bu anlamda kullanılmaktadır 

Kaynak: TDV

İman

Ebu Said Hoca İman Dersi

Muhterem kardeşlerim!

Bu günkü dersimiz silsile halinde yapacağımız İman derslerinin birincisidir. Yani ilkidir. Daha önce bu dersleri yine peş peşe mevzular halinde farklı yerlerde işlediğimiz dersler kayıtlarda mevcuttur. Ama bu kayıtların tamamı sadece sesli kayıtlardır. İman bundan önceki derste söylediğimiz gibi önemsenmiş bir meseledir. Kur’an ve sünnet yeterince iman dan İmanın anlamından, imanın teferruatından yeterince söz etmiştir. İlim ehli Kur’an sünnet ne denli bu meseleye önem vermişse ilim ehli de bu önemi önemseyerek kendilerinden sonraki nesillere bunu aktarmışlardır. Hadis alimleri mecmualarının muhteviyatında bazen müstakil olarak farklı isimlerde ama aynı manaya delalet eden mesaili içeren eserler tasnif etmişlerdir. Bunlar bizim bu mevzuda ehliyetli gördüğümüz, itimat ettiğimiz sıdk sahibi, katiyetle  ihmale fırsat vermeden bu mevzuyu işlemişlerdir.

Bu denli bahsi geçen bir meselenin daha önce dediğimiz gibi hiçbir zaman ihtilafa muhal olmaması gerekirdi. Ama ümmet hasseten itikadi meselelerde fırkalara ayrılarak farklı isimlendirmeler, tesmiyeler ile harici, mürciye, mutezile, cehmi, müşebbihe, mücessime birçok fırkalar oluşmuştur. O denli ihtilaf şiddetlenerek bir boyut elde etmiş ki artık ümmetin bu mevzuda ittifakı değil ihtilafı mevzu bahis. İçinden çıkılmaz bir konum halini alınca artık insanlar ihtilafı mazur göstermeye başlamışlar, bu mevzuda Allah resulüne iftira atma noktasında ona nispet edilen sözler ile ihtilafın rahmet olduğu konusu mevzu bahis olmuş, bu yetmiyormuş gibi ihtilaftan kurtulamayanlar, ihtilafa rağmen bir araya gelme çabası, birbirini mazur görme noktasına kadar taşınmış yani herkes birbirini mazur görsün artık. Bazıları farklı çareler aramışlardır, vahye ters düşen aklı öne çıkarıp, akli yorumlar ile gelmişler. Bazıları da bunun artık cihan şumullülüğü temsil eden bir görünüm olduğunu savunur hale gelmişlerdir. Şu bir gerçektir ki on dört asırdır oturtulamayan ifadeler on dört asır sonra oturtulması mümkün değil ama biz şunu biliriz ki ;

الحق bu ümmetten bir taife yani bu taifeler içinden bir taife kurtulan yani kim? ما انا عليه واصحابي benim ve ashabımın yolundan gidenler dediği taife gelen nakiller ile bunu farklı isimler ile zikredebiliyoruz. Taifetul Mensura diyebiliyoruz, faziletli bir taife şeklinde ehli sünneti ve’l cemaat diyebiliyoruz. Bu isimler bile artık kişilerin kendi inhisarına aldığı isimler şeklini almış. Mesela bakın bu son günlerin müptezel şahıslarına, ehli sünnet babasından kendisine miras kalan bir metaymış gibi kendisini de ehli sünnetin savunucusu gösterecek pis bir dil ile ağzından köpükler saçarak çatmayan, itham etmediği, zındık dediği, şerefsiz dediği, namus düşmanı dediği ilim ehlini hasseten itikadi meselelerde mütemekkin olan kimseleri ithama başlamıştır. Biz bu konumdan sonra sadece Kur’an’ın sünnetin bahsettiği geçmişte selefimiz dediğimiz kimseleri biz selefimiz derken katiyetle tasavuuf ehli, bu mantığa sahip kimseleri selef olarak kabul etmiyoruz. Onlar bizim selefimiz değillerdir. Kimin selefi ise kabul ediyorsa onların selefi olsun. Ama biz insaf, adalet ölçülerine tecavüz etmeden yine itidali davranak, mutedil bu taifelerin sözlerini onlara benzeyen sözler etmeden, o sözleri tekrarlamadan, o gibi sözler etmeden bu fırkaların, taifelerin en bariz Alamet-i Farikaları nedir? كل حزب بما لديهم فرحون her taife, her gurup kendisinin hakta olduğu iddia edecek. Biz en azından sözlü olarak diyoruz ki katiyetle hakta olduğunuzu, ehli sünnet olduğunuzu veyahut hak üzere olduğunuzu söylemeyin. Bunu söz ile ifade etmeyen. Yaşantınız ile sahip olduğunuz bilgi ile hakta olduğunuzu, ehli sünnet olduğunuzu ispat edin. Her sözünüzü din adına söylediğiniz bir sözü veyahut amel ettiğiniz bir şeyin meşruluğunu ispat edin, ispat etmeye çalışın. Bunu Kur’an sünnetten, sahabenin naklettiği gibi onlardan devralıp kendilerinden sonrakilere bu hakkı ulaştıran kimselerin ulaştırdığı sözlere bağlı kalın. Hiçbir zaman, hiçbir devirde hak, hakikat diyelim bilinmeyen bir şeymiş gibi ortaya çıkmaz. Bilinen yani var olan ama insanlar tarafından öğretilmediği için bilinmeyen doğrular vardır. Bunlar da Kur’an ve sünnete aittir. Değilse, لا جديد في الاحكام hükümlerde katiyetle yeni şeyler yoktur. Her şeyin hükmü verilmiş, beyan edilmiştir. Hele hele ibadet meseleleri, itikadi meseleler, bunlar yeterince selefimiz tarafından işlenmiş meselelerdir. Bizim de zamanımızda yapacağımız bunları muasır olduğumuz topluma doğru bir şekilde aktarma, ulaştırma, onların anlamalarını sağlamak. Tabi ki bunların naklederken anlama kayması yapmadan, indi bir yorum yani kişisel bir yorum, tevil getirmeden aynen olduğu gibi aktarmaya çalışmak. Bu selefimizin biz masum olduğunu düşünmüyoruz, fertlerin masum olduğunu katiyetle düşünmüyoruz ama Allah resulünden gelen şu hadis-i Şerifte de söylenildiği gibi;

لا تجتمع امتي على ضلالة ümmetim dalalet üzere icma etmez, birleşmez. Bu ne anlama geliyor? Dört kişi olsa üçünün bilemediği bir şeyi dördüncüsü biliyordur. Birisi hakkı söyler, hakkı ifade eder, bunu müdafaa da eder. Bu gibi misalleri, örnekleri Allah resulünün ashabından çokça görebiliriz. Hayatları örnek ve bu denli misaller ile doludurlar. Resulün sözünü hiçbir kimsenin sözü ile kıyaslamaz. Bu resulden sonra kim olursa olsun, Ebu Bekir de olsa, Ömer de olsa, Osman da olsa, Ali de olsa bunlar bizim ehli sünnet inancında olan kimselerin resulden sonra en faziletli gördüğü kimselerdir. Bunların bile sözleri resulün sözlerinin önüne alınmaz. Bunların sözleri dahi resulün sözlerine muvafakat ettiği sürece geçerlidir. Biz bu sözü, hak olan sözü onların yaşadığı, uyguladığı sözü dahi söyleyemez bir konuma gelmişiz. Halbuki bu insanların hataları dahi bir başka halife, sahabe tarafından söylenildiğinde çok makul karşılamışlar. Hak söylenilir çünkü Allah azze ve celle hakkı söylemekten hiçbir zaman imtina etmemiştir. Onların yüceliği, büyüklüğü böyle bilinir. Hiçbir zaman da kendilerini resulün sözleri önüne çalışmamışlardır. Ama biz öyle bir mantık ile eğitilen bu toplumda nasıl?

Fark ettiğiniz gibi bizim toplumuzu tasavvuf mantıkı ile eğitilmiş, terbiye edilmiş bir toplumdur. Tasavvufta şeyhe teslimiyet, ölünün ğassala teslimiyeti şeklinde örnek verilir. Açın tasavvuf kitaplarını en kabadayılarının, önde giden tasavvuf ehlinin kitaplarını, şeyh bir şey söyledi mi katiyetle ne sözlü ne de kalbinden ona ters düşme hatta şeriata münafi bile olsa onu yap. Buna sebep tasavvuf ehli bu mantık bizim toplumumuzun İslami terbiyesinin arkasında tasavvuf mantığı vardır. İslam ile harmanlanmış karıştırılmış, sentezlenmiş. Onun arkasında da bakın tasavvuf mantığının arkasında Budizm felsefesi vardır veyahut hint felsefesi vardır. Bunu kökenine göre baktığınız zaman nereden olduğu bilinir, nereden girdiği bilinir. Öyle karıştırılmıştır ki mesela evliyaullah ifadesi Allah dostluğunu ifade eder, kur’an’da da bunlar tasvif edilirken, Allah’a itaat edip, Allah dan başkasından korkmayan kimselerdir. Ama bizde bunu Budizm den taşıdıkları mantık ile Şamanizm karışımı insanın tanrısal nitelik kazanma eylemi ile sentezlemişler. Tanrısal nitelik kazanma Budizm de temel esaslardandır. Yani bu nitelikleri kazanma kesbidir, çalışarak elde edilebilinen şeylerdir. Kutbul aktap, gavsul azam gibi ifadeler, dervişlik, dervişliğin seyahat mantığı hatta Osmanlı’nın Anadolu daki hakimiyeti bu dervişler vasıtası ile seyahat eden, gezen dolaşan dervişler. Bu Budizm de vardır. Hint felsefesinde de vardır. Hint felsefesinde sadece bu inanca sahip olan kimselere brahmiler diyoruz. Onlarda seyahat, gezme ibadettir. Hatta bunun farklı bir yansıması yunan felsefesinde de vardır. Yunan filozoflarının menheçlerinin adı geçmişte “meşşaiyyun” yürüyenler, gezenler şeklinde ifade edilir. Aslında yunan feslefesi de yunanların değil hint felsefesidir. Yunanlılar mağara devri, taş devrinde yaşayan kimselerdir. Büyük İskender’in hindistanı fethinde bunlara bulaşan bir şeydir bu. Normalde felsefenin de temeli, enduizm felsefesidir. Tasavvufun temeli de yine hint felsefesidir. Gazali devrinde bu sentezlenmiş, harmanlanmış, işrakilik doğmuş. Hatta derler ki felsefe gazali’nin elinde hidayet buldu. Adını da değiştirdiler, ilmi kelam dediler. Çünkü itici bir isim olmamalıydı kabul görmesi için. İslam ile de karıştırılmış, sentezlenmiş hatta gazaliye bakın şöyle bir soru sorsak, gazali filozof mudur yoksa sofi midir? Hem felsefeye dair, ilmi kelam diyelim onun dili ile ait kitapları da vardır, tasavvufa ait kitapları da vardır. Farklı derslerimizde ikisinden de örnek veriyor.

Biz şimdi imanı önce bilinmesi gereken yönü ile herkesin anlayarak iman dediğimiz İslam dediğimiz, akide dediğimiz veyahut tevhid dediğimiz kelimeler aksi de böyle yani küfür, zulüm, fısk hep eş anlamda kullanılan yani aynı manaya delalet eden kelimeler gibi kullanılarak gelmiş bizim toplumumuzda. Her kelimenin mutlak sadece kendisine dönük bir anlamı vardır ama bu kelimeler ile de müşterek yönleri vardır. İman meselesi üzerinde ciddi bir şekilde durulup bunlar hiç anlam kaymasına fırsat vermeden bu gibi sözlere iltifat etmeden mesela aliyul kari, taftazani bunlar Hanefi alimlerinden olan kimselerdir ama bir bakın tasavvufa, tasavvuf mantığına karşıdırlar. Bunlara kötü söz söyleyerek aforoz etmemişler çünkü halkın zihninde çok soru işareti oluşacağını kestirebiliyorlar. Mesela Aliyul Kari’nin akideye dair veyahut İmam Tahavi’nin akideye dönük kitabını okumazlar Nesefi’nin akidesini okurlar. Hiç kimse buna soru sormaz bu mevzuda.

Onun için biz iman kelimesini kelime anlamı ile ele alıp, aslını sonra bizim toplumumuzda nasıl kullanılır hale geldiğini, şuan nasıl kullanılır hale geldiğini aslen selef bunu nasıl kullanmışsa ikisi fark ettirerek işlemeyi düşünüyoruz. İman, inanç eş anlamda kullanılır. İnanç değerleri dersek bunun karşılığı itikadi değerlerdir. İtikad kelimesi çok sonradan kullanılmış ama yanlış kullanılmadan yerli yerince söylenmiştir. Toptan mesela biz iman, tevhid kitaplarının adına akide kitapları diyebiliriz. Mesela Ebu Hanife rahimehullah’a nispet edilen, itikadi meseleleri içeren kitabının adı Fıkhul Ekber dir. Büyük fıkıh. Yani feri değil usule dair fıkıhtır. Ebu Hanife’ye nispet edilen böyle bir kitap varken, ebu Hanife rahimehullah itikattaki yeri hiç düşünülmeden herkes maturidi akidesindedir. Bu biraz bizim Türklerin de hoşuna gitmiş. Orta asyalı olmaları hasebi ile dini sağından solundan keserek, ekleyerek Türk anlayışı bir İslam hatta buna şöyle derler, Ahmet Yesevi İslamı. Eğer felsefe, mantık yönü  gündeme geliyorsa Türkler Farabi, İbn Sina orta asya kökenliler. Bakın Araplara elle gösterilecek İhaku’l Kindi den başka birisi yoktur. Bunu da biz geliştirmişiz. Hatta Osmanlı da asırlarca hala şimdi en son zamanlarda benim hatırladığım İsagoji diye bir kitap vardı Sokrat’ın, Aristo’nun, Eflatun’un usulünün olduğu bir kitap. Buna doğulu moğlalardan birisi Sadrettin Yüksel şerh bile yazmıştır. Yunan mantığı ile İslam akidesini yön vermişlerdir. Yani İslami bir gemiye Yunan asıllı birisini kaptan yapmışlar. Tabi bazen bizim gençliğimizdeki dönemi söylüyorum, bu insanlardan dolu dolu nefret etmemizi sağlamışlar böylelikle çünkü bu İslam düşmanlığını görünce bu insanları sevmemiz mümkün değil.

Bir gün Belçika da iken Diyanet görevlilerinde kalbur üstü çünkü yurt dışında görev almak biraz istirahat dönemi yaşama anlamına gelirdi. Böyle birisi gelmiş, konuşuyoruz bana ilmi kelamın tarifini sordu, yani benim onun bildiği gibi tarif edemeyeceğimi düşünerek, imtihan niteliğinde bunu sordu tarif edeyim ama dedim sıkı durun koltukta dedim ki “İlmi kelam, zındık bir Müslüman fahişe bir  yunanlı ile beraber olmuş bunlardan bir piç olmuş, çocuk bunun adına da ilmi kelam demişler.”  Bu cidden ağır bir söz bazen ilmi bir sohbetin münasibi olmayan tabirleri denir. Doğru ama sen benim dinime yunan mantığı ile yön vermeye kalkarsan benim gemime kaptan olarak bir Yunanlı kaptanı seçersen, oturtursan onu kutsarsan benim bu denli bir cevabımı da hiç abes karşılamaman gerekir.

İman Nedir

İman Nedir 

İman kelimesini lügat anlamı, iman yani الايمان  kelimesi امن kelimesinden müştaktır. Aslı امن dir. Yani güvende oldu anlamında gelen bir kelimedir. الخوف  kelimesinin zıttıdır yani korkunun zıttı. Emniyet, güven korkunun zıttı şeklinde gelmiştir. Allah azze ve celle’nin Kur’an da buyurduğu gibi;

فَإِنْ خِفْتُمْ فَرِجَالًا أَوْ رُكْبَانًا [1] seferde iken korku, endişe oluşan bir ortamda namaz kılmak istediğinizde, namaz vakti girdiğinde ya binek üzerinde veyahut  veyahut yürüyerek ima ile kılın diyor. فَإِذَآ أَمِنتُمْ kendiniz emin, güvende hissettiğinizde ise فَٱذْكُرُوا۟ ٱللَّهَ كَمَا عَلَّمَكُم مَّا لَمْ تَكُونُوا۟ تَعْلَمُونَ size öğretildiği gibi yani bilmezken öğretildiği gibi namaz kılın. Bu ayet bu iki kelimenin yani الامن  kelimesinin الخوف korku kelimesinin zıttı olduğunu gösterir. Ayeti kelime de görüldüğü üzere الامن emniyet, güven  خوف yani korkunun zıttı olarak zikredilmiştir. Bu kelime anlamı. الامانة güvene alma da الخيانة hıyanetin zıttıdır. Fiil olarak امن güvende oldu manasında lazım bir fiildir yani failin fiilinin kendisinde vukuu bulduğu geçişsiz yani mefule, nesneye ihtiyaç duymayan bir fiildir. Misal,

امن زيد zeyd güvende oldu demektir bu yani başkasının korkusundan, şerrinden emin olduğunu ifade eder. Aynı fiili yani امن fiilinin önüne bir hemze getirirseniz, konulursa آمن yazılır آمن bu fiil ise müteaddi geçişlilik kazanır yani mefulün bihe ihtiyaç duyar başkasını güvende kılma şeklinde okunur. Misal, aşağıdaki ayette olduğu gibi, وآمنهم من خوف [2] onları korkudan emin kıldı. Görüldüğü üzere bu ayette bir başkasını güvende kılma manasında geçişli bir fiil olarak geliyor. Binaenaleyh bizim dilimizden düşürmediğimiz الايمان iman kelimesi امن fiilinden türemiş bir isimdir.  آمن زيدzeyd iman etti diye kullandığımız bu kelimenin manası zeyd başkasını korkudan emin kıldı demektir. وآمنهم onları من خوف korkudan emin kıldı.

İman kelimesinin İslam hukukundaki ıstılahi manası ise lügat manası bir başkasını güvende kılma anlamında olan iman kelimesinin İslam hukukundaki manası ise yalanlamanın zıttı olan yani tekzibin zıttı olan tasdik, doğrulama anlamında kullanılmaktadır. Yani امنت dediğin zaman صدقت anlamını verir. Bunu ispat eden naslar, tebuk harbine mazeret, özür beyan ederek münafıklar Allah resulü sallallahu aleyhi ve sellem Medine’ye zaferle dönünce harbe iştirak etmeyişlerinden dolayı özür beyan etmeye kalkarlar, Allah resulü de onlara inen ayeti okuyarak şöyle buyurur;

قُل لَّا تَعْتَذِرُوا۟ [3] hiç özür beyan etmeyin. لَن نُّؤْمِنَ لَكُمْ  size elbette inanmayacağız yani sizi tasdik etmeyeceğiz, sizi doğrulamayacağız yani sizin yalan söylediğinizi düşünüyoruz. قَدْ نَبَّأَنَا ٱللَّهُ مِنْ أَخْبَارِكُمْ ۚzira Allah bize sizin çevirdiğiniz dolaplardan, oyunlarınızdan haber verdi diyor. burada görülüyor ki ayette elbet size inanmayacağız sözü sizin beyan etmekte olduğunuz özrün doğruluğunu tasdik etmeyeceğiz. لَن نُّؤْمِنَ لَكُمْ  yani sizi tasdik etmiyoruz, yani sizi yalanlıyoruz diyor.

Başka bir ayette ise Yusuf aleyhisselam ile kardeşleri arasında geçen kıssanın akabinde kardeşleri Yusuf’un gömleğine kan bulaştırılmış olarak babaları Yakub aleyhisselam’ın huzuruna gelirler akşam. Derler ki baba biz Yusuf’u eşyalarımızın yanında bırakmıştık ama geldik gördük ki Yusuf’u kurt yemiş diyerek hal beyan edip babalarını durumdan haberdar etmişlerdir. Yakup aleyhisselam onlara inanmamış bir tarzda bakarken, babalarını tanıyorlar, bakışlarını kestiriyorlar oğulları durumu anlamış olarak derler ki;

وَمَآ أَنتَ بِمُؤْمِنٍ لَّنَا وَلَوْ كُنَّا صَٰدِقِينَ [4] biz söylediklerimizde sadık, doğru da olsak bize inanmazsın, bizi tasdik etmezsin yani bizim yalan söylediğimizi düşünüyorsun. Ayetteki sen bize inanmazsın sözü, Yusuf hakkında sana söylediklerimizi tasdik etmezsin yani doğrulamazsın. Bu ayetlerden anlaşılıyor ki inanma kelimesi ıstılahi tabirde tekzibin yalanlamanın zıttı olan tasdik doğrulama manasında kullanılmıştır. Bunların, bu bilginin bunu kastediyorum herkese faydası olmaz, herkes istifade etmez ben doğrudan doğruya imanın hakikatine vakıf olayım bunu istenildiği gibi uygulayayım, yaşayayım bu bana yeter diyebilir. Ama uygulamadaki yanlışlarını bilen birisinin görüp düzeltebilmesi de gerekir. Mesela bakıyorsunuz esbaba yapışmakla tevekkülü dahi bu toplum hatta tevhid ehliyim diyen kimseler ayırt edemiyor. Esbaba tevessülü meşru kılınacak nitelikle emir ile gelmesine rağmen esbabı terk ediyor. Doğrudan doğruya tevekkül ettiğini düşünüyor. Bu ortamda böylelikle anlaşılıyor ki bizim امنت بالله bunu Allah’a inandım şeklinde kullanırken bu kelime burada devamlı harfu cer ile geçişlilik kazanır. Bunu ileride yeri geldiğinde açıklayacağız. Bu sözümüzün delalet ettiği mana ise Allah’ı zatının varlığında yani vahdaniyetinde, rububiyetinde, zatı için kitap ve sünnete haber verdiği isim ve sıfatlarını, uluhiyeti hakkında korunması gereken hukukuna çünkü dair gelen haberleri tasdik ikrar ve itikad ediyor ve inkiyad duyarak teslim oluyorum demektir. Burada önce vahdaniyetine inanmak, rablığına biz bunu izaha geçtiğimizde fıtrattan meseleyi ele alıyoruz. Zaten insanoğlu Adem yaratılıyor ondan sonra Allah Adem’in sulbünden zürriyetini çıkarıyor onları kendi aleyhlerinde şahitler tutarak, الست بربكم diyor ya ben sizin rabbınız değil miyim? Bu da başka bir konu ama ayırdığımız yerleri rububiyetine inanmak, Allah’ın rablığını kabul ettik ruhlar aleminde gelmeden. Bunun için de bir ders programı var. Belki ilerleyip bu mevzuları sona ulaştırdıktan sonra tekrar geri döner veyahut geri dönmeden buradan da devam edebiliriz tedrici bir şekilde. Buna sebep deriz ki biz, her insanoğlunun bir rabbın varlığını kabul ve ikrarı onun fıtri eğilimidir. Küçük bir örnek verelim, küfürde en uçta örnek gösterdiğimiz firavun, biz bunun küfrüne cuhudi küfür deriz, bile bile inkar deriz. Ama Kur’an okuduğumuzda anlayarak okusak, İsra suresinde Musa ona diyor ki;

لَقَدْ عَلِمْتَ مَآ أَنزَلَ هَٰٓؤُلَآءِ إِلَّا رَبُّ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ [5] Sen bunları indirenin yeri göğü yaratan rab olduğunu çok iyi biliyorsun diyor. Allah Allah firavunun bir rabbı tanıdığını, bildiğini söylüyor. Ama katiyetle firavun bunu ikrar etmiyor aksine أَنَا۠ رَبُّكُمُ ٱلْأَعْلَىٰ [6] ben sizin en büyük rabbınızım diyor. firavun itiraf ediyor, ne zaman itiraf ediyor? Kızıl denizin suları üzerine yığılmaya başlayınca ben Musa’nın ve beni İsrail’in rabbine inandım diyor. Allah da şimdi mi diyor. onun için biz deriz ki katiyetle küfrün isbatı yoktur. Çünkü her insanın yaratılışında tabiatında bu vardır. Hatta muasır, geçmiş birçok kıssalar bile anlatılıyor. Mesela canlı olarak bizim bildiğimiz Özal devrindeki orta asya seyahatinde Özal’ın uçağı tehlike geçiriyor. Sağcı bir gazeteci diyor ki, elli yıllık kaşarlanmış bir Ataist bile Allah diye bağırdı diyor. rabbın, yaratıcının inkarı mümkün değil ama cehaletin kesafeti dönemlerinde Ateizm moda olmuştu ama şimdi bu mümkün değil, ateizm bitti. Hele bu ortamda kimse bunu söyleyemez ancak bu aptallığının, cehaletinin ispatı olur. Onun için ateizm bitti deizm başladı. Deizm mümkün, bu da bir yaratıcının varlığını kabul etmedir. Bu önce bir yaratıcının varlığını, vahdaniyetini kabul etmedir.

İkinci merhale iman ispat mesela biz fıtri meselelerde fıtrat derslerinde şunu ayırırız, aklın insanı mükellef kılan değerin iki görevi görülüyor Kur’an da, birisi idrak. Kevni ayetler örnek verilirken insanın aklına hitap ediyor. Düşünmeyi, tedebbürü, tefekkürü, akletmeyi, fıkhetmeyi emrediyor ama vahye dönük aklın görevi teslimiyettir. Hatta hadis inkarcıları, mutezile aklı ilah edinenlerin meşrebi aklın fıtrattaki görevi ile vahyin karşısındaki görevini karıştırıyorlar. Allah Kur’an’ı aklet diyor, ayetleri aklet diyor hangi ayetleri? Biz sizi bir erkek ve dişiden yarattık. Bu ayetlerindendir diyor. güneşi, ayı yaratılmış ne varsa Kur’an’ın üçte biri bu mevzuya bizi yönlendiriyor, akletmeye. Düşünmeyi, düşünün çok basit örneklerden birisi olarak devenin yanında doğmuş, devenin yanında büyümüş, devenin yanında ölene;

أَفَلَا يَنظُرُونَ إِلَى ٱلْإِبِلِ كَيْفَ خُلِقَتْ [7] devenin nasıl yaratıldığına bakmıyorlar mı, görmüyorlar mı diyor. işte burada aklın görevi idraktir. Hatta bakın bu mevzuda ayetler hakkında bir şeyler izah beyan niteliğinde bir şeyler geldiğini göremezsiniz. Sanki bunun tefsirini insana bırakmış Allah. Sadece bir pusula, bir adresin levhası gibi bu ayetler ama Kur’an’ın büyük bir bölümü ise vahyin karşısında teslimiyet. Teslimiyet hiçbir kalbi sıkıntı hissetmeden hoşuma gitmedi, aklım kabul etmedi demeden o görevi teslimiyettir. Eğer bunlar bilinmezse  toplumun geleceği şimdi burada görecekseniz İman mesela bizde bazı tercüme edilen kitaplarda bile ortama göre reddiye oluştuğu için misal bizim bu ilk tarifimiz olan imanın tasdik merhalesi bu da üç merhalede gerçekleştirilir diyoruz biz;

Allaha İman

Tasdik yani kalp ile tasdik, dil ile tasdik, azalar ile tasdik. Arkası var ama bazıları bir tasdik yeter demiş, kalp ile tasdik. Şimdi bakıyorsunuz Firavun’un kalbinde bir yaratıcıya iman var. Ebu Talipte de var. Daha fazlası var. Hatta Muhammed’in hak üzere olduğunu şiirinde telaffuz ediyor Ebu Talip. Ama bir tek lailaheillallah sözünü diyemiyor. Kur’an da bunları anlatırken hep çeliştirmişiz. Mesela Kur’an da قولوا امنا بالله [8] Allah’a inandık deyin diyor, bizden istenilen bir emir. Araplar tutuyor قَالَتِ ٱلْأَعْرَابُ ءَامَنَّا ۖ[9] araplar iman ettik diyorlar. Bedeviler, münafıklar Allah da diyor ki resulüne, قُل لَّمْ تُؤْمِنُوا۟ deki siz inanmadınız. Onlara iman ettik deyin diyor, iman ediyorlar. İman ettik sözünü söyledikten sonra onlara Allah قُل لَّمْ تُؤْمِنُوا۟ siz inanmadınız. وَلَمَّا يَدْخُلِ ٱلْإِيمَٰنُ فِى قُلُوبِكُمْ ۖarkasından ama وَلَٰكِن قُولُوٓا۟ أَسْلَمْنَا diyor. ama Müslüman olduk diyebilirsiniz. Adamlar bunu çeliştiriyorlar. Başka bir ayette,

وَمِنَ ٱلنَّاسِ مَن يَقُولُ ءَامَنَّا بِٱللَّهِ وَبِٱلْيَوْمِ ٱلْءَاخِرِ وَمَا هُم بِمُؤْمِنِينَ [10] insanlardan Allah’a ve ahiret gününe inandık diyenler vardır ama bunlar inanmamışlardır. Diyor. demek ki bir tasdik merhalesi yetmiyor. Sözü geçersiz kılan başka bir şey var. Ebu Talip’in kalben inandığını hatta ikrar da ettiği Muhammed’in hak üzere olduğunu söylediği şiirinde de bunu söylemeye ne mani oluyor Ebu Talip’e? Kureyş’in koca karıları Ebu Talip ölüm korkusundan bunu söyledi demeyeceklerini bilseydim diyor Müslim de, derdim diyor. bakıyorsunuz az önce hutbetul hâce de de okuduğum gibi;

يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ ٱتَّقُوا۟ ٱللَّهَ حَقَّ تُقَاتِهِۦ وَلَا تَمُوتُنَّ إِلَّا وَأَنتُم مُّسْلِمُونَ [11] ey iman edenler, Allah dan nasıl korkulması gerekiyorsa öylece korkun ama Müslüman olarak ölmeye çalışın. Az önceki ayette, de ki onlara siz inanmadınız ama Müslüman olduk diyebilirsiniz. Ha arkasından da, وَلَمَّا يَدْخُلِ ٱلْإِيمَٰنُ فِى قُلُوبِكُمْ ۖ hala iman kalplerinize girmemiştir demek ki bir sözle demek yetmiyor. Kalplen de olması gerekir. Ebu Talip kalben tasdik ediyor, firavun da kalben Rabbın kim olduğunu, yaratanın kim olduğunu biliyor. Sadece kızıl denizde boğulurken bunu itiraf ediyor, ikrar etmiyor. O zaman bizim bu mevzuda iman derken, islam derken, din derken, tevhid derken, akide derken neyi kast ettiğimiz bilinmeli. Hatta terceme kitaplarda bile bazen akidesi sağlam olan birisinin dahi bir sözünü aktarırken güya tasdikin sadece bir yönü ile meseleyi ele alanlara dönük mesela şeyhul İslam İbn Teymiyye den şöyle bir söz naklederler, doğrudur. “İmanın ikrar lafzı ile tefsiri aralarındaki farka rağmen tasdik lafzı ile tefsirinden daha uygundur.” Doğru şimdi firavun’un, Ebu Talip’in kalben imanı var, ama dil ile yok. Bedevilerin dil ile imanı var, kalbe girmemiş. İbn Teymiyye daha sonra şöyle der, malumdur ki iman ikrar demektir. Yani ancak ikrar olduğunda kabul olur yani kalp ile tasdik, dil ile tasdik örtüşmezse hem kalp ile hem dil ile hem de azalar ile tasdik örtüşmezse tasdik yetmez. Başlar. Kalp ile dil örtüşürse diyelim ki Ebu Talip lailaheillaallah deseydi, diyemiyor. Firavun ölürken itiraf ediyor, ikrar değil o. Allah da diyor ki, şimdi mi diyor. kalp ile tasdik dil ile tasdik örtüştüğünde o zaman kalbinki الاعتقاد بالقلب  olur. Dilinki de الاقرار باللسان olur. İbn Teymiyye’nin tarif ettiği bu ama tercüme edenler bunu garip bir yer ile bağlıyor. Daha sonra şöyle der, malumdur ki iman ikrar demektir. Sadece tasdik demek değildir. Tasdik tek başına doğru değil, yetmez yani. İkrar hemen tasdik kelimesi ile ifade edilen kalbin sözünü hem de bağlılık ve itaat anlamındaki inkıyad kelimesi ile çünkü biz burada dedik ki, şeri anlamdaki iman kelimesini anlatırken biz aynen آمنت بالله dediğimizde biz delalet ettiği mana ise, Allah’ı zatının varlığında, rububiyetinde, zatı için Kur’an ve sünnette haber verdiği sıfatlarını, uluhiyeti hakkındaki korunması gereken hukukunu, gelen haberleri tasdik, ikrar ve itikad ediyor, ınkiyad duyarak teslim oluyoruz. Şimdi ey iman edenler, Allah dan nasıl korkulması gerekiyorsa öylece korkun derken ve Müslümanlar olarak ölmeye çalışın. İnkiyad’ın olmadığı yerde iman da geçersiz. İmanın olup, islamın olmadığı yerlerde bedevilerden verdiğimiz örnekte قُل لَّمْ تُؤْمِنُوا۟ siz inanmadınız ama Müslüman olduk diyebilirsiniz. Neden? Zahiren Müslümanların yaptıklarını yapıyorlardı ama kalp imana girmemişti. Ha Ebu Talip’in kalbinde vardı, mani olan da kureyş’in koca karıları Ebu Talip ölüm korkusu ile dedi diyecekler diye demiyor. O kadar mı zor bu kelimeyi telaffuz? İnkiyad kelimesi ile ifade edilen kalbin fiilini ifade eder. Mesela Muhammed Bin Salih Useymin’in imanın tasdik ile tarif edilmesine karşı şöyle bir itirazda bulunur. Bakın neye kullanırlar halbuki Useymin rahimehullah burada sadece tasdiki yeterli gören kimselere reddiye veriyor. Kendisi zaten sözünün sonunda da bunu şey yapıyor. Allame Şeyh Muhammed Bin Salih el-Useymin Şerhu Akidetu’l Vasitiyye de Türkçesinden bunu aktardık buradakilerin nasıl istikametsiz anlamaya sebep olduğunu göstermek için. İlim ehlinin çoğu luğatta imanın tasdik anlamına geldiğini söyler. Doğru. Fakat bu mevzuda tereddütler var diyor. cümle biraz düzgün kurulmalı çünkü bir kelime bir başka kelimenin anlamında olduğu zaman onun gibi meful alır. Malumdur ki tasdik kelimesi doğrudan meful alırken iman kelimesi doğrudan meful almaz yani harfi cer ile geçişlidir, birlikte olur. Mesela onu tasdik ettim anlamında صدقته dersin صدقت به değil. امنته diyemeyiz. امنت به  deriz veyaامنت له    deriz ancak harfi cer ile meful alabilen lazım bir fiili, doğrudan meful alan mutaaddi bir fiil ile tefsir etmemiz mümkün değildir. Sonra صدقت kelimesi امنت kelimesinin anlamını da vermez. Doğru ama önce kelime anlamında sonra tasdik anlamında kullanıldığı ve sonra da şeri anlamında, امنت kelimesi habercinin haberine karşı صدقت kelimesinden daha fazla bir güveni ve gönül yatkınlığını ifade eder. Bu sebeple iman kelimesi ikrar ile tefsir edilse daha güzel, ha ikrar seviyesini de kazanırsa daha güzel. İman ikrardır deriz ancak tasdik ile de olur. İkrar da ancak tasdik ile. Önce tasdik olması gerekir. Useymin’in, İbn Teymiyye’nin buradaki reddi tasdiği yeterli görenleredir. Veyahut kalp ile tasdiği yeterli görenler sadece dil ile yeterli görenler tasdik ve dil ile yeterli görüp, ameli imandan saymayanlar. Bunu da mesela İbn Mendeh Kitabul iman isimli eserinde şöyle bir tarif yapıyor, اعتقاد بالقلب yani kalp ile itikata diyor ki, لا اعتقاد كذلك الا بتصديق tasdiksiz itikad olmaz önce tasdik. İbn Kayyım der ki, rahimehullah diyelim ki kalp ile tasdik, dil ile tasdik var, kalp ile itikad dil ile ikrara çıktı birisi geldi oturduğunuz bir meclise dedi ki size, cemaat şu içinde bulunduğunuz meclis yanıyor bu haberi duyanlar da dediler ki, diyorlar, doğru sen güvenilen birisisin, yalan söylemezsin, sözünde sıdk sahibisin haberinde doğrudur dediler binaenaleyh. Kendini de tasdik ettiler, haberini de tasdik ettiler. Bu sözü duyanların orada ne yapması gerekir? Haberciyi tasdik eden, sözünün doğruluğunu tasdik eden o doğru sözün muktezasını, gereğini yapmaları. Yani o meclisi terk etmeleri gerekir değilse yanarlar. Sen resulü tasdik edicen, sözlerinin de doğru olduğunu söylicen hiç yalan söylemediğini, Mekkelilerde bu vasıf var zaten nübüvvetten önce kendisinin emin olduğunu o topluma tasdik ettirmiş peki itirazları ne? Resulün getirdiklerine. Yahudiler de onu tanıyorlardı hem de oğullarını tanıdıkları gibi bu tanımak nesebini, soyunu sopunu bilmek değil. onun nebi olduğunu binaenaleyh getirdiklerinin de hak olduğunu biliyorlardı. Ama şu ana kadar nübüvvet beni İsrail de idi. Nasıl bu ummi Araplara verildi? Ebu Cehilin sözü de bu, Kureyşin eşrafından bu kadar insan varken buna layık, yetim muhammed’e verildi diyorlar.

Gördüğümüz gibi iman eğer hakkı ile öğrenilip bu topluma öğretilmezse şuana kadar doğru olduğu zannedilen, doğru olduğu söylenilen, bu topluma  doğru kabul ettirilen şeyler ile devam eden bir imanda bu kadar kargaşa, bu kadar ihtilaf hiç de şaşılmayacak şeylerdendir. 1:01:31

[1] Bakara 239

[2] Kureyş 4

[3] Tevbe 94

[4] Yusuf 17

[5] İsra 102

[6] Naziat 24

[7] Gaşiye 17

[8] Bakara 136

[9] Hucurat 14

[10] Bakara 8

[11] Ali imran 102

Yazıya Döken : Ankaralı Mehmet Şahin 

Tevekkül Dersine Geçmek İçin Buraya Tıklayın