Pazariçi, Ordu Cd. No:306, 34240 Gaziosmanpaşa/İstanbul
+90 (0534) 625 48 49
ilmedavetdernegi@gmail.com

İmanın Alt Yapısı Fıtrattır

İmanın Alt Yapısı Fıtrattır

Dünkü yapmış olduğumuz sohbette, size bir şema vermiştim yapmış olduğumuz bütün sohbetler veyahut dinlemiş olduğum ne varsa veya okumuş olduğumuz her şey o şemanın etrafında dönüyor.

Yaratılış gayemiz dedik ve sonra o gayeyi yani kulluğu fıtri bazda, fıtrata dönük bir tarifini yaptık bu kulluk insanda, insanın hayatında fıtratı asıl alır sonra iman birinci misak, ikinci misak dedik ve sonra da tevhidi. Burada bu kelimeleri fıtratı, imanı, tevhidi birbirinden farklı isimler ile zikrettik ama normalde hepsi birbiri içine müzdemiçtir. Yani iman konuşuyorsanız, imandan herhangi bir cüzü o cüzün alt yapısı fıtrattır. Bir üst seviyesi yani imanı geçerli kılan ise tevhiddir. Çünkü tevhidsiz iman geçersizdir. Fıtratsız iman ise sahih değildir. Eğer fıtrat bozulmuşsa fıtrat-ı selime bozulmuşsa da zaten imanı ikinci misakı yerine getirmeniz hiç mümkün değildir. Ama bazen toplumlarda iman, İslam tevhid, din, akide bunlar hep eş anlamda kullanılır. Hep genel anlamı. Birbirleri ile farklı yönleri ele alınmaz. Herkes bütün bu kelimeleri aynı maksat için kullanır. Bu da bizim noksanlığımızı tespitte, teşhis de gözümüzü kapatıyor. Fıtrattaki olan bir bozukluk tabi ki imana  aksediyor. İmandaki sorunumuz nedir? Diye teşhise kalktığımızda araştırıyoruz, araştırıyoruz bir bakıyoruz altı bir çukur, erişilmeyen, dibi olmayan bir kuyu gibi. O boşluğu tespit edemiyoruz. Halbuki o boşluk fıtrattadır. Tevhid de bir sorunumuz oluyor, sorunu gidermek için teşhis etmeye çalışıyoruz, bakıyoruz altı boş imanda bir sorun var. Bakıyoruz onun da altı boş yani boşluk arıza taa temelden gelmiş ama ister istemez tevhidi yaşantımızda yani Allah’ı birleme eyleminde topal, aksak gidiyoruz hep.

 Diyelim ki, Kur’an da ümmetin dünyadaki felahı cemaat, vahdet halinde hareket etmekti, herkes bundan şikayetçidir müşrikii olmayan yoktur. Ama hiç kimse teşhise yönelmiyor, sorun nedir? Diyor. Birisi birbirimizi kardeşçe sevemiyoruz diyor, kardeşlik dersi yapıyor. Bence kökünde hastalık olan bir ağacın dallarındaki gövdedeki kabuk da ki kurtları bunları araştırıyoruz, ilaçlamaya çalışıyoruz. Herkes vahdet yani ümmetin parçalanmışlığından şikayetçi ama herkes kendine dönük yani kendi merkezli bir çözüm üretiyor. Ve bu sefer herkes vahdetin merkezi kendisi olduğunu düşünüyor. Ve bakıyorsunuz binlerce önder çıkıyor, lider çıkıyor. Yine de teşhisi tam tam böyle nokta atışı yaparak tesbit edemiyoruz. Herkes teferruatında sohbetler yapıyor. Düşünüyor şimdi bizim parçalanmamıza sebep olan ihtilafa sebep olan ve sonra iftiraka sebep olan ihtilaf iftirak öyle oturmuş ki biz bir liderimiz olması gerek diyoruz maşallah bir değil binlerce lider var ortada. Herkes lider olmaya hevesleniyor  ama katiyetle sorunumuz liderlikte değildir. Yani önce fert yetiştirmede bizim sorunumuz var. Tabiri caizse lider, o toplumun kaymağıdır sen onu yoğurt yapmadan önce bunu bulamazsın mümkün değil. Ha yoğurdu çalkalamadan önce de yağ çıkmaz katiyetle.

 Onun için bazen bizler bu kelimelerin bu terimlerin kullanımındaki vurgulamak istediğimiz şeyi ya o kelimeyi açarız ya da o kelimeyi izafili kullanırız mesela şimdi imandan bahsedeceğiz bu 2.misak olan imanın bizzat kendisinden değil buna ilim ehlinden ki tevhid meselesinde müdakkik dediğimiz kimseler buna fıtri iman diyorlar, bazıları da icbari iman çünkü 2.misaktaki iman ile kelimede müştereklikleri var ama muhteviyatta ayrı çünkü

2.imana kendi öz iraden ile tercihin ile seçiminle yaptığın bir imandır. Ama fıtri iman böyle değil ister istemez bunun üzerine yaratıldın. Ve biz burada imanı yine tasdik anlamında alacağız ama fıtri bazdaki tasdik diyeceğiz. Çünkü ilk tasdikimiz Allah azze ve cellenin ruhlar aleminde iken bizden misak aldığı ortamda “evet sen bizim rabbimizsin” tasdik gerçekleşiyor ama kabul sözde kalıyor bu tasdikin imtihan tecellisi ise dünyaya geldikten sonra baliğ olma çağından sonra devam eden süreçtedir. Ama 2. Misaktaki tercihimiz olan imanı hakkı ile yerine getirebilmek için de bütün altyapı dediğimiz malzeme verilmiş, fıtri donanım diyoruz biz buna. Akıl vermiş, idrak vermiş, muhakeme edebilme gücü vermiş, tefekkür vermiş, tedebbür vermiş. Aklın malzemesi olan her şey verilmiş. Katiyetle yaptığı yanlış tercihi ile doğru tercihi ayırt edebilecek bir kabiliyeti istidat verilmiştir. Yani fıtri bazda katiyetle doğruyu tercih edecek bir istidat, doğruyu tercihde rahatlama, yanlışı tercihde ise bir huzursuzluk olur. Ama bizim geleneksel İslami eğitimimizde asıl Resulün ashabına talim ettirdiği menhec, müfredat, uygulama belli bir zümre tarafından doğru bir şekilde nihayetine kadar götürülüyor ama onun etrafında 72 fırka dediğimiz taife arızalarla, pürüzlerle, çapaklarla götürmüş. O taife devamlı etkin olmuş, çoğunluk da olmuş hak olan bir taife bu kadar taifenin içinden onu görebilme zorlaşmış ekseriyetle o taifeye ulaşan kişi subhanehu ve teala nın inayeti, hidayeti ile çünkü ömür boyu ilim tahsil etmiş, kendince ilim öğretmiş ama bulunduğu topluma, etrafındaki insanlara tekrarlanan, tevaris yoluyla aktarılan hurafelerle bid’atler ile dolu hatta sahih olarak gerçekleştirdiğin imanı iptal edecek sorunlar ile beraber gerçekleştirmiş olduğun tevhidin birçok cüzünü iptal edecek pürüzlere müptela kılınmıştır.  Tabi bu çok berrak net bir şekilde görülebilinen iman sisli, puslu perdeler arkasında kalmış. O mevzudaki izahlarda, beyanlar açıklamalar, eğitim de çok cılız gitmiştir sanki ondan konuşmaktan öte susup babalar, dedeler nasıl inanmışsa onların yolu üzere gitme, zaten Adem’den bu yana insanlığın gelen nebi ve resullere karşı en önde görünen itirazları “ biz babalarımızı bu yol üzere bulduk.” Hatta misak ta da bu söyleniyor neden? Biz bu misakı sözü aldık size itiraf ettirdik

أَن تَقُولُوا۟ يَوْمَ ٱلْقِيَٰمَةِ إِنَّا كُنَّا عَنْ هَٰذَا غَٰفِلِينَ[1]

“ Yarın bundan haberimiz yoktu demeyesiniz diye.”

Şimdi az önce tarif ettiğimiz gibi 72 fırka bid’at hurafelerin istilasını anlatmamıza rağmen hiç kimsenin burada fıtri bir mazereti olmayacaktır. Fıtrat derslerindeki izah ettiğimiz bölümlerde de dediğimiz gibi bizim etrafımıza o kadar hüccet yığmış ki Allah ayet kainatın merkezinde insan vardır diyoruz ve etrafındakiler diyoruz bunların her biri birer ayet midir? Mucizeye eş anlamda kullanılır burada. Bizi her yönüyle aciz bırakan delillerdir. Mucize bu anlamdadır. Yani göreni, işiteni, duyanı aciz bırakan delillerdir. İtiraza muhal bırakmayan, daha doğrusu hiçbir bahanenin sunulamayacağı delillerdir. Yani idrak edemedik, biz bunu anlayamadık diyeceği bir ortam değildir. Mutlak anlaşılıyor. Onun için buna biz   الأدلة قطعية    “Kati Deliller” diyoruz. Ama ne yazık ki insanlar bu kadar kati burhanların içinde, ki küfür meselesini de izah ederken dediğimiz gibi hep şüphe, tereddüt, teşviş ile anlatılır, gündeme gelir küfür. Bu kadar kati delillerin karşısında bu denli şek, şüphe, tereddüt hatta bu mevzuda eser telif edenlerden Ali Nasır el-Fakîhî منهج القران في دعوة إلى الله “Allah’a, yaratıcıya davette Kur’an’ın menheci, uslübu” adlı kitabında diyor ki; birisi soruyormuş gibi yapıyor, bir Rabbın varlığını, yaratıcının varlığını kabul, itiraf fıtri bir eğilimdir diyor. Bu kadar kolay. Peki buna rağmen onlardan südur eden muğalata sözler nedir? O da imtihanın akabinde çıkan yani imtihanları kaybedenlerin çığlıklarıdır. Bu ortamda bizler dini eğitimde çok sabırsız kimseleriz. Allah Rasulu salallahu aleyhi ve sellem etrafındaki insanları yirmi üç sene eğitmiş, yirmi üç senenin akabinde “Bu gün size dininizi tamamladım.” Demiştir. “Bu gün size dininizi tamamladım.” Demiştir. Tabi ki ilk başta onunla tanışıp davete muhatap olan kimselerin sözleri o anki, o ana kadar gelen veyahut emredilen, tasdik edilmesi gereken haberlere dönük devamlı bir eğitim süreci işlemiştir. Bununla mesela Abdul kays kabilesinin elçilerini örnek veriyorum, onların ilk geliş anları ile içlerinden bir çoğu daha sonra gelmiş ömrünün sonuna kadar Resulle beraber yaşamıştır Medine de. Ama hayatlarının her safhasında bir şeyler öğrenerek sürdürmüşlerdir bu işi.

Onun için biz Fıtri iman dediğimiz, fıtri tasdik bunu kastediyoruz burada tam kelime anlamını kullanacağız, buna da iman kelimesini kullanabiliyoruz ama izafeli kullanırız Fıtri iman deriz. Bu ruhlar aleminde iken tasdikimiz, “Eğer sen bizim Rabbimizsin.” Bu sözdür. Zaten dünyaya gelişimiz de Ebu Hureyre den gelen rivayette dediği gibi, كُلُّ مَوْلُودٍ يُولَدُ عَلَى الفِطْرَة[2]ِ  “ Her doğan Fıtrat üzere doğar.”

Yani Ruhlar alemindeki verdiğimiz misak üzerinde doğar. Fıtri iman ile doğuyor ve bu sefer bu süreçte iman devamlı fıtridir, ister istemez. Zaten bu donanıma da bizler sahibiz, verilmiştir. İman genel anlamda lafzı Kur’an ve Sünnette sair lafızlara nispeten en çok zikri geçen bir kelimedir. Bu mevzuda bir başlıkla onlarca kitap tevil edilmiştir. Kitabul iman diyerek. Bunların bazıları hadiscilerin, tasniflerinin yani eserlerinin bir kısımlarında kimisi biraz daha ilerlerde, kimisi Kitabu sunne adı altında, kimisi Fıkhul Ekber adı altında kimisi Kitabu Şeria adı altında, kimisi Usul-i sunne adı altında imana dair kitaplar tevil edilmiş. Ya bir kitabın muhteviyatında ya da müstakillen bunların hepsi bize şunu gösterir demek ki iman mevzusu yeterince ele alınmış. Hiç kimse bu konuda ihmalkar davranmamış. Geçmiş selefi kastediyorum ben. Bizim bile sohbetlerimiz, dikkat ederseniz hep bu minival üzere gitmekte yani kulluğu, yani imanı, tevhidi veyahut fıtratı içeriyor.


[1] Araf 172

[2] 1385 –

حَدَّثَنَا آدَمُ، حَدَّثَنَا ابْنُ أَبِي ذِئْبٍ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، عَنْ أَبِي سَلَمَةَ بْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ، قَالَ: قَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «كُلُّ مَوْلُودٍ يُولَدُ عَلَى الفِطْرَةِ، فَأَبَوَاهُ يُهَوِّدَانِهِ، أَوْ يُنَصِّرَانِهِ، أَوْ يُمَجِّسَانِهِ، كَمَثَلِ البَهِيمَةِ تُنْتَجُ البَهِيمَةَ هَلْ تَرَى فِيهَا جَدْعَاءَ»  صحيح البخاري

Teferruat dediğimiz fıkhi meselelere buna nispeten çok az giriyoruz. Çünkü toplumdaki en büyük sorunun bu olduğunu bakın iman mevzusundaki, akidedeki ihtilaflar derin ihtilaflardır ama insanlar bunu daha sakin konuşabiliyorlar. Hele bir de üslubu yakalamış isek hikmet sahibi isek bunu anlatmada kavga cedel çok az ihtilaf çok tehlikeli bu ihtilaf bunda ki ihtilaf derin bir ihtilaf ama ne garip ki insanlar aynı akide üzere olan bakın Hanefilere veyahut Malikilere, Şaffilere, Hanbelilere aralarında ki fıkhi ihtilafa sebep parça parça olmuşlardır. Aynı akide üzere olanlar ne kadar doğru sıhhatli bu mevzu bahis değil şuan ama aynı akide üzereler. Fıkhi meselelerde ihtilaf edebiliyorlar. Fıkhi meselelerdeki ihtilaf daha hafif olmasına rağmen daha büyük zarar veriyor. Çünkü en kötü şekli ile itikadi boyuttaki ihtilafları insanlar birden bire seni içine düşürdüğü bela bilinirmiş gibi çok sinsi hareket ediyorlar, çok sinsi. Devamlı cedele açık, cedele müsait kavga getirecek, parçalayacak meseleler üzerinde duruyorlar. İnanın Avrupalı müsteşriklere baktığımızda, Oryantelistlere, Müslüman düşmanlarına bizi hangi meseleler ile rahat alt edebileceklerini yakalamışlar. Ama biz devamlı donanımsız tabi ki bilgisiz  ihtiyatlı hareket etmeme hali ile bunlara rahatlıkla alet olabiliyoruz yani bizi kullanıyorlar.

İman meselesi bahsinin çokluğuna binaen yani çokça konuşulmuş, anlatılmış neredeyse anlaşılmayacak hiçbir şeyi bırakılmamış. Böyle olmasına binaen en iyi anlatılmış ve en iyi anlaşılması gereken bir mesele olması gerekirken devamlı ihtilaf edilmiş, öyle bir ihtilaf ki bir cüzünde değil İmanın tarifinde de ihtilaf var. Düşünün cüzlerinde yani lailaheilallah dan tutun en ednasına kadar ihtilaf var. Hem de insanlar düşünün tevhid meselesinde soru nispet olarak çok azdır ama fıkhi meselede, teferruat da soru yüzlerce. Ben tevhidi, imanı veyahut fıtratı çok çok iyi anlattığımı düşünmüyorum. Binaen aleyh insanların yaptığımız sohbetlerden de dolu dolu istifade ettiklerini düşünmüyorum. Ama bizim derslerimize iştirak eden arkadaşların sorularına baktığım zaman doksan beş soru %95’i fıkhi %5 bile yok ama beş %5 diye ayırdım itikadi soru soran yok, imani soru soran yok. Ben imanda şunu anlamadım diyen yok. Bu çok güzel bir Alamet-i farika dır. Hem de fıkhi meselede o kadar mahir aslında ben dessasça diyorum fettan bir şekilde “şu şöyle olsa, şu böyle olsa” etrafında örümcek ağı gibi sorular örüyorlar.  Oturuyorlar binlerce soru üretebiliyorlar. İşte böyle soruldu, sorabilirler, sorulmuştu gibi onun varlığını da ispata çalışıyorlar aynı anda. Ama Tevhide de hiç böyle bir şey yok. Birisi çıkıp da benim şu sözüm imanıma, tevhidime münafi midir demiyor. Fıtratıma ters midir demiyor. Öyle zannediyorum bu mevzuda soru sorulsa, çokça sorulsa ben benim şahsen gündeme taşıyamadığım meseleler ortaya çıkacak, anlatmaya çalışacağım. ha onun üzerinde keyfiyetli bir bilgim olmasa bile sorunun sorulduğu an araştıracağım, bakacağım, okuyacağım bu okurken de mesela benim bu fıtrat meselelerini anlatmaya çalıştığım ilk yıllarda, bana kılavuzluk eden, yön veren  Ali nasır el fakihi’nin o kitabıdır.  منهج القران في دعوة إلى الله  “ Allah’a davette Kur’an’ın menheci, üslubu” çünkü Kur’an başından sonuna kadar bu davetle uğraşıyor, bu davetten bahsediyor. Hatırlatmalar, yoldaki levhalar, işaretler yön gösteren ve biz bunu Kur’an’ın üçte biri Kainat kitabının ayetlerinden bahsediyor diyoruz. Hepsi birer davetçi dir bunların. Hiç kimse mesela şöyle düşünün herhalde bu biraz idrak meselesi, bizden birisi tutuyor istiva hakkında bir eser yazıyor dört yüz sayfalık ondan sonra da tutuyor birisi bunun dört ay dersini yapıyor istivanın gündeme düştüğü kadar ki olabilir. Ama bu zati sıfatlardandır. Yani Allah azze ve celle arşa istiva etmiştir ama müstevi diye bir adı yoktur. Bunu anlama zaten ondan öncekileri idrak ile olur. Bunu size nasıl anlatıyorum ben, biz isim ve sıfat mevzusuna selefi menhec olanları kastediyorum hangi ism ve sıfatı işitirsek işitelim, katiyetle bizim aklımıza tecsim, teşbih gelmiyor. Tecsim ve teşbih gelenler hemen sıfatı inkara yeltenip, ondan kaçmak kurtulmak için cehmi oluyor, mutezili oluyor böyle yan çiziyor. Bu idrak yani herhangi bir isim sıfat zikredildiğinde teşbihe gitmeyişimizin sebebi, tecsime gitmeyişimizin sebebi daha önce anlaşılması gerekenleri istikametli şekilde anladığımızı, idrak ettiğimizi görür.

 Çünkü bizim için itikadi boyutta şimdi biz her şeyi bir yaratan var, bu sözü Türkçe söylerken dikkat edin sanki her şeyin ayrı bir yaratıcısı varmış gibi anlaşılır. Doğru değil mi? Her şeyin bir yaratıcısı var çünkü yaratılan bir gördüğümüz şeye baktığımız zaman milyonlarca o insanın içinde hücreler var, o hücrenin her biri canlı şimdi bu kelimeyi ne yapıyoruz şimdi biz geldiğinde o bir şey yaratmak istediği zaman, bir şeyin olmasını إِذَآ أَرَادَ ان يكون شَيْـًٔا  yani bir şeyin olmasını istediği zaman ne yapar? كن فيكون  ol der, olur. Her biri için bir tezgah değil mi fabrika tezgahı gibi, her şeyin başında çalışan onlarca işçi bu yok. Eğer biz onun yaratıcılık kudretini veyahut kainat kitabının ayetlerini doğru, dürüst okuduysak ona hiçbir şey zor değil. Sana da bunu gösteriyor, her sene yeryüzü ölüyor, aynı şeyi tekrar aynı biçimde, aynı ölçülerde ona hayat veriyor, dünyaya geliyor. Hiç de zor değil. Aynı anda yeryüzüne can veriyor. Ama insan mantığı aynı anda binlerce şeyle uğraşamaz. Değil mi? Bununla anlamaya çalışmayacağız işte. Bu bir imandır. Fıtrattan başlayarak geldiğimizi düşünün. Kur’an da bu mevzu Sünnette çokça bahsedilmiş. Yani o denli hüccet var ki etrafımızda, ayetler bizi etrafımızdaki çok şeyin kesafeti normalde bizi bunlatır, katiyetle bu değerler bunaltmaz daha çok haz veriyor, huzur veriyor. O zaman imandan tat alıyoruz biz. çünkü  من ذاق حلاوة الايمان  “Her kim ki imanın tadını almışsa.” Bu bir bal, şeker değil demi. Damak ile dil ile ölçtüğümüz bir haz değil. Bunun tadı öyle bir tat ki, ölüme dahi seni dört nala koşturur. Yani o kadar insanı cazibesine, tesirine alan bir haz ki ona neler yaptırmaz ki. Yani bir çok şeyi yaptırdığı gibi bir çok şeyi yapmaktan da alıkoyar. Bir kalkan niteliğinde. Ama bizim bu meseleleri diyelim ki benim şu ana kadar düşünebildiğim şey bence bu iman, imana giriş evde her bir satırı Kur’an dan Sünnetten iktibas ettiğimiz şekli ile bu anlatılmalı. Çocuklarımızın mayası, hamuru bunun ile yoğurulmalı. Evde seni dinleyen, itaat eden değil mi? Azarlasan bile hafif küsüp ondan sonra tekrar gülmeye başlayan, sizi can kulağı ile dinleyen bir talebe var evde, çocuk. O an bunları verin, bırakın gerisini o aldıkları hayatı boyunca ona kılavuzluk edecektir. Eğer nasibinde iman varsa, Allah mutlaka onu hidayete erdirecektir. O bilgiler ile o malumat ile. Ama bizler devamlı eğitimi çok gece bırakıyoruz. Kocaman, kocaman kazık gibi adamlar olmuş, seni dinlemiyor ama çocuk senin yaptığın her ettiğin şeye merakla bakar. Düşünün sosyal medya ya koymuşlar küçücük çocuk yürüyor, ezan sesini duyunca koşa koşa babasının yanına geliyor “böyle ediyor” babasına. Çünkü o ses vuruyor, babasının ne zaman o işi yaptığını gözlemliyor. Ama bizde ezan okunuyor, sesi duyuyor, kazık gibi namaza bile kıpırdamıyor. Onun için benim tavsiyem, büyüklerle şöyle diyelim, tabi ki hidayetlerine sebep olmak isteriz. Büyüklerden istifade ettiğimiz için, onların kahrına katlanıyoruz. Bunu biraz dürüstçe söylemek gerekirse büyüklerin kahrına böyle katlanıyoruz, istifade ettiğimiz için. Onların senden hiçbir şey almadığını da görüyorsun. Bazen benden de ya sabredin bak bu kadar şeyi biz  onlarla yaptık diyoruz. Ama bu kahren tahammüldür. Çocuğa ise ne verirsen ver hiçbir şey boş değil. Belki öyle bir noktaya gelirsin büyüklere bu değmez bile dersin.

Onun için biz eğitimi şu büyüklere anlatamadığımız şeyleri oturup bizi dinleyen, kulak veren, ne yaptığımızı yani milimetrik kareleri bile takip eden bir göz var karşımızda, kulak var açılmış sadece bizi dinliyor. O zaman onların eğitimine daha çok önem vermemiz gerekir. Onları da daha dürüst eğitemememiz için ana-baba elinden geleni yapıyor. Bir nevi burada bize muallimlik değil, analık-babalık yaptırıyorlar. Çünkü ananın-babanın vereceği şeyi ana-baba verir. Onu sen vermeye kalkarsan analık-babalık olur. Halbuki biz burada sadece muallimlik yapsak, bir muallimin, samimi bir eğitimcinin çocuğa verdiği şeyler, kazandırdığı şeyler, bir anadan- babadan daha üstündür. Düşün imani değerleri kazandırmanız o çocuğa, birçok ananın-babanın kazandırmadığı şeylerdir.

 Onun için bu kadar bahsi geçmiş, mevzusu geçmiş, anlatılmış, eser yazılmış bir meselenin hiç ihtilafın eseri dahi olmaması gerekirken, en çok ihtilafa sebep olan, ihtilaf edilen bu olmuş. Tarifinde bile. Bunu devamlı bu dersi yaparken anlatma zorunda kalıyorum, bir zaman kanal d de bir açık oturum oldu, kalbur üstü güya önde görülen hoca kılıklı değil, hoca kimlikli hiç değil ama halkın kendilerine hoca dediği kimseler toplanmışlar, imanın tarifi üzerinde duruyorlar. Orada bile 30’a 40’a yakın bir ihtilaf çıktı. Herkes bir şey söylüyor. Yaşar Nuri nin de olduğu bir açık oturumdu, iki tane sunucu var birisi kız, birisi oğlan oğlan dedi ki; hocam dedi, Sadık Albayraklı muhatabı daha tarifinde bile ittifak edilmeyen on dört asırdır, bundan sonra nasıl bir ittifakı düşünüyorsunuz? Dedi.

Şimdi bunlar ilmin, gerçeğin laf cambazlığı ile olacağını düşündükleri için bu İslam’ın evrenselliğini, cihanşumulluluğunu gösterir. Farklı tarifler. Şuan bizde de Devlet ricalinden çeşitlilik diyorlar ya, bu bizim çeşitliliğimiz, farklı renklerimizdir diyor. Tabi mutlak o an İslam’a ters ya şeytanın ben müdahelesini olduğunu düşünüyorum, o sunucunun bu kadar zeki olmadığına inanıyorum. Kız da ne desin biliyor musun? Orada. Hocam bu denli farklılık meşru ise, o zaman bağlayıcılık biter değil mi? Herkese herkese göre bir anlam veriliyorsa buna o zaman onun bağlayıcılığı olmaz. Herkes kendine göre bir tarif getirir. Ve düşünün İslam karşıtı olan, İslami hiçbir birikimi bilgisi olmayanın verdiği cevap bir cevap bence %100 doğru olan bir cevaptır. İhtilaf edilen şeyin bağlayıcılığı yoktur. Onun için biz baştan, yolun başından bizi birliğe götüren, yani az önce dediğim gibi iman, İslam, akide eş anlamda kullanılıyor. Bazen bir kullandığın diğer kullandığına ters düşüyor. İman diyorsun yani şimdi biz Firavun da İman ediyordu desek hemen derler “ O iman etseydi cehennemlik mi olurdu” derler. Değil mi? Eğer Ebu Cehil’i bu ortamda görseydiniz hacı emmi derdiniz şu bizim camiye gidenler gibiydi. “ Tövbe estağfirullah kimi kime benzetti arkadaş ya şuna bak.” Diyor. Halbuki yaptıklarına baksan Ebu Cehil de Kabe de namaz kılıyordu, oruç tutuyordu, hacca gidiyordu birçok ibadetleri yerine getiriyordu. E öyle zannediyorum sakalları bunlardan daha da iyiydi, görünüşte.

Onun için bu bilgisizlik diyelim, bilgi karmaşası bize her edindiğimiz bilgiyi üst üste eklenip bilgimizi terakki ettirmiyor. Her öğrendiğimiz şey kafa karıştırıyor. Bunu doğru söyleyenin de söylediğini karışık anlıyoruz. Buna sebep biz başlıklar buluyoruz, “Allah Resulünün muhatap olduğu Mekkeliler nasıl bir inanç üzereydi?” diyoruz. Sanki bizden önceki ilim ehli olmasa, inan yaptığımız iğne ile kuyu kazmak gibi olur. Bazı ayetlerin kılavuzluğu olmasa, şimdi bakıyorsun;

مَا كَانَ إِبْرَٰهِيمُ يَهُودِيًّا وَلَا نَصْرَانِيًّا وَلَٰكِن كَانَ حَنِيفًا مُّسْلِمًا وَمَا كَانَ مِنَ ٱلْمُشْرِكِينَ

İbrahim ne Yahudi idi, ne de Hristiyan idi ve ne de müşriklerden idi. Hakka meyilli, tevhid üzere hanif bir kişiydi.” (Ali imran 67.)

Diyor. Şimdi bu ayetin hiçbir izahı olmasa bile yani hakkında varid olan, Resule dayanan bunu kastediyorum bir söz olmasa bile bu cümleden anladığımız ne? Bu sanki, İbrahim bizdendi diyen üç taifeye verilen bir cevap görünmüyor mu? İbrahim Yahudilerden değildi, İbrahim Hristiyanlardan da değildi ve müşriklerden de değildi. Şimdi Yahudi, Hristiyan bizzat ismen zikrediliyor. Müşriklerden kastı kim? Kelime muğalatası da yapamazsın burada salata gibi. “E Yahudiler de müşrik, Hristiyanlar da.” Onlara Yahudiler, Hristiyanlar diyor. Bu müşrikler kim? Mekkelileri kastediyor. Baktığınız zaman etraflıca gelen hadislere, hepsi aynısını diyor. Yahudiler, Hristiyanlar İshak’ın oğlu, bütün nebiler onlardan gelmiş, kendilerinin millet-i İbrahim den olduklarını iddia ediyorlardı. Mekkeliler de Kabe onların ortasında, İbrahim’in İsmail’in yaptığı bir mabed. Onlar da biz İbrahim’in milletindeniz diyorlardı. Şimdi bu ayeti ortaya atsak, şunu bize bir anlatın, şimdikiler de biz Muhammed’in milletindeniz diyorlar. “E canım onlar namaz kılmıyorlardı”, Mekkeliler namaz kılıyordu, “hac yoktu” hac yapıyorlardı, oruç da vardı, hepsi vardı. O zaman bunlar neden müşrik? Bunlar değil? Değil diyen biziz kendileri kabul etmedikleri için. Buna sebep bizler bunlar mesela hikaye formatında bunların hepsini anlatmak mümkündür. Çocuğun anlayabileceği bir üslupla. Bunlar anlatıla bilinir. Eğer fıtrata uygun bir eğitimse dediğimiz gibi, bu kainat kitabını inanın çocuklar bizden daha iyi anlar. Çünkü büyüklerin okuma yazma bilmeyip, yaşlanıp sadece görme ile o da görmeleri zayıflamış. Görmenin algılaması zayıflamış. Bir ağaca baktıkları zaman inan kurumuş bir keresteye bakmaktan hiç farklı değildir. İlk gördükleri şey bu ağaç iyi yanar haa. Hemen bunu der.

Bunun odunu iyi olur der. Veyahut bir meyve veriyorsa bu meyve verdiğinde böyle veriri der.

 Onun için biz öyle ki imanın tarifinde dahi ihtilaf edilmiş, hasseten memleketimizde öyle bir İman tarifi yapılmış ki, yapılıyor ki geçmişten bu tarifin dışında kalan kimse yok. Ne biçim tarif? Bir şeyi tarif onu tanıtır değil mi? Onun kimliğini gösterir. Halbuki bizim memleketimizde ki İmanın tarifi kimseyi dışında bırakmıyor. Bunu çocuğumuza bir isim ile müsemma nın doğru dürüst görülmesi için beraber olması gerektiğini çocuğa biz ne diyoruz sadece dürüst ol. Küçücük bir çocuğa dürüstlüğü nasıl öğretirsin? İlk yapacağın iş katiyetle yalan söyleme. Eğitimi buna merkezleştireceksin. İkincisi katiyetle birilerine zarar verme. Çocuğa bunu anlatman gerekir. Ondan sonra zihnini açacak, seni düşündürecek, muhakeme gücünü arttıracak şeyler öğrenmeli. Yani öğretmeliyiz.

Hasseten memleketimizde öyle bir İman tarifi yapılmış ki, bu tarifin dışında kalan kimse yok. Buna rağmen aynı akidenin müntesipleri olmalarına rağmen basit meselelerden dolayı rahatlıkla birbirlerini küfür ve dalalet ile itham edebiliyorlar. Şimdi biz eğer dalaleti, sapıklığı, küfrü, şirki imandan önce öğretirsek insanların kinlerini mayalıyoruz ki sevgiden daha çok kör eder biliyor musun? Bazen derler ya bunun gözünü sevgi kör etmiş. Kin daha çok kör eder. Sevgiyle birilerine aşırı giden birisinin aşırılığının dozajı hafiftir ama kinle aşırı giden birisinin hali kuduz köpekler gibidir. Önüne gelene dalar. Ha bu en azından iki sapıklıktan birisinin ki sapıklık sapıklıktır, akıbet cehennem ise. Bir din düşmanının da akıbeti cehennemdir, dinsizin de. Ama dinsiz sadece kendine zarar vermiştir din düşmanı ise birçok kimseye zarar vermiştir.

İmanı ele aldığımızda hareket noktası bilin ki tasdik, ruhlar aleminde başlar ondan sonra buna fıtri diyorsak çocuklarımızı küçük yaşta, öyle ki bizim bu mevzu üzerinde hassasiyet ile yoğunlaşıp evde ailelerin, şimdi eğitimi eve almak gerekir diyoruz o zaman ne yapacağız? Hani Milli Eğitim kendi okullarında yetiştireceği çocuklara müfredat programı hazırlatıyor, hem de bunu bedava dağıtıyor çocuklara. O zaman biz eğitimi evlere oturtmak istersek bu müfredat programı da hazır olmalı. Anne, baba o müfredatı okurken hem kendi öğrenecek hem de çocuğunu küçük yaşta beslemeye başlayacak. Nasıl ki yemeğe aynı yemeği koyuyor, aynı yemekten çocuğa da çıkıyor hem kendi doyuyor anne gibi hem de çocuğunu doyuruyor. O zaman da Müslümanların bir şahsi manevi dediğimiz blok şöyle olmalı, adı yok sanı yok Müslümanların da bir eğitim sistemi olması gerekiyor. Ama burada herkes ben Milli Eğitim bakanıyım diye atılamaz. Yaptığı işle kendisini göstermeli, ben öğretmenim diye atılamaz. Yaptığı işle göstermeli. Haa anne-baba ben muallim im diyebilir. Muallim olma zorundadır da zaten. O zaman bizim yapacağımız şey önce çocuk eğitmek istiyorsak, annelerin-babaların eğitilmesidir. Öyle olacak ki bu eğitimde yani bir sofra misali düşünürseniz yok yok olacak. Kocaman  bir sofra her şeyi aynı anda o an ihtiyacı neyse onu almayı düşünecek. Ve hepsinin tadını tadarak gidecektir. O zaman bizim eğitim dediğimiz şeyi insanların takdir ettiği bağırarak, Çağırarak Çanakkale’yi orayı burayı anlatarak insanlara yaptığımız dersler eğitmiyor. Oturacaksın bir mesele de olsa onu enine boyuna yani sahifelerce eserler çıkmalı. Anlık bir takviye, meşale tipinde çıra gibi önümüzde olan şeyler kılavuz olmuyor. Bir gün sönüyor. Ama verdiğimiz bilgiler bir anneyi, babayı ölene kadar sorumluluğunu ona yaşattırıyor.

Ebu Said – El Yarbuzi 

Yazan: Ankaralı Mehmet Şahin 

Zariyat 56-58 Hakkında

Bizleri Takip Edin