Pazariçi, Ordu Cd. No:306, 34240 Gaziosmanpaşa/İstanbul
+90 (0534) 625 48 49
ilmedavetdernegi@gmail.com

Kainatın Yaratılış Sebebi 2

Ebu Said Mehmet Balcıoğlu 

Yazan: Ankaralı Mehmet Şahin

6 Nis 2021

Muhterem kardeşlerim!

Geçen haftaki dersimiz kâinatın yaratılış sebebi ve insanoğlunun kâinatın merkezine yerleştirildiği, bunun farkına varmaması kişinin sadece dalaletine yani haktan inhiraf etmişliğine delalet eder.

Aynı anda insan ve kâinat iç içe yani insan oğlunun kainatın merkezinde gördüğünüzde etrafında ne varsa yaratıcının, tek yaratıcının kudretini izhar eder nitelikte, ispat eder nitelikte deliller sunmaktadır. Ve her biri yaratıcıya davet eden birer davetçidir dedik.

Tabi ki insanın etrafında var olan ne varsa insanoğlu bunları temaşa ederek yine Allah’ın teçhiz etmiş olduğu vasıflar ile yani emredileni yapabilecek kabiliyet ve istidat üzere yaratılmıştır insan.

İnsanı diyelim ki devamlı etrafındaki yaratılanlara yani yaratılmışlara dikkat çekerek, bakıp düşünmeyi tefekkürü akıl etmeyi salık veriyor.

Onun için insanoğlunun yaratılışını da hangi vasıfları öne çıkardığını hissettirerek bu cümleden kastımız çocuklarımızı eğitip terbiye ederken bu vasıflara dikkat çekmek üzere zaten bu derslerin nihayetinde bir müfredat programı yanı çocuk eğitiminde bir müfredat programı ortaya çıkacaktır.

Allah قل yani nebisine emrederek diyor ki;

قل de ki insanlara هُوَ ٱلَّذِىٓ أَنشَأَكُمْ [1] sizi inşaa eden odur.

 وَجَعَلَ لَكُمُ ٱلسَّمْعَ وَٱلْأَبْصَٰرَ وَٱلْأَفْـِٔدَةَ ۖ sizi inşa eden yaratan o. Sizi işitme, görme ve kalp ile bir de kalp vererek yaratan, veren odur.

قَلِيلًا مَّا تَشْكُرُونَ ne az şükrediyorsunuz. Sizi bu üç meziyet ile yaratmış. Size işitme duyusu vermiş, görme duyusu vermiş, ondan sonra kalp veriyor bununla akıl edip tedebbür edesiniz, tefakkuh edesiniz diyedir.

[1] Mülk 23

Demek ki insanda öne çıkan bu üç duyudur. Kalp merkeziyetlik ifade eder. Bu mevzudaki yaptığımız dersin başlığı ise şudur;

أَلاَ وَإِنَّ فِي الجَسَدِ مُضْغَةً [1] insan cisminde bir et parçası vardır.

إِذَا صَلَحَتْ صَلَحَ الجَسَدُ كُلُّهُ o salah bulursa bütün vücut salah bulur.

وَإِذَا فَسَدَتْ فَسَدَ الجَسَدُ كُلُّهُ eğer o ifsat olursa çünkü yaratılışı tertemiz bir fıtri meziyetler ile donatılmıştır. İfsat sonra oluyor. Asıl fıtri selamettir yani yaratıcıya inanmaktır çünkü her insanoğlu dünyaya gelirken Rabbi kabul ve ikrar ederek bu aleme geliyor. Ve fıtrat üzere gelişi içerisinde anlatmak istediğimiz de budur. Çünkü Ebu Hureyre den gelen hadiste geçen derste de zikrettik;

كُلُّ مَوْلُودٍ يُولَدُ عَلَى الفِطْرَةِ [2] yani insanın yaratıcısı ile ilişkisi ruhlar alemindeki sözü, ahdi üzere dünyaya geliyor. Anne baba sonra bunları ifsat eder eğer

Kainatın yaratılış gayesi

Müslümansa Müslümanlaştırır, Hristiyan ise Hristiyanlaştırır, Yahudi ise Yahudileştirir. Hangi inanç üzere bulunuyorsa çocuklarını böyle eğitir.

Biz de bizi Allah’ın yarattığı bu meziyetler üzerinde çocuklarımızı görmeye, bakmaya değil bakmanın akabinde baktığı şeyde fark edilmesi gerekenleri görmesidir. Ayrıca işitme de ki bize tebliğin birçoğu ses yolu ile gelmektedir. İşittiği her sesin ilahi bir hikmeti, anlamı var. Mesela biz biraz korku ve ümit ile size şimşeği gösteriyoruz halbuki o Allah’ı zikrediyor tesbih ediyor. Sesi ile gürültüsü ile. Aynı anda ümit veriyor çünkü yağmurun habercisi. Ondan sonra da bizi tefekküre yönlendiriyor. Çünkü onun etrafında gökten suyu indirerek yerden çıkardığı binlerce nimeti ile sizi de ve hayvanlarınızı da rızıklandırıyor diyor.

O zaman biz insan dediğimizde gören işiten akıl eden bir varlık olduğumuzu hatırlamalıyız. Çünkü bu üç değeri nasıl kullanıyorsak, nasıl kullanmasını sağlıyorsak çocuklarımızın o nispette görüp baktığı zaman gören, işittiği zaman dinleyen, söz dinleyen ve akıl eden. Çünkü ayette diyor ki ;

وَقَالُوا۟ لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ أَوْ نَعْقِلُ مَا كُنَّا فِىٓ أَصْحَٰبِ ٱلسَّعِيرِ [1] eğer biz şayet kulak vermiş, ve aklımızı kullanmış olsaydık yani bakıp, gördüklerimiz ile işittiklerimiz ile aklımız vasıtası ile akıl edip düşünüp tedebbür edebilseydik şimdi bu alevli cehennemin mahkumları arasında olmazdık diyorlar.

Demek ki insana öncelikli olarak istikamet veren bunlardır. Sonra o salah bulduğunda bütün ceset salah bulur ifsat olduğunda her yönü ile ifsat olur sözüne gelince; أَلاَ وَهِيَ القَلْبُ o işte kalptir diyor.

İlim ehline baktığınız zaman hem tevhidi boyutta kalbin amelleri cümlesinden zikrettiği onlarca kulluk eylemi vardır. Mesela tefekkür, tedebbür, akıl etme bu sınıftan ibadet çeşitleridir. Bunlar ibadetlerin hakkı ile yerine getiren kalbin ondan sonra düşünme, akıl etme, tefakkuh edebilme, tefekkür edebilme kabiliyeti gelişiyor.

Tabi biz burada akıl etmeyi bazılarının yani hadis inkarcılarını kastediyoruz kuranı akıl ile anlamaya çalışanların veyahut artık sanki İslam’ın bir emriymiş gibi aklı öne çıkardıkları yerlere baktığınızda halbuki biz Kuranı eğer kâinat kitabı şeklinde sadece Allah’ın yaratıcılığından bahseden kısımları ele alırsak burada daha çok akıl etmemizi emrediyor. Mesela bazen anlatıyor anlatıyor diyelim ki fıtrata insanoğlunun dünyaya gelişi hakkındaki Araf’ta  delil getirdiğimiz ayette;

كَذَٰلِكَ نُفَصِّلُ ٱلْءَايَٰتِ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ veyahut يتفكرون يتفكهون biz işte ayetlerimizi anlayışınız diye böylece izah ve beyan ediyoruz. Burada açıklanan ayetler kâinat kitabının ayetleridir. Çünkü bizatihi kendisi muhteviyatında, içeriğinde bunu beyan ediyor serdediyor yani hiçbir insanın hangi ırktan, hangi dil üzere yaratılmış olursa olsun bu dili anlamayan, bilmeyen yoktur. Çünkü bundan evvelki derste hatırlarsanız insanoğlu bütün bu emredilenlere baktığı zaman idrak etmeyi, işittiğinde idrak etmeyi, akıl etmeyi yani bu fıtri delilleri anlayabilecek kabiliyet ve istidat üzere yaratılmıştır diyoruz. İnsanda bu yaratılış mükemmeldir.

Tabi bunun devamında da diyor ki;

هَلْ أَتَىٰ عَلَى ٱلْإِنسَٰنِ حِينٌ مِّنَ ٱلدَّهْرِ لَمْ يَكُن شَيْـًٔا مَّذْكُورًا [2] insan üzerinde henüz kendisinin anılan bir şey olmadığı uzun bir süre geçmedi mi yani Adem’i yaratıyor, Adem’in sulbünden kıyamete kadar yaratacağı her insanı belinden çıkarıyor, karşısına alıyor yüz yüze onları kendi aleyhlerinde şahitler tutuyor yani ben sizin Rabbiniz değil miyim diyor. ve bütün insanlık da evet sen bizim Rabbimizsin. Melekler de buna şahit oluyorlar. Onlar şahit tutuluyorlar. Ama ne gariptir ki bu ayetin devamında bu denli açıktan ikrar eden, kabul eden  topluluk Allah bunu neden, bu şahitlendirmeyi, ahdi, söz almayı neden yaptığını anlatırken;

 أَن تَقُولُوا۟ يَوْمَ ٱلْقِيَٰمَةِ إِنَّا كُنَّا عَنْ هَٰذَا غَٰفِلِينَ [3] yarın, bizim bundan haberimiz yoktu demeyesiniz diye. Şimdi insan ruhlar alemindeyken Allah’ın yaratıcıları, Rableri olduğunu kabul ediyorlar hem de aleyhlerinde bir şahitlik oluyor kendi kabul ve ikrarları ile arkasından melekler de şahitlik ediyor, bunu dememeniz için, böyle dememeniz için sizi böyle bir yani ahit almaya tabii tuttuk.

Veyahut da;

أَوْ تَقُولُوٓا۟ إِنَّمَآ أَشْرَكَ ءَابَآؤُنَا مِن قَبْلُ وَكُنَّا ذُرِّيَّةً مِّنۢ بَعْدِهِمْ ۖ أَفَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ ٱلْمُبْطِلُونَ

Babalarımız bizden evvel gelen bir topluluktu. Biz de onlara tabii olduk aynen her nebi ve Resul geldiğinde nasıl o topluluk babalarımızı böyle yapar gördük deyip babalarına tabii olmayı onların yolundan gitmeyi kendilerine yol edinmişlerdi. Kendilerine yol edinmişlerdi. Bunun geçerli bir mazeret, özür olduğunu düşünerek ama bir bakıyorsun bu ayetle muhatap olan veyahut bu ayetin hilafına zuhur eden sorunlar bize hemen bunu hatırlatıyor, biz böyle bir olayı hatırlamıyoruz, bilmiyoruz diyorlar. Demek ki böyle dememeyi daha baştan yaratılmadan, bu sorunlar ile karşı karşıya kalmadan kendilerine ikaz ediliyor, ha belki olayı bire bir hatırlamıyoruz ama fıtrat üzere doğduk ya en azından insanoğlu bu cümlenin sonuna büyük bir soru işareti koyması gerekiyor. Fıtrat üzere gelme ne anlama geliyor. Veyahut başımızdan bizim hatırlamadığımız böyle bir olay bize hatırlatılıyor.

Bu denli Kuran ayetleri bize tarif edilen, izah edilen yolun emareleridir. Yani yol işaretleridir, yol gösteren levhalardır, sokak levhalarıdır. Çünkü devamında insan Adem’in sulbünden çıkarıldı daha hiçbir şey iken, anılmayan bir varlık iken. Daha sonra anılan bir varlık halinde;

إِنَّا خَلَقْنَا ٱلْإِنسَٰنَ مِن نُّطْفَةٍ أَمْشَاجٍ نَّبْتَلِيهِ  [4] sonra gerçek şu ki biz insanı katışık bir nutfeden, erkek ve kadın dölünden yarattık diyor. Sonra insan neslinin sülalesinin devamı böyle oldu.

Veda hutbesindeki, sohbete girişteki okuduğumuz ayette de denildiği gibi;

يَٰٓأَيُّهَا ٱلنَّاسُ ٱتَّقُوا۟ رَبَّكُمُ ٱلَّذِى خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَٰحِدَةٍ  [5] sizi tek bir nefisten yaratan yani adem aleyhisselam’ı kastediyor, Rabbinize ibadet edin, korkun. Rabbinizden korkun. Ve sonra bu ikisinden birçok erkek ve kadın dişi ve erkek türetti diyor.


[تعليق مصطفى البغا]

[  ر 1292]-(465/1)1319

[1] Mülk 10

[2] İnsan 1

[3] Araf 172

[4] İnsan 2

[5] Nisa 1

Adem’den sonraki bizim neslimizin devamı böyle olmuştur. Sizi imtihan edelim, deneyelim sınayalım diye çünkü dünya hayatı, yaşamımız ve ölümümüz;

ٱلَّذِى خَلَقَ ٱلْمَوْتَ وَٱلْحَيَوٰةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا هو [1] hanginiz amelde daha ileri, daha çok amel işleyecek veyahut bu hayatı emredildiği gibi yaşayacak sonra da kendisine vadedilenleri bulacak. Ölümü yani yaşamı ve ölümü sizi imtihan etmek için yaratan odur.

Ondan sonra hemen bir hatırlatma yukarıdaki ayetlere bağlantılı gidiyoruz.

 فَجَعَلْنَٰهُ سَمِيعًۢا بَصِيرًا sonra onu işiten ve gören kıldık.

إِنَّا هَدَيْنَٰهُ ٱلسَّبِيلَ إِمَّا شَاكِرًا وَإِمَّا كَفُورًا sonra şüphesiz biz ona doğru yolu gösterdik. Zaten bunu kalu belada bu ahdi ikrar edip, kabul edip ikrar etmişlerdi. Doğru yolu da gösterdik. Artık ister şükredenlerden, ister nankörlerden olurlar. Bu onların bir tercihidir.

Onun için Allah azze ve celle insanoğlu için ister inanır ister küfreder diyor. hiçbir zaman bu mevzuda veyahut bu denli mevzulardaki okuduğumuz bazı ayetleri kısır bakış açımızın kusurundan dolayı daha iyi anlamamız gerektiğine işaret eden ayetleri birbirine ters, tenakuz halinde düşünüyoruz. Halbuki bu bize görünümde yansıyan ama üzerinde düşünülmemiş, akıl edilmemiş. Neden? Anlamak istememişiz, anlamaya gayret göstermemişiz. Çünkü bir meseleyi düşünün derken birden bire göremeyeceğimiz, anlayamayacağımız, idrak edemeyeceğimiz şeyler vardır.

Bunlar sizin muhakeme mekanizmanızda hemen inkar kapısını açar, yüzünüzü oraya dönerseniz anlama zorunda olduğunuz ayetleri ve anlayabilecek kabiliyet ve istidat üzere yaratılmanıza rağmen aklınıza zıt göreceksiniz. Akıl, muhakeme terazisi değildir. Doğruları idrak edebilecek kabiliyet üzere yaratılan bir varlıktır. İnsanın sorumluluğu mükellefiyetlikte de bununladır. Biz cümleleri aynı kelimelerden farklı bir şekilde kurabiliriz. Yani aynen yaygın bir şekilde bizde söylenildiği gibi, İslam dini akıl dinidir diyor en müsamahalı bir bakışla biz cümleyi yanlış kuruyorlar, maksat yanlış ifade ediliyor. İslam dini akıl dini değil, akıllıların dinidir. Aklını Allah’ın istediği gibi kullananların dinidir İslam dini. Ama bizde fıtratı dahi zedeleyebilecek noktada öyle ifadeler geliştirilmiş ki bunlar dini ehliyeti olmayan kimseler yani dini ıstılahı dahi bilmeyen, vakıf olmayan kimseler çıkıyor önde gelen Türk dünyasının diyelim İslam dünyasının değil Türk dünyasının önderi kabul edilen Farabi gibi akılperestler din, akla tabi olur, akıl dine tabi olmaz diyor. halbuki Kurana hadisi şeriflere baktığınız zaman akıl fıtri boyutta idrak ile görevlidir, anlamak ile düşünmek ile.

Ama ikinci misaka iman mevzundaki onu o derslerden dinleyebilirsiniz, ayetlerin karşısında teslimiyet gösterme zorundadır. Hoşuna gitmese de aklına yatmasa bile ters düşse hevasına arzusuna buna rağmen akıl akıl oluşunu vahye teslimiyet ile gösterir.

Maalesef vahyin yolu derken yani kültürden vahye dönüş akla teslimiyetten aklı dini akla teslim etmekten öte aklın dine teslimiyeti mevzu bahistir. Bu ancak idrak edilir. Çocuklarımızı da verilen aklı nasıl kullanabileceklerini biz Kuran ve Sünnetten öğrenerek olması gerektiği gibi, anlaşılmayan şeyleri mecburen bu ifadeyi kullanıyoruz çünkü tefekkür yüzeysel bir düşünce eylemi olduğu gibi, tedebbür derinlemesine, arka planı da ele alarak düşünmedir. Bir şeyi anlamak فهم  kelimesinin karşılığı olarak kullansak veyahut تفقه fakihe dediğimiz zaman daha inceden bir anlayış ile bunu yakalayabilmektir. Onun için kuranın içinde katiyetle taarruz eden, birbirine ters düşen çelişen naslar yoktur. Bu iki kapağı arasındaki vahiy bize böyle teslim edilmiştir. Ama ne gariptir ki insanlar nakledilen Kuranı hassaten önce onu zikredelim bir çok ayetini akla ters görüyor nihayetine akılperestliğini yani aklın kulu olduğunu aklı ilah edindiğini en son noktada anlıyor.

Düşünün bazı fırakı dalle dediğimiz sapık fırkaların Kuranın ayetleri eğer aynen olduğu gibi okunur, böylece inanılırsa insanlar sapıtır yani Mücessime olur, Müşebbihe olur haktan uzaklaşır.

Biz burada cümleyi şöyle kuruyoruz, eğer Kuranı kendi aklına göre anlamaya kalkarsa, Resulü saf dışı ederse veyahut Resulün buradaki görevini kendi aklınca tayin ediyor. Resul sadece bir müvezzi idi. Haberi getiren idi. Bakıyorsunuz şimdi kendilerinin İslam’a müdahaleleri ile Resule tanıdıkları hak arasında dağlar kadar fark var. Bir Resule verilen görev mücerreden vahyi getirmesi değildir. Kendisine de mücerreden bir vahiy verilmemiştir. Çünkü kıyamet suresinde de anlatıldığı gibi;

لَا تُحَرِّكْ بِهِۦ لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِۦٓ إِنَّ عَلَيْنَا جَمْعَهُۥ وَقُرْءَانَهُۥ [2] vahiy geldiğinde Allah Resulü unutmamak için ezberleyebilmek için aceleden tekrarlıyordu gelen ayetleri Allah da diyor ki buna sebep ayetleri acele acele okumana gerek yok çünkü bunu kalbinde toplamak, ezberinde toplamak okunan bir kitap haline getirmek bizim üzerimizedir. فَإِذَا قَرَأْنَٰهُ فَٱتَّبِعْ قُرْءَانَهُۥ biz onu Cibril in lisanı ile okuduğumuzda sen onun okuyuşu takip et. Çünkü sana ezberletecek olan biziz. Sana bu işi kolaylaştıracak da biziz. Onu okunan bir kitap haline getirecek de biziz. Sen sadece onun okuyuşunu takip et.  ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا بَيَانَهُۥ sonra onu açıklamak bize ait diyor.

Görüldüğü gibi Resule sadece ayetler indirilmemiş sonra da;

يَٰٓأَيُّهَا ٱلرَّسُولُ بَلِّغْ مَآ أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ [3] ey Resul sana indirileni tebliğ et derken sadece ayetleri kuranın lafızlarını değil. ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا بَيَانَهُۥ derken onu beyan etmek de, ettirmek de bize aittir. Bu da gösteriyor ki önce Kuranın ayetlerinin lafızlarının inişi var. Sonra da o lafızlarının beyanı hakkında inen şeyler vardır ki biz buna da Kuran ile beraber indirilenin hikmet yani Sünnet olduğuna inanıyoruz.

Kuranda onlarca ayet, zandan uzak, istinbattan (kapalı ve gizli olan bir şey) uzak sarahaten (açık bir biçimde) delalet eden naslar ile ispat edilen şeylerdir bunlar. Onun için inkarın zorluğu yoktur ispatı da yoktur inkarın.

Çünkü inkar şüphe, teşviş, tereddüt ilka eden kelimeler veyahut düşünceden oluşan bir cereyandır. Onun için Kuranın ikinci kısmı ile inen ayetlerin beyanı düşünülürse o zaman Resulün görevi ne? Bunları açıklamaktır. Yani mesajı tebliğ ettiği gibi bir de onu öğretiyor. Çünkü kendisine indirilmemiştir, mücerreden bir indiriş değildir o.

Arkasından diyor ki, Allah sana Kitabı yani hikmeti indirdi.

وَعَلَّمَكَ مَا لَمْ تَكُن تَعْلَمُ [4] bilmediğin şeyleri de öğretti bunlar ile. Daha sonra kendisi için zikredilirken aynı uzantıda, Resul ise;

وَيُعَلِّمُهُمُ ٱلْكِتَٰبَ وَٱلْحِكْمَةَ [5] kitabı ve hikmeti onlara okuyordu. Mücerreden lafzı bırakıp çekip gitmiyordu.


[1] Mülk 2

[2] Kıyamet 16-17

[3] Maide 67

[4] Nisa 113

[5] Bakara 129

Onun için bunlar daha doğrusu akılperestler, aklı ilah edinen bu taife nasıl yaratılışı düşünecek, Allah’ın yüzlerce ayeti düşünün derken o nasları düşünmeye sevk ediyor.

Misakın, sözün, anlaşmanın ikinci kısmını akıl ediyor halbuki biz daha sohbetlerimizin başında fıtrat anlatılırken aklın görevi ikidir diyoruz;

Birincisi idrak, bu düşün, tefekkür et, akıl et dedikleri ayetleri kastediyoruz. Çünkü hemen diyor ki;

قُلِ ٱنظُرُوا۟ مَاذَا فِى ٱلسَّمَٰوَٰتِ [1] bakın, görün gökte ve yerde neler var. Değil mi. Mücerreden bir bakış değil bu. Bizden görmeyi istenen bir bakış. Tabi ki görme duyusu ile dünyaya gelen çocuğumuza baktığı zaman da görmeyi meleke haline getirecek bir eğitim ve terbiye süreci. Allah durmadan bakın, görün diyor. devamlı tekrarladığımız onlar deveye bakmıyorlar mı nasıl yaratılmış? Bu ayetlerin ilk muhatabı Araplardır, Mekkeli müşriklerdir. Onlar devenin yanında doğup, devenin yanında büyümüş, devenin yanında ölmüş kimseler. Devamlı gördükleri bir şeydi. Her insanoğlu semayı yeri göğü her şeyi görüyor. Ve bu sefer bakın göklerde ve yerde neler var.

وَمَا تُغْنِى ٱلْءَايَٰتُ وَٱلنُّذُرُ عَن قَوْمٍ لَّا يُؤْمِنُونَ ondan sonra da fakat inanmayan, inanmak istemeyen bir topluluğa bu deliller ve uyarılar fayda vermez. Hiçbir şey duymuyormuş gibi bir tavır takındığını göreceksin. Cidden duymuyorlar. Veyahut bakın, görün derken,

أَوَلَمْ يَنظُرُوا۟ فِى مَلَكُوتِ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ [2] onlar göklerde ve yerlerdeki melekutun nasıl yaratıldığını görmüyorlar mı?

وَمَا خَلَقَ ٱللَّهُ مِن شَىْءٍ وَأَنْ عَسَىٰٓ أَن يَكُونَ قَدِ ٱقْتَرَبَ أَجَلُهُمْ ۖ فَبِأَىِّ حَدِيثٍۭ بَعْدَهُۥ يُؤْمِنُونَ

Ve sonra da göklerin ve yerin hükümranlığının Allah’ın yarattığı her şey, ne varsa her şeyin ecelinin yaklaşmış olabileceği hususunda düşünmediler mi? Bu devamlı bakıp gördükleriniz baki değiller. Son bulacaktır bu bir gün. Arkasından da;

 أَمْ تَحْسَبُ أَنَّ أَكْثَرَهُمْ يَسْمَعُونَ أَوْ يَعْقِلُونَ ۚ إِنْ هُمْ إِلَّا كَٱلْأَنْعَٰمِ ۖ [3] onların çoğunun gerçekten söz dinleyeceğini yahut düşüneceğini mi sanıyorsun.

Bunu her şekilde kullanabiliriz yani biz anlatmak ile mükellefiz kimin dinleyeceği kulak vereceği bizim işimiz değil. işte bunlar çoğu hayvanlar gibidirler. بَلْ هُمْ أَضَلُّ سَبِيلًا hayvanlardan da daha aşağı derecededirler.

Aynen Araf surenin başında fıtrat üzere gelmeyi anlatırken, yarın kıyamet günü biz bunlardan gafildik, gafili sair mevzuları anlattığımız gibi ele alıyoruz burada. Halbuki ayetin yani 172 den 179’a kadar baktığınızda ta baştaki sarf ettiği bir kelimenin esas anlamını en son veriyor belli bir izahin akabinden sonra.

Göz verildiği halde görmeyen, kulak verildiği halde işitmeyen, kalp verdiği halde akıl etmeyenler için onlar hayvanlar gibidirler hatta daha da aşağıdırlar. İşte asıl gafiller bunlardır diyor.

وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَثِيرًا مِّنَ ٱلْجِنِّ وَٱلْإِنسِ [4] bu ayette andolsun ki biz cinler ve insanlardan bir çoğunu cehennem için yarattık. Burada cehennemden bahsediyor, cinlerden ve insanlardan bahsediyor. Bunlardan bir çoğunu biz cehennem için yarattık diyor. sarih, açık, net bir şekilde gelen bu ayetin bu kısmını kendileri yorumlayarak diyor ki Allah bunlar için, cehennem için yarattıklarımız,

 لَهُمْ قُلُوبٌ لَّا يَفْقَهُونَ بِهَا Kalpleri olduğu halde fıkhetmeyenler,

وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لَّا يُبْصِرُونَ بِهَا Gözleri olduğu halde görmeyenler.

 وَلَهُمْ ءَاذَانٌ لَّا يَسْمَعُونَ بِهَآ ۚ Kulak verdiğimiz halde işitmeyenler.

أُو۟لَٰٓئِكَ كَٱلْأَنْعَٰمِ  Onlar hayvanlar gibidirler. بَلْ هُمْ أَضَلُّ Daha da aşağıdırlar.

أُو۟لَٰٓئِكَ هُمُ ٱلْغَٰفِلُونَ işte gafiller bunlar. Cehennem için yaratılanlar gözleri olduğu halde görmeyen, kulakları olduğu halde işitmeyen, kalpleri olduğu halde akıl etmeyen kimseler kastedilmişlerdir bu gafillerden.

Düşünün kâinatta yaratılmış ne varsa gördüğümüz, etrafımızda rakamla dahi tahdit edemediğimiz bir adet düşünün. Yani belki çoğunluğu ifade etmek için çokluğu milyarlarca varlığın ortasında biz hala bir yaratıcıyı inkar eder konumdaysak. Ruhlar aleminde kabul edip ikrar etmemize rağmen dünyada emirlerini yerine getirebilecek, baktığımızda görecek, işittiğimizde kulak verecek, gördüğümüzde de görebilecek veyahut bunları düşünmek için de kalp vermiştir. Hem tedebbür, hem akıl etmek için teakkul hem de tefakkuh etmek için görünüyor ki biz buna mazeret bulamayacağız. Aynen insanoğlu mesela en basit şeylerde bir takdir duygusunu işleme koyar. Birisinin yağlı boya ile bir ipek bez üzerine yaptığı bir resmi, yapma bir lale toprak bir çömlek içinde onu yapan ressamı takdir ede ede ölüyor. Ağzı bir karış açık vaziyette seyrediyor. Şimdi bu bizim, yerinde kullanmazsak bu takdiri aleyhimizde bir hüccettir yarın yani sen bunu takdir edebilecek bir akla sahipsin, değere sahipsin bunları takdir ediyorsun ama Allah’ın hiç yoktan yarattıklarını takdir etmede kendinde yeteneğin olmadığını söylüyorsun. Bu senin aleyhine bir hüccettir. Ayrıyeten ki çocuklarımızda buna başlıyoruz komşu hanımın verdiği bir şekerde hemen çocuğa teşekkür etmeyi hatırlatıyor anne, teşekkür et teyzene diyor. bize bir şeker değil hayatımızı elinde tutan, binlerce sebebi bize ihsan eden Allah azze ve celle’ye şükretmek aklından geçmiyor, minnet duygusunu biz Allah’ı minnet altına almaya çalışıyor. Yerine göre de bu işler bazen. Allah diyor, siz İslam’a girmek ile Allah’ı minnet altında mı tutmak istiyorsunuz. Halbuki minnet altında kalan bizlerin olması gerekir.

Onun için insanoğlunu yani çocuğa varlığını hissettirme çünkü o var olan değerler korunmaz, istenildiği gibi gelişmesi sağlanmazsa çocuk Allah’ın verdiği o değerleri çok yanlış yerlerde kullanacaktır. Allah tan korkmayı Allah tan gayrından. Takdir etmeyi Allah tan gayrına. Minnet altında olmayı Allah tan gayrına hissedecektir. Onun için bir biz değil bunu düşünürken göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’a kulluk için yaratılmıştır. Biz kainatın yaratılış gayesi derken, insanın kainatın merkezinde olduğunu hatırlatırken insanın da kulluk için yaratıldığını ne garip ki kendinden gayrı yaratılmışlar insana vazifesini, görevini hatırlatan yol işaretleridir.

وَلِلَّهِ يَسْجُدُ مَن فِى ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ [5] göklerde ve yerde bulunanlar

۩وَظِلَٰلُهُم بِٱلْغُدُوِّ وَٱلْءَاصَالِ  gölgeleri ister istemez Allah’a secde ederler. İster istemez.


[1] Yunus 101

[2] Araf 185

[3] Furkan 44

[4] Araf 179

[5] Rad 15

 

وَلِلَّهِ يَسْجُدُ مَن فِى ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا ister istemez onlara sorulmadı. Ama bu onların kulluklarından zerre kadar vazgeçmediklerini de gösterir. İster istemez derken bu. Sahabeden bazısı ister istemez işi insan üzerinde de düşünülür çünkü burada yerde gökte ne varsa ikisinin arasında her şey ona secde ediyor. Ama burada gölgeleri de sabah ve akşam küçülerek büyüyerek ona secde ediyorlar. Bu da gösteriyor ki, bizim dışımızdaki yaratılmışların ibadet çeşitlerinden birisi de secdedir. Eğer biz bu idrakle, bu düşünce ile namazımızı daha önce o mevzuda dediğimiz gibi bizim namaz ibadetimiz tekbirden selama kadar etrafımızdaki mevcudatın her var olanın ibadet eyleminin, kendisine has olan ibadet eyleminin bir bütün halinde toplayıp bize namaz şeklinde emretmiştir. Kâinatın kulluğunu biz sanki toptan eda ediyoruz.

O zaman yerde ve gökte ne varsa yaratılış gayeleri onların da kulluktur. Biraz izah ettiğimizde onların kendi halleri mesela gölge güneş ile beraber bilinen bir şeydir. Yani aydınlık bir yerde güneşin vurup o varlığın tersine yere yansıttığı şeydir. Hem de biz isteseydik gölgeleri hareketsiz kılardık diyor.

Düşünün bir ağacın gölge resmini çekip o gölgeye dikkat çektiğimizde çocuğun o gölgenin secde olduğunu ayetin hadisin bunu velev ki bazı kelimeler ile ister istemez insanda nasıl bunu anlatıyoruz? Birkaç sahabeden gelen nakilde, namazı terk eden birisi o başlıkta bunu dedim bazı ibadetler vardır ki insanoğlu onu terk etti mi yani Allah’a ibadet etmiyorsa, Allah tan başkasına da etmiyorum diyor ya ediyor ama toptan namaz gibi bir şey ile Allah tan gayrına ibadet etmiyor çünkü bu cüz olarak toplanmış ibadet şeklinin bir kısmını secde olarak başkasına takdim ediyor. O zaman isteyerek namaz kılıp secde etmeyen birisinin gölgesi onun iradesi istemeden de olsa o secde ediyor rabbine. Çünkü yarın bütün azalarımız kıyamet gününde şahitlik edecektir. Ama ne garip ki hepsi aleyhimizde. Bir şahidin şahitliği değil bizim üzerimizde hüküm olacak binlerce yaratılmışın şahitliği. Sen bu basit bir kulun yaptığı şeyi takdir ettin, Allah’ın yarattığını takdir edemedin.

Düşünün bunu da bir ders esnasında anlatmış olacağım, adamın birisi nefes darlığında hastaneye gidiyor acile alıyorlar. Tabi rahatladıktan sonra da adam kaç para ödeyeceğim borcum ne diyor, sekiz yüz lira diyor. yani iki saatlik oksijen tüpüne böyle mi aldınız e böyle amca mecburen fiyat. Ya ne kadar ucuzmuş diyor, Allah bir ömür boyu bunu bize veriyor bedava. Aptal tutuyor bu oksijen tüpünü düşünüp tedavi yöntemi olarak kullanan adama rahmet okuyor bu cennete girer diyor şu ışığı bulan ampulü bulan Edison bunun yüzünden cennete girer diyor takdir ediyor ama güneşi veren Allah’a hiç de bu aklına gelmiyor.

Onun için bunların hepsi bizim aleyhimizde yani bu kâinat kitabının ayetleri dediğimiz bölüm yol işaretleri olarak düşünün, birer davetçi olarak düşünün yaratıcıya davet ediyor değil mi? Bizi uyaran kimseler nezir düşünün uyarıyor dikkat et önünde seni bekleyen bu var. Bütün bunları bakın ileride de geleceği gibi koskocaman yer yüzünü nasıl öldürdü, ona nasıl hayat verdi. Size mi tekrar hayat veremeyecek. Burayı anlayamadık diyeceğimiz hiçbir şey yok ama ne garip ki en akıllı gördüğümüz toplumun en akıllı, bilgili olan insanları dahi o sağladıkları akıl okudukları şeyin ihtişamını göstermesine rağmen inkar eden hep onlar. İnkar mevzunda başı çeken onlar. Neden diye anlattığımızda yine fıtrat derslerinde akılları ile kalpleri devrede olmadan konuşuyor. Bunları birbiri ile çakıştırırsan neye benzer biliyor musunuz? Elektrik kablolarını gördünüz mü? Birisi akımın geldiği birisi gittiğidir. Bunun ikisini birbirine tutarsanız ucunu ne yapar? Patlar. Kalp ile akıl birbirine uyumlu bir arada konuşması gerekir katiyetle ters düşmez teslimiyet mevzu bahistir. Teslimiyet göstermesi gereken yerde nasıl ters düşüyor? Bu adamlar işte akıllı dedikleri, Farabi dedikleri adam ibni Sina dedikleri adam felsefenin babası olarak bilinenlerdir. Akıl dine tabi olmaz din akla tabi olur diyor. halbuki aklın yolu birdir sözünün kendileri hayatlarından uyguladıkları örneklere dahi kıyaslasalar ne kadar akıl varsa o kadar yol var. Bu insanlar uçları birbirine değmiş iki kablo gibidir devamlı atıyor.

Tenkite müsaade ediyor ya tenkit senden farklı düşündüğü için demi. Kendilerinin dahi kullandıklarını kendilerinin kullandıklarını başkalarına kullandırmak istemiyorlar. Şuan mesela ak partinin tarifinde demokrasi farklı bir tarifte bunlar farklı kullanıyor. Tarifte onlar da aynı şeyi diyor bunlar da aynı şeyi ama kullanımı başka. Çünkü sorgulanır. Beşer düşüncesi, fikri sorgulanır. Daha önce de dediğimiz gibi Kuranda katiyetle birbirine ters düşen nas yoktur. Ne zaman birbirine ters düşerdi Allah tan gayrından olsaydı beşer sözü olsaydı. O zaman beşerin olduğu yerde devamlı çelişki vardır. Eğer aklı dine tabi kılmazsan din akla tabi kılınırsa yaratıcıyı da inkar edersin.

Bu günkü sohbetimiz de bu kadar.