<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Muhtelif -</title>
	<atom:link href="https://www.ilmedavetdernegi.org/makaleler/muhtelif/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilmedavetdernegi.org/makaleler/muhtelif/</link>
	<description>İyilik Ve Takva Üzere Yardımlaşın (Maide 2)</description>
	<lastBuildDate>Thu, 16 Feb 2023 08:05:47 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	

<image>
	<url>https://i0.wp.com/www.ilmedavetdernegi.org/wp-content/uploads/2015/02/cropped-51672204_2230637893625247_7710222773204811776_n-e1624197862879.jpg?fit=32%2C25&#038;ssl=1</url>
	<title>Muhtelif -</title>
	<link>https://www.ilmedavetdernegi.org/makaleler/muhtelif/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
<site xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">117739964</site>	<item>
		<title>Bir Mezhebe Bağlanmak Zorunda&#8217; mıyız?</title>
		<link>https://www.ilmedavetdernegi.org/makaleler/bir-mezhebe-baglanmak-zorunda-miyiz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 21 Feb 2022 09:40:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[MAKALELER]]></category>
		<category><![CDATA[Muhtelif]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilmedavetdernegi.org/?p=5143</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160;Suriye’den bir kız kardeşimiz mektubunda şöyle soruyor: &#8220;Muayyen bir mezhebe bağlanmam vacip midir? Mezhebi ben mi seçmeliyim yoksa Hanbelî olan babam veya Hanefî olan annemin mezhebini mi seçmeliyim? Bu iki yoldan hangisini izlemeliyim? &#160;Cevap: Kadının da erkeğin de mezhep edinmesi vacip değildir. Kişiye ne Hanbeli ne Maliki ne Şafii ne Hanefi ne de Zahiri olması...</p>
<p><a href="https://www.ilmedavetdernegi.org/makaleler/bir-mezhebe-baglanmak-zorunda-miyiz/">Bir Mezhebe Bağlanmak Zorunda&#8217; mıyız?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.ilmedavetdernegi.org"></a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<span id="more-5143"></span>



<p>&nbsp;Suriye’den bir kız kardeşimiz mektubunda şöyle soruyor: &#8220;Muayyen bir mezhebe bağlanmam vacip midir? Mezhebi ben mi seçmeliyim yoksa Hanbelî olan babam veya Hanefî olan annemin mezhebini mi seçmeliyim? Bu iki yoldan hangisini izlemeliyim?</p>



<p>&nbsp;Cevap: Kadının da erkeğin de mezhep edinmesi vacip değildir. Kişiye ne Hanbeli ne Maliki ne Şafii ne Hanefi ne de Zahiri olması vacip değildir. Mezhep edinmek ne kadına ne erkeğe vacip değildir. Hepimizin üzerine düşen; hakkı bulmaya çalışmak, şer’i delilleri incelemektir.</p>



<p>&nbsp;Eğer halktan birisi olduğu için bunu bilemiyorsa, beldesindeki tanınmış ilim ehli kimselere sorar. Salah ve istikamet ile tanınan; şerden uzaklığı ile bilinen ilim ehlini seçip dini meselelerini onlara sorar. Çünkü Allah Teala şöyle buyuruyor: ‘’Eğer (bir konuyu) bilmiyorsanız zikir(ilim) ehline sorun!’’(Nahl, 43) Buna binaen cahil kimse, ilim ehline sormalıdır. İlim ehli de sorduğu meseleyi ona açıkladığında, o da bunun ile amel eder. Daha fazla istifade etmek için de soru sorduğu alime, Allah’ın sözünden ve Resulü sallallahu aleyhi vesellem’in sözünden delilini de sorması güzeldir.</p>



<p> Eğer bu kişi halk tabakasından değil de ilim talebesi olan biri ise delilleri inceler. Namaz, zekât, oruç, muamelat, hayız, nifas ahkamı ve bunun dışındaki meseleleri alimlerin kitaplarından etraflıca inceler; kitapları mütalaa edip delillere nazar eder. Delil üzere olduğuna kanaat getirdiği görüşe sarılıp onu alır. İşte erkek ve kadın, bütün Müslümanlar üzerine vacip olan budur.</p>



<p>Bin Baz (Rhm).</p>
<p><a href="https://www.ilmedavetdernegi.org/makaleler/bir-mezhebe-baglanmak-zorunda-miyiz/">Bir Mezhebe Bağlanmak Zorunda&#8217; mıyız?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.ilmedavetdernegi.org"></a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">5143</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Nefis Eğitimi &#8211; Şeyh Abdulmuhsin el-Kâsım &#8211; 29.04.1422 hicri</title>
		<link>https://www.ilmedavetdernegi.org/makaleler/nefis-egitimi-seyh-abdulmuhsin-el-kasim-29-04-1422-hicri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Jun 2016 14:39:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[MAKALELER]]></category>
		<category><![CDATA[Muhtelif]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilmedavetdernegi.org/?p=1581</guid>

					<description><![CDATA[<p>Rahman ve Rahim olan Allah&#8217;ın adıyla&#160; Muhakkak ki hamd Allah&#8217;adır. O&#8217;na hamdeder, O&#8217;ndan yardım ve bağışlanma dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve kötü amellerimizden Allah&#8217;a sığınırız. Allah kimi hidayete erdirirse onu saptıracak yoktur. Kimi de saptırırsa ona hidayet verecek yoktur. Şehadet ederim ki, Allah&#8217;tan başka ilah yoktur; O tektir ve ortağı yoktur. Ve şehadet ederim ki Muhammed...</p>
<p><a href="https://www.ilmedavetdernegi.org/makaleler/nefis-egitimi-seyh-abdulmuhsin-el-kasim-29-04-1422-hicri/">Nefis Eğitimi &#8211; Şeyh Abdulmuhsin el-Kâsım &#8211; 29.04.1422 hicri</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.ilmedavetdernegi.org"></a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span id="more-1581"></span></p>
<p><strong>Rahman ve Rahim olan Allah&#8217;ın adıyla&nbsp;</strong></p>
<p>Muhakkak ki hamd Allah&#8217;adır. O&#8217;na hamdeder, O&#8217;ndan yardım ve bağışlanma dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve kötü amellerimizden Allah&#8217;a sığınırız. Allah kimi hidayete erdirirse onu saptıracak yoktur. Kimi de saptırırsa ona hidayet verecek yoktur. Şehadet ederim ki, Allah&#8217;tan başka ilah yoktur; O tektir ve ortağı yoktur. Ve şehadet ederim ki Muhammed O&#8217;nun kulu ve rasulüdür. Allah O&#8217;na, ailesine ve ashabına salât ve çokça selam eylesin.</p>
<p>Bundan sonra&#8230; Allah&#8217;dan hakkıyla korkun ey Allah&#8217;ın kulları! Çünkü takva işleri kolaylaştırır; her tür kötülüğü ve tehlikeli şeyi defeder.</p>
<p>Ey müslümanlar!</p>
<p>Allah bizim için dini kemale erdirmiş ve üzerimize olan nimetini tamamlamıştır. Ve bizlere din olarak İslam&#8217;ı seçmiştir. İslam&#8217;ın temellerini sağlam bir şekilde belirlemiş ve kurallarını korunmuş olarak koymuştur. Kulların faydasına olan şeyleri toplamıştır. İyilikleri emreder ve kötülüklerden sakındırır. Kişinin yücelmesi ancak din ve ahlak ile olur. Nefislerin tezkiyesi kalplerin inşasına yardım eder ve övgüye layık işler yapmaya yöneltir. Ahlakın bir sınırı vardır. Ne zaman o sınır aşılırsa düşmanlık olur. Ne zaman da ondan geri kalınırsa aşağılık ve eksiklik olur. Geçen günler için nefsini hesaba çek. Bil ki giden geri gelmeyecektir. Kötülüğü emreden nefsin tabiatından biri de geçmişle alakalı özürler ileri sürmesi ve geleceğe bağlı emellerinin bulunmasıdır.</p>
<p>Akıl sahiplerinin en üstünü nefsini en sıkı elinde tutandır. Varlığın şerefini bilen varolanın en üstününü elde etmeye çalışır. Ömür bir mevsimdir. Uyanık kimse en iyisini ister. Ancak doğru yolda olmakla dünyadan lezzet alınır. Mutlu kişi afiyeti elde edebilmiş kişidir. Cennetteki makamların artması faziletli amellerin artmasına bağlıdır. Kulun meşgul olacağı en faziletli şey şeriat ilmidir. Ondan sonrakiler onun peşinden gelir. İlim olmazsa sapıklık olur. Ömür değerlidir ve ilimler çoktur. En uygunu en önemli olanını daha az önemli olana takdim etmektir. Din ve dünya iyiliği aranan bir ilmi talep etmeye çalışmak dünya metâı talep etmeye çalışmaktan daha iyidir. Hayatın meyvesi ilim ve amelden başka bir şey değildir.</p>
<p>Selametin devam etmesini isteyen Allah&#8217;ı gözetsin. Takvasına zarar verecek bir şeyde nefsini serbest bırakan hiç bir kul yok ki -anında ya da daha sonra- cezasını bulmasın. Aldanmanın bir çeşidi de; kötülük yapıp sonra ihsan ile karşılaşınca bağışlandığını zannetmektir. Günahkar kimse bedeninin ve malının selametini görerek üzerine bir ceza olmadığını zannedebilir ve cezaya çarptırılanlardan gafil olduğunu bilmez. Günahtan sonra işlenen günah, günahın cezasıdır. Cezalar bazen ansızın çıkagelir. Bazen de hoşgörü onları geciktirir. Günahların çirkin etkileri vardır. Bunlar biraraya gelirse eziyet verir. Günahlardan uzak durup ibadet etmekten daha faydalı bir şey yoktur. Küçümsenen bir kötülük bir ülkeyi yakabilir. Yusuf aleyhisselam&#8217;ın kardeşlerinin O&#8217;na &#8220;Bize bağışta bulun&#8221; dedikleri anda düştükleri durumu düşünen hataların kötü sonucunu anlar. Şehvetlere yönelen ve sonra kalbin salâhını isteyen imkansız bir şey istemiştir.</p>
<p>Fitneye yolaçan faktörlerden uzak dur. Çünkü onlara yaklaşmak, uğrayanın çok az kurtulduğu başlıbaşına bir musibettir. Korunmuş bir bölgenin etrafında dolaşanın oraya düşmesi muhtemeldir. Hevasına karşı koyan için dünya nimetleri olgun olur. Durumu daralsa da sabır onu genişletir ve rıza onu iyileştirir. Nefsi teşvik edersen arzu duyar. Onu emir ve yasak bağıyla bağla. Mutsuzluğun bir çeşidi de dünya lezzetlerinin en son noktasını istemendir. Oysa dünyada lezzet yoktur; ancak acı verici şeylerden uzak kalma vardır. Kardeşlerle birlikte olmak az da olsa hayatta elde edilen güzel bir kazanımdır, ibadete yardım eder.</p>
<p>İyilikten kaynaklanan salih ameller ancak yaradılışı ona uygun olanlarla yaşar. Sadece; görüşlerinde fazilet sahibi, sevgisinde samimi, gizli şeyleri emanet edebileceğin ve kardeşliğinde vefalı olan kimselerle yakınlık kur. Çünkü insan tabiatı çok çabuk etkilenir. Kendine, Rabbinden ihtiyacını isteyeceğin bir vakit ayır. Nefsini hesaba çekeceğin bir vakit ayır. Dilinden kötü bir söz ve kalbinden bir öfke zuhur etmesinden korkarak âzâlarını takip et. Zaptedilmeye en çok ihtiyacı olan şey dil ve gözdür. Harama bakmak saadeti bozar ve dostluğu azaltır, yaşantıyı kirletir. Hakkı bırakıp insanlarla arasını düzeltmeye çalışan istediğini elde edemez. Kendisini öven, sonuçta kötüler.</p>
<p>Dünya şehvetleri helak edici tuzaklardır. Nefisle mücadelede kararlılıktan ve nefsi sımsıkı tutmaktan daha iyi bir yol yoktur. Dünya yarış yeridir. Orada kazanan din olmalıdır.Binitinin yularını tabiatına ve hevasına terkeden telef olur. Dünyada yaşanan hayret verici cezalardan biri de Yusuf aleyhisselam&#8217;ın kardeşlerinin Yusuf aleyhisselam&#8217;a yaptıklarıdır. O&#8217;nu az bir paraya satarlar ve sonuçta O&#8217;na ellerini uzatarak &#8220;Bize bağışta bulun&#8221; derler.</p>
<p>Gençliğe ve sıhhate aldanma! Çünkü ölenlerin azı ihtiyarlardan ve çoğu gençlerdendir. Bu nedenle yaşı oldukça ilerleyen pek azdır. Kalbini ıslah edenden fazilet kokusu yayılır. İyiliğinin izinden kalpler onu takip eder. İhlasa bak; çünkü ihlas olmadan bir şey fayda vermez. Günah karşılığı izzetini satma. Hevânı terketmede gösterdiğin çaba ölçüsünce muhabbetin kuvvetlenir. Elde edilmesi mümkün olan hiçbir fazileti bırakmadan elde et. Oturanlar ancak hedeflerinin düşüklüğü nedeniyle oturur. Sen, vakitlerin çalındığı bir meydandasın. Tembellik yapma! Kaçan fırsatlar ancak tembellik nedeniyle kaçmıştır. İstediğini elde edenler ancak ciddiyet ve kararlılıkla bunu elde etmiştir. Kendini beğenmişliği bırak ve kibirlenmeyi terket. İmam Ahmed şöyle der: &#8220;Nefsini büyük görenden hiçbir şey dinlememek gerekir.&#8221; Sebeplere takılır kalırsan sebeplerin etkisi silinir. Allah azze ve celle şöyle buyurur: <strong>(Ve Huneyn gününde hani çokluğunuz sizi böbürlendirmişti de bunun size hiçbir faydası olmamıştı.)</strong>(9/et-Tevbe/25) Yakup aleyhisselam&#8217;ın halini ve Yusuf aleyhisselam hakkındaki korkusunu düşün. &#8220;O&#8217;nu kurt yemesinden korkuyorum&#8221; dedi, kendisine &#8220;O&#8217;nu kurt yedi&#8221; dediler.</p>
<p>Allah, herşeyin kaderini bir vakte bağlamıştır. En sonuna kadar yollarını hazırlamıştır. Azimle çalışan bir kimsenin dünya işlerinden ve süslerinden elde edemediğini gevşek davranan bir kimse elde edebilir. Güçlü bir kimsenin hata ettiği bir şeyde aciz bir kimse isabet edebilir. Sebepler, mutlaka yürünmesi gereken bir yoldur ama insan sebeplere tamamen meylederse cezalandırılabilir. Süleyman aleyhisselam&#8217;ın cezasını düşün. &#8220;Bu gece yüz kadınla teker teker birlikte olacağım ve her biri bir çocuk doğuracak&#8221; der ve &#8220;İnşaallah/Allah dilerse&#8221; demez. Yüz kadından sadece biri hamile kalır ve o da yarım çocuk doğurur. Sebepleri yaratanı bilip O&#8217;na sarılana ne mutlu!. Çünkü bu, en yüce hedeftir.</p>
<p>Korkuyu ve ümidi yerinde kullan. Sakınmanı, korkulan şeyin dışında bir yere; ümidini de elde edilemeyecek bir şeye koyma! Sevdiğin bir şeye özlemin artarsa ümit kanatlarını ser. Allah Teâlâ cömerttir. Çokça dua etmek ne güzel bir dayanaktır. İmtihanın bir türü de mü&#8217;minin dua edip duasına icabet edilmemesidir. Tekrar tekrar dua eder, zaman uzadıkça uzar ama duanın kabul edildiğine dair bir eser görülmez. Bu, sabır gerektiren bir imtihandır. Duaya icabetin gecikmesinin nefiste bıraktığı etki tedaviye muhtaç bir hastalıktır. Duaya icabetin gecikmesinde bir fayda, acele edilmesinde bir zarar olabilir. Bu, belaların uzaklaştırılmasında karşılaşılan nimetlerden biridir. Duanın kabul edilmemesi bir musibet de olabilir. Belki de yediğinde bir şüphe vardır. Dua anında kalbinde gaflet vardır. Tevbende samimi olmadığın bir günah dolayısıyla ihtiyacın engellenerek cezalandırılıyor olabilirsin. Herhangi bir durumda sıkıntıyla karşılaşırsan şükretmediğin bir nimeti ya da yaptığın bir hatayı hatırla! Nimetlerin kaçmasından ve cezanın ansızın gelmesinden sakın!</p>
<p>Ölümün kendisini amelden alıkoyacağını bilen; hayatında, ecrini öldükten sonra da devam ettirecek ameller işler. Kendisinden sonra Allah&#8217;ı zikredecek bir nesil bırakmaya çalışır. Arkasında eser bırakan kimse ölmemiştir.</p>
<p>Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah&#8217;a sığınırım: <strong>(Kim salih amel işlerse lehine, kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir. Rabbin, kullarına asla zulmedici değildir.)</strong>(41/Fussilet/46)</p>
<p>Allah beni ve sizleri Kur&#8217;an ile mübarek eylesin&#8230;</p>
<p>İhsanı için Allah&#8217;a hamdolsun. Başarılı kılması ve nimetlendirmesi nedeniyle O&#8217;na şükürler olsun. Allah&#8217;dan başka ilah olmadığına şehadet ederim. O, tektir ve ortağı yoktur. Şânı yücedir. Şehadet ederim ki; nebimiz Muhammed O&#8217;nun kulu ve rasulüdür. Allah; O&#8217;na, ailesine ve ashabına salât eylesin.</p>
<p>Bundan sonra ey müslümanlar!.. Kemâl değerli bir şeydir. Kemâle eren az bulunur. Rahatlık; ibadet etmek ve fazilet kazanmak için nefsin zaptedilmesidir. Bunun ilerisine geçilirse gevşeklik ve tembellik olur. Eksik yapılırsa da zararlı olur. Akıllı kimse gece-gündüz devamlı ve kalplere etki edecek, hırslarını frenleyecek bir şekilde ölümü hatırlamalıdır. Çünkü ölümü çokça hatırlamak, kötülüklerden korur. Allah&#8217;ın izniyle kaygılardan emin kılar.</p>
<p>Başkasının ölümü sana kendi ölümünü gösterir. Mükellefiyetler arasında kadere sabretmekten daha zor bir şey yoktur. Ona rıza göstermekten daha üstün bir şey de yoktur. Dünyalık şeylerden elde edemediğine üzülme. Elde edip de sonradan arkası kesilen şeyleri hiç elde etmemiş gibi düşün. Talep edip ulaşamadığını hiç talep edilmemiş say. Dünya denizini iyice düşünen, dalgalarla nasıl karşılaşacağını ve zamanın direncine nasıl sabredeceğini bilen belâ ile karşılaşmaktan korkmaz ve rahatlığa da sevinmez.</p>
<p>İnsanların en gafili altmışını geçip yetmişine yaklaşmış olandır. Çünkü ikisi arasında ecel meydanı vardır. Bu meydana giren karşılaşmaya hazır olmalıdır. Yaşadığın her gün bir ganimettir. Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur: <strong>&#8220;Mü&#8217;mine ömrü ancak hayır kazandırır.&#8221;</strong> Bu hadisi, Müslim rivayet eder.</p>
<p>Dünya dönem dönemdir. Dünyadan nasibin, sen zayıf olsan da sana gelir. Sana isabet edecek olanı kuvvetli olsan da uzaklaştıramazsın. Akıldan ve dinden daha değerli birşey yoktur.</p>
<p>Sonra bilin ki, Allah sizlere Peygamberi&#8217;ne salât ve selam getirmenizi emreder&#8230;</p></p>
<p><a href="https://www.ilmedavetdernegi.org/makaleler/nefis-egitimi-seyh-abdulmuhsin-el-kasim-29-04-1422-hicri/">Nefis Eğitimi &#8211; Şeyh Abdulmuhsin el-Kâsım &#8211; 29.04.1422 hicri</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.ilmedavetdernegi.org"></a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">1581</post-id>	</item>
		<item>
		<title>İyimserliğin İnsan hayatındaki rolü (optimizm)</title>
		<link>https://www.ilmedavetdernegi.org/makaleler/iyimserligin-insan-hayatindaki-rolu-optimizm/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Jun 2016 14:09:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[MAKALELER]]></category>
		<category><![CDATA[Muhtelif]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilmedavetdernegi.org/?p=1573</guid>

					<description><![CDATA[<p>İyimserliğin İnsan Hayatındaki Önemi Bu günkü sohbetimizin mevzusu ‘’iyimserliğin insan hayatındaki önemi’’ dir. Tefeül, iyimserlik, hayrın, iyi şeylerin vukuunu düşünme, zihnini iyi şeyler ile meşgul etmedir. İyimserlik kelimesi, Türkçede çok basit meselelere bağlı olarak zikredilen bir kelimedir. Bazı toplumlarda iyimserlik kendi düşünceleri istikametinde bu kelime ile bağlantılı zannettikleri bazı şeylerin adı olarak zikredilir. Ama biz...</p>
<p><a href="https://www.ilmedavetdernegi.org/makaleler/iyimserligin-insan-hayatindaki-rolu-optimizm/">İyimserliğin İnsan hayatındaki rolü (optimizm)</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.ilmedavetdernegi.org"></a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span id="more-1573"></span></p>
<h2 style="text-align: center;"><strong>İyimserliğin İnsan Hayatındaki Önemi</strong></h2>
<p><img data-recalc-dims="1" fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-10048" src="https://i0.wp.com/www.ilmedavetdernegi.org/wp-content/uploads/2016/06/iyimserligin-insan-hayatindaki-onemi.jpg?resize=360%2C239&#038;ssl=1" alt="iyimserliğin insan hayatındaki önemi" width="360" height="239" srcset="https://i0.wp.com/www.ilmedavetdernegi.org/wp-content/uploads/2016/06/iyimserligin-insan-hayatindaki-onemi.jpg?w=360&amp;ssl=1 360w, https://i0.wp.com/www.ilmedavetdernegi.org/wp-content/uploads/2016/06/iyimserligin-insan-hayatindaki-onemi.jpg?resize=300%2C199&amp;ssl=1 300w" sizes="(max-width: 360px) 100vw, 360px" />Bu günkü sohbetimizin mevzusu ‘<strong>’iyimserliğin insan hayatındaki önemi</strong>’’ dir. <strong>Tefeül, iyimserlik, hayrın, iyi şeylerin vukuunu düşünme, zihnini iyi şeyler ile meşgul etmedir.</strong></p>
<p><strong>İyimserlik</strong> kelimesi, Türkçede çok basit meselelere bağlı olarak zikredilen bir kelimedir. Bazı toplumlarda iyimserlik kendi düşünceleri istikametinde bu kelime ile bağlantılı zannettikleri bazı şeylerin adı olarak zikredilir. Ama biz burada <strong>iyimserlik</strong> kelimesini Arapça تفاءل&nbsp; ‘’<strong>tefeül</strong>’’ kelimesinin karşılığı olarak zikrederiz.</p>
<p>Toplumlarda iyimserliği ekseriyetle din ile alakası olmayan kimselerin ağzından duyarız. ‘’ iyi düşünün ki iyi şeyler olsun, çünkü iyi düşünme pozitif enerjiyi kazandırır’’ derler.</p>
<p>Hâlbuki bu bizim malımızdır. Yani İslam’ın malıdır.&nbsp; Eğer bunu hakkı ile anlamayıp mesela sevgide olduğu,&nbsp; sevgi İslam’da karşılığı olan bir değerdir. Ve bunu biz olması gerektiği gibi kullanmazsak bunu bize karşı kullanırlar. Hümanizm gibi veya yaratılanı yaratandan ötürü sevme gibi. Tefeülde, iyimserlikte böyledir. Biz bunu olması gerektiği gibi kullanmazsak bunu bize karşı kullanırlar. Ölümü düşünmeyin, hayatın tadını çıkarın vs. gibi.</p>
<p>Bizim ile ne kadar alakası olduğunu da az sonra zikredilecek naslarda göreceğiz.</p>
<p><strong>Et-tefeül</strong>: <strong>hayrın, iyi şeylerin vukuunu düşünme, zihni iyi şeyler ile meşgul etmedir.</strong> Bunun ismi faili ise ‘’mutefeilun’’, zihni iyi şeylerin vukuu ile meşgul eden kimse demektir.</p>
<p>İyi şeylerin vukuunu temenni etmesi, iyi şeylerin olacağını düşünmesi o kişiye bu niteliği kazandırır.</p>
<p>Tefeülün, <strong>iyimserliğin zıttı ise et-teşe’um dediğimiz kelimedir.</strong> Bu da Türkçede doğrudan doğruya karşılığı karamsarlıktır. Şerri, kötü şeylerin vukuunu düşünme, zihnini kötü şeyler ile meşgul etmendir. Bunun ismi faili ise el-muteşimun dur yani zihnini kötü şeyler ile meşgul eden karamsar dediğimiz kimselerdir.</p>
<p>Görüldüğü gibi <strong>iyimserlik ile teşeumu karamsarlık bir birinin zıddıdır.</strong></p>
<p>Allah Rasulu (s.a.v) mutefeillerin efendisidir. Yani imamıdır. <span style="text-decoration: underline;">Ümmetini de her halükarda tefeüle yani iyi düşünmeye, iyi şeylerin vukuunu tasavvur etmeye teşvik etmiştir. Teşe’umden, karamsarlıktan yani kötümserlikten sakındırmıştır</span>. Bir mürebbi yani muallim, terbiye edici üslubuyla, ashabını da, etrafındaki insanları da bu yönde uygulama ile terbiye etmiştir. Yani bunu uygulatarak yapmıştır. Kattiyetle bir nazari görüş tipinde telkin edip bırakmamıştır onları. Allah Rasulu a.s.v yaşadığı hayatın lazımları içinde, yani herkesin yaşamış olduğu hayatın, kendisine has lazımları vardır. Bu lazımları içinde bunu sergilemiştir. Yani nerede nasıl iyimser olunur şeklinde değil, her halükarda insanın <strong>iyimser olması</strong> gerektiğidir.</p>
<p>Yani insan olarak insandan sudur eden ne var ise düşünce olarak, söz olarak, kasıt olarak, fiil olarak sudur eden ne varsa bunların hepsi <strong>iyimserliğe dönük olmalıdır.</strong> Kattiyetle karamsarlığa dönük küçücük bir delik yani ışık sızacak delik dahi bırakmamıştır. Ashabı bütün bunlara şahitlik etmişlerdir.</p>
<p>Tefeüle teşvikte, yani iyimserliğe teşvikte, teşe’ume, karamsarlığa sırt dönme de her türlü örneği sakınmadan, ihmal etmeden göstermiştir. Yani hepsi için birer örnek sergilenmiştir.</p>
<p>Allah <strong>Rasulu</strong> a.s.v ’in siretini ve hadislerini bilen muhaddislerde bunları hıfz ederek, ezberleyerek veyahut yazarak muhafaza edip bize ulaştırmışlarıdır.</p>
<p>Bu toplumda bu kelime, kültürlü dediğimiz tabaka nezdinde optimizm olarak geçer. <strong>İyimser birisine optimist derler</strong>, <strong>kötümser birisin de pesimist adını verirler.</strong></p>
<p>Ekseriyetle bu psikologların dilinde çokça kullandığı şeylerdir. İleride göreceksiniz, iyimserliğin yani tefeülün <strong>insan hayatındaki önemini</strong> vurgularken, zamanımızın psikolojik birçok hastalık ve rahatsızlıkların temelinde kötümser olmak yatıyor. Ve bütün o rahatsızlıkların tek tedavisi olarak karşısında tek ilaç ise <strong>iyimser olmaktır</strong>.</p>
<p>Bazı örnekleri şöyle sıralaya biliriz Müslim&#8217;de geçen bir rivayette, Ebu hureyre’den</p>
<p style="text-align: right;">لَا طِيَرَةَ وَخَيْرُهَا الْفَأْلُ» قِيلَ: يَا رَسُولَ اللهِ وَمَا الْفَأْلُ؟ قَالَ: «الْكَلِمَةُ الصَّالِحَةُ يَسْمَعُهَا أَحَدُكُمْ</p>
<p>Uğursuzluk veya uğurluluk yoktur. Yani sadece bir uğursuzluk yoktur diyemeyiz, aynı şekilde uğurluluk da yoktur. Herhangi bir şeye uğur nispet etmek veya uğursuzluk nispet etmek yoktur. Bunun en güzeli, en hayırlısı iyi şeyin olmasını düşünmek, temenni etmektir. Birisi dedi ki: Fe’l ne demek? <strong>Yani iyimserlik ne demek</strong>? <strong>Allah Resulü de diyor ki:</strong> <strong>sizden birinizin işitmiş olduğu salih bir sözdür.</strong></p>
<p>İster canlı olsun ister cansız, her ne için zikretmiş olursak olalım, sizden birinizin işitmiş olduğu güzel bir sözdür yani hayırlı bir sözdür. İnsanlara iyimserliği düşündüren bir söz, insanı kötümserlikten alı koyan bir söz veyahut zihnini meşgul edecek bir söz, hangi ifade ile bunu genişletmeye çalışırsanız çalışın delalet etmiş olduğu mana budur.</p>
<p>Az önce zikrettiğimiz hadisin akabinde,&nbsp; Enes r.a Allah Resulünden şöyle bir rivayet zikreder</p>
<p style="text-align: right;">لا عدوى و لا طيرة و يعجبني الفأل الصالح ، الكلمة الحسنة</p>
<p>Allah Rasulu buyuruyor ki; bulaşıcılık diye bir şey yoktur. Uğurluluk veya uğursuzluk diye bir şey yoktur. Güzel bir söz, temiz bir söz hoşuma gidendir. Yani iyimser olarak zikredilen güzel bir söz ve temiz bir söz dür diyor. (şeyh elbani sahihliyor)&nbsp; (müslim)</p>
<p>Ebu hureyre’den gelen başka bir rivayette; hemen hemen aynı şeyleri zikrederek nihayetinde bulaşıcılık diye bir şey yoktur. Uğurlu veya uğursuzluk diye bir şey yoktur. Bizim toplumumuz da cumartesi günü yola çıkmak uğursuzluktur derler veya bugün yola çıkmak uğur getirmez derler. Bugün şu işi yapmak uğur getirir. Dedikleri gibi. Yani ne uğurlu olarak bir şey düşünmek nede uğursuz olarak bir şey düşünmek yoktur. <strong>Ben salih bir iyimserliği severim ondan hoşlanırım diyor.</strong></p>
<p>Yine tek bir ziyadeliğine binaen لاَ عَدْوَى وَلاَ طِيَرَةَ، وَلاَ هَامَةَ</p>
<p>‘’bulaşıcılık yoktur’’ ,&nbsp;&nbsp; &nbsp;هامburada yüzde yüz diyemez sekte bazı kesilmiş hayvanları kuru kafalarını bir yere asarak nazarın güya isabet edecek kötülüğün kendilerine isabetini önleye bileceğini düşünmektir. Ve buda yoktur diyor Allah Rasulu. Yani bir şey uğur getirmediği gibi uğursuzlukta getirmez. Ve bir şey belayı da def etmez. Salih bir iyimserlik benim hoşuma gidendir diyor. &nbsp;(buhari)</p>
<p>Biraz daha açan bir ifade de, (Ebu Davud ta geçiyor, El bani sahihliyor)</p>
<p style="text-align: right;">رسول الله صلى الله عليه وسلم سمع كلمة فأعجبته فقال أخذنا فألك من فيك</p>
<p>Hadisler deki ziya deliklere dikkatinizi çekmek istiyorum, bir gün Allah Rasulu a.s.v hoşuna giden bir söz işitti. Dikkat ederseniz hoşuna giden bir söz, hoş şeyler hatırlatan bir söz, <strong>iyimser</strong> düşündüren bir söz. İlla bunu belli bir nokta da merkezîleştirmemek gerekir. <span style="text-decoration: underline;">Hoşa giden bir sözdür.</span> Tabi bunun ile haşa şerran yasak olan şeyleri bunun muhteviyatında düşünmek gerekmez. Öyle insanlar vardır ki fuhuş sözlerden hoşlanır. Buna hoş sözdür demeyiz. Onun adı fuhuş bir sözdür, ama birilerinin hoşuna giden bir söz değil, hoş olan, salih olan bir söz işitti. Ve o sözü söyleyene dedi ki: biz senin iyimserliğini ağzından aldık. Bu söz bize yeter anlamında. Bu söylenilen söz bizim her şeyimize yeter. Başka bir şey düşünmek gerekmez.</p>
<p>Buhari’de geçen Başka bir rivayette,</p>
<p style="text-align: right;">قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «أُمِرْتُ بِقَرْيَةٍ تَأْكُلُ القُرَى، يَقُولُونَ يَثْرِبُ، وَهِيَ المَدِينَةُ، تَنْفِي النَّاسَ كَمَا يَنْفِي الكِيرُ خَبَثَ الحَدِيدِ»</p>
</p>
<p>Allah Rasulu a.s.v Medine hakkında şöyle diyor, ben bir köye hicret etmek ile emir olundum. O sair bütün köylere, şehirlere galip gelir. Onun adı Yesrib’tir. O Medine’dir aslında. Öyle bir şehir ki aynen körüğün ısıtılan demirdeki pasları nasıl gideriyorsa kendindeki kötülükleri, kötüleri öylece def eder. Yani uzaklaştırır diyor.</p>
<p>Bunun içindir ki Müslim’de geçen rivayette Allah Rasulu a.s.v devamlı hayırla müjdeler, hatta insanların لو &nbsp;‘’Eğer, keşke’’ demelerinin bile önüne geçer.</p>
<p style="text-align: right;">وَإِنْ أَصَابَكَ شَيْءٌ، فَلَا تَقُلْ لَوْ أَنِّي فَعَلْتُ كَانَ كَذَا وَكَذَا، وَلَكِنْ قُلْ قَدَرُ اللهِ وَمَا شَاءَ فَعَلَ، فَإِنَّ لَوْ تَفْتَحُ عَمَلَ الشَّيْطَانِ</p>
<p>Yani şöyle olsa idi, böyle olsa idi, olmasa idi der gibi. ‘Eğer’ veya ‘’keşke’’ şeytanın çalışması için ona kapı açar.. Zira teşe’um dediğimiz <strong>kötümserlik şeytanın en geniş kapısıdır.</strong> İnsana gire bildiği, insanın kulağına fısıldayacağı en kötü kelimelere kapı açan, yol veren, imkân sağlayan bir kapıdır. Ve böylelikle telkinini yapmaya başlar.</p>
<p>Bunun içindir ki bu denli olayların görünen şekli ile hoşuna gitsin, gitmesin önemli değil ekseriyetle hoşa gitmeyenler kast edilerek ‘’keşke, eğer ‘’ kelimesini söylemeden önce yani bunların yerine ‘’ قدر الله وما شاء فعل’’&nbsp; bu Allah’ın takdiridir ve istediği gibi yaptı. Dememiz gerekir.</p>
<p>Hemen olayların görünen şeklinin tesirinde kalarak hareket etme yerine onun görünen manzarası hoşumuza gitse de, gitmese de ‘’eğer’’ kelimesi çıkmadan ‘’bu Allah’ın takdiridir ve istediği gibi yaptı’’ demek gerekir.</p>
<p>‘’لو’’ yani ‘’eğer’’ kelimesi denildiği andan itibaren bu kapı sonuna kadar açılıyor. Şeytana davet yollanıyor.</p>
<p>Tefeülde ki üslubu, Allah Rasulünün iyimserlikteki üslubu Allah (a.c) ‘nin şu kavlinin tatbiki olarak gündeme getirilir. <strong>İyimserlikte ana temel olarak olduğu düşünülen,</strong> hareket noktası olarak kabul ettiğimiz şu ayeti kerime iledir:</p>
<p style="text-align: right;">~~2.216~<br />كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ وَهُوَ كُرْهٌ لَكُمْ وَعَسٰى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْپًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسٰى اَنْ تُحِبُّوا شَيْپًا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ</p>
<p>Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılındı. Her ne kadar söyleniş sebebi has bir mesele ise sonundaki ifade genele delalet eder.</p>
<p>Olur ki bir şeyi kerih gördüğünüz halde, hoşlanmadığınız halde o sizin için hayırlı ola bilir. Aynen hoşunuza giden bir şeyde, sizin için şer olabilir. Allah bilir siz bilmezseniz.</p>
<p>Biz sadece görünen şeyin, vakanın, olayın görünen şekline bakarız. Bu görünüşte bizim hoşumuza gitmeye bilir. Ama sizin için hayırlı ola bilir diyor. Hoşunuza gider ve o şer olabilir.&nbsp; O zaman olayların karşısında, görünen manzaranın karşısında, onun tesirinde kalınacağı yerde ilk yapmamız gereken ‘’ Allah bilir biz bilemeyiz’’ yani orada bizim için hayır mı var? Yoksa şer mi var? O biliyor biz bilmiyoruz. O zaman görünen şeyin şekline bakarak katiyetle öyle bir hüküm ile yaklaşmamalıyız.</p>
<p>Bu olayın başlangıcı, seyri ve neticesi, akıbeti ne olursa olsun hiç önemli değil <span style="text-decoration: underline;">ilk andaki takınılması gereken tavır önemlidir.</span> Hatta başka derslerde de gördüğümüz gibi ki sabrında bunun ile ne kadar alakalı olduğunu ileride göreceğiz. Her şeyin ilk anında ki kabul ve red ile çok çok alakalası vardır. Onun için hadiste diyor ki: sabır ilk andaki sabırdır. Neden? Olayların mı tesirinde kaldın, bu Allah’ın bir takdiri mi dedin? İstediği gibi yaptı mı dedi? Yoksa keşke şöyle olsa idi, olmasaydı demeğe başlayıp şeytana kapıyı mı açtık. Tabi ki olayın üzerinden bir iki gün geçtikten sonra bazı şeyleri anlaya bilecek kıvama geldiğin düşünülür ama geç kalmışsındır.&nbsp; Diyelim ki sebep gördüğünüz bir vaka neticesi çok sevdiğiniz bir çocuğunuz öldü. Böyle olmasa idi şu olmasaydı, şöyle olamasaydı dedikten sonra, bir iki gün geçtikten sonra Allah verdi, Allah aldı demenin bir anlamı kalmıyor. Onun için ‘’ sabır ilk anki sabırdır’’.&nbsp; Diyor Allah Rasulu a.s.v.</p>
<p>İbni Abbas r.a diyor ki:&nbsp; Allah Rasulu s.a.v yaslanmış olduğu halde birisi yanına girer der ki: Ey Allah’ın Rasulu büyük günahlar nedir diye sorar. Allah Rasulu cevaben: Allah’a ortak koşmak, Allah’ın hoşnut kılmasından ümidi kesmek ye’se düşmektir. Allah’ın rahmetinden ümit kesmektir diyor. &nbsp;(silsile tüs sahihhada El bani sahihliyor)</p>
<p>Görüldüğü gibi Allah Rasulu, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeği, karamsarlığa düşmeyi bize nasıl kebairden, büyük günahlardan olduğunu anlatıyor.</p>
<p>Buraya kadar geçen bapta şunları işledik; <span style="text-decoration: underline;"><strong>iyimserlik,</strong> iyi düşünme, iyi şeylerin vukuunu düşünme, iyi şey söyleme, iyi şeylerin olmasını temenni etme hatta bu söylemeyi biraz genişletirsek sen iyi şeyler söylediğin gibi insanların da iyi şeyler düşünmesini sağlamak, ileriye dönük ümit var olmasını sağlamak, ye’s dediğimiz şey ümitsizlik, Allah’ın rahmetinden ümit kesmek, sıkıntıdan sonra ferahlamanın olacağından ümit kesme olmamalıdır.</span></p>
<p>Az sonra geleceği gibi الفرج بعد شدة ‘’selamet, kurtuluş şiddetin akabindedir. Yani her şeyin bittiğini düşündüğün an işte o an ferahlığın geleceği andır.</p>
<h3 style="text-align: center;"><strong>Tefeülün, İyimserliğin Dereceleri:</strong></h3>
<p><strong>Tefeülün iyimserliğin en ala, en üstün derecesi</strong> bela, musibet, hüzün, keder ve kırılmaların en şiddetli anında şer olduğu görülen olaylar karşısında sebeplerin tesirinde kalmadan, müsebbibin Allah olduğunu düşünmektir. İnsanlar vuku olan olayları gördüğünde, ona görünen sebeplerdir. Manzara çok çirkinde olabilir. Ama inanan bir mümin kattiyetle sebeplerin vukuunun karşısında o görünenlerin tesirinde kalarak, harekete geçmemelidir. Aksine hemen o sebeplerin yaratıcısı olan Allah’ı düşünülmelidir.</p>
<p>Şer şeklinde vukuu olan bulan bir şeyin az önce okuduğumuz ayette, şer gibi gördüğümüz bir şey bizim için hayır ola bileceği, hoşumuza giden, güzel olarak görünen bir şeyinde bizim için şer ola bileceği söyleniyor. Onun için böyle zamanlarda en güzel söz ‘’ bu Allah’ın takdiridir ve istediği gibi yaptı’’ demektir. Kimse onun nasıl yapması gerektiğini de söyleyemez. Öyle ki sıkıntıdan bulanıyorsun, o an sana ferahlık verebilecek tek Allah’ın olduğunu düşünmen, bilmen işte bu menfiliği kaldırandır.</p>
<p>Nefislerde Allah’a olan güveni, onun yardımına olan ümidi, onu kudretine olan ihtiyacı, onun şifasına olan ihtiyacımı idrak ettirir. İşte o zaman bu gibi olayların, emredileni yapan memurlar olduklarını anlarız. Yani bu olayların görünümü ister menfi ister müspet, bu olaylar Allah’ın yap dediği memurlarıdır, olaylarıdır. Onlara böyle ol denilmiştir, böyle yapın denilmiştir, o olaylar emre itaat etmişlerdir.</p>
<h4 style="text-align: center;"><strong>Tefeülün İki Temel Esası Vardır: </strong></h4>
<ul>
<li><strong>Birinci temel esas Allah hakkın da <span style="text-decoration: underline;">hüsnü zanda</span> bulunmaktır.</strong> Zira teşe’um, <strong>karamsarlık, kötümserlik Allah hakkında süi zanda bulunmaktır.</strong></li>
</ul>
<p>Kötümserlik, müsebbi, o sebebi yaratanı unutmak, sebeplerin görüntüsünün tesirinde hareket etmektir. Yani onu yaratanı unutmaktır. Emre itaat etme ile memur olan olaya bakıyor. Hem de olayın manzarası, görünen tarafı kötü gibi de gözükse o senin için hayır ola biliyor. Allah bilir, biz bilemeyiz diyor.</p>
<p>Onun için karamsarlık, kötümserlik veyahut ümitsiz olmak Allah hakkında süi zandır.</p>
<p><strong>Tefeül, iyimserlik ise Allah hakkında hüsnü zandır.</strong> Mümin her halükarda <strong>Allah hakkında hüsnü zan ile emir olunmuştur.</strong> Yani Allah hakkında devamlı zannını güzel yapma ile sorumludur.</p>
<ul>
<li><strong>İkinci temel esas ise: Tevekküldür.</strong> Bu ise kurtuluş vesilelerindendir. <strong>Yani Allah’a güvenme.</strong> İnsan Allah’a tevekkül ettiği müddetçe her işi huzur içinde olur. Eğer ona güvenmiş ise o mutlak hayır ile biter. Ve huzur içinde olur. O işin getirdiği hiçbir sıkıntı onu rahatsız etmez, gölü rahattır.</li>
</ul>
<p>Hatalarından tövbe eden, musibetlere sabreden olmalı mümin. İşte tefeül, <strong>iyimserlik</strong> insan ile rab arasında bir bağ oluşturur.</p>
<p>Hayatın görünen kısmında güzel şeyler azdır. Yani insan hayatının görünen kısmında güzel şeyler çok azdır. Ekseriyetle insanlar hayatlarında devamlı, onların hoşlarına gitmeyen, onları rahatsız eden şeyler ile karşılaşır. Hayatın ekseriyetle görünen kısmı budur. Bazen bir ömür boyu saadet, huzur içinde yaşasan sonra bir anlık ona isabet eden bela sanki ömür boyu o belayla yaşamış gibi düşünür insan. İnsanların bazen nankörlüğü de böyledir. Yani lütfun karşısında, huzur, mesud olduğu gibi o lütuftan mahrum bıkılması da onu en küçük şey de onu nankörlüğe itiyor.</p>
<p><img data-recalc-dims="1" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-10047" src="https://i0.wp.com/www.ilmedavetdernegi.org/wp-content/uploads/2016/06/bizi-sizi-bazi-seyler-ile-deneriz.jpg?resize=360%2C240&#038;ssl=1" alt="bizi sizi bazı şeyler ile deneriz" width="360" height="240" srcset="https://i0.wp.com/www.ilmedavetdernegi.org/wp-content/uploads/2016/06/bizi-sizi-bazi-seyler-ile-deneriz.jpg?w=360&amp;ssl=1 360w, https://i0.wp.com/www.ilmedavetdernegi.org/wp-content/uploads/2016/06/bizi-sizi-bazi-seyler-ile-deneriz.jpg?resize=300%2C200&amp;ssl=1 300w" sizes="(max-width: 360px) 100vw, 360px" />Buna binaen ayette’’ bizi sizi bazı şeyler ile deneriz’’ ne ile? Bazen korku ile bazen açlıkla bazen malın gitmesi ile musibetle, bunlar ile deneriz.</p>
<p>Hayatın görünen kısmı hep kötü şeylerdir. Güzel şeyler azdır. Hayat yolculuğuna insan tek başına kat edemez. Bu uzun yolculukta öyle zorluklar, meşakkatler vardır ki işte tefeüle ilk atılan adım insanın rabbi ile irtibatını sağlayan vesiledir. Yani insani, hayatın bütün zorluklarını tek başına kat edemez. Ama <strong>iyimserlik</strong>, <strong>Allah ile irtibatı sağlayan ilk adım</strong> olarak gündeme geliyor. Bazen şunu duyarız, panik atak, stres gibi rahatsızlıklar için iyimserliği tavsiye ederler. Karamsarlık bütün hayatı zehir eder. Ama <strong>iyimser olma</strong>, mütefeil olma, Allah ile irtibatı sağlama, güzel şeylerin az olduğu dünyada bizim için bir ışık, bir kurtuluş oluyor.</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">İyimserliği besleyen, iyimserliğe güç katan, iyimser olmamıza vesile olacak bazı şartlar varıdır, bunlar olmadığı zaman kişinin iyimser olması, karamsarlıktan kurtulması zordur.</span></p>
<p>Bunları Sıra ile şöylece saya biliriz;</p>
<ul>
<li>
<p><strong>Namaz</strong></p>
</li>
</ul>
<p style="text-align: left;">~~29.45~</p>
<p style="text-align: right;">اتْلُ مَا اُوحِىَ اِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ وَاَقِمِ الصَّلٰوةَ اِنَّ الصَّلٰوةَ تَنْهٰى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ</p>
<p style="text-align: left;">‘’Rasulum sana vahy edilen kitabı oku ve namaz kıl. Şüphesiz namaz bütün fuhuş, ahlaksız kötü işlerden alı koyar.’’&nbsp; (ankebut 45)</p>
<p>Demek ki namaz ahlaksız, hayâsız dediğimiz ve kötü şeylerden alı koyar. Namaz kılan birisinin dilindeki hayır veyahut hayırlı şeyleri düşünmesi, hayır temenni etmesi namazın ona yar ettiği bir sebeptir. Yani namaz, onu iyimserliği kişiye yar eden bir sebeptir.</p>
<ul>
<li><strong>Secde</strong></li>
</ul>
<p style="text-align: right;">أَبِي هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: «أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ، وَهُوَ سَاجِدٌ، فَأَكْثِرُوا الدُّعَاءَ</p>
<p>Ebu Hurey’den gelen hadisi şerifte, Allah Rasulu diyor ki: Kulun Allah’a en yakın olduğu yer secde dir. Binaen aleyh orada duayı çoğaltın diyor. &nbsp;(Muslim)</p>
<ul>
<li><strong>Tevekkül</strong></li>
</ul>
<p>‘’Her kim Allah’tan korkarsa, Allah ona bir çıkış yolu veriyor’’. Yani çıkışı düşünme, selameti düşünme, o sıkıntılı anda kurtulma ancak Allah’tan korkma ile insanın aklına gele bilir. Ona bir çıkış yolu verir. Ve onu düşünmediği bir yerden rızıklandırır. Çünkü her kim Allah’a tevekkül ederse, güvenirse Allah ona yeter. Ne zaman? Güven duygusu insana rahatken gelmez, bir bela, musibet, sıkıntı, bir ihtiyaç anında, onun bunun gidereceğini düşünme, onun seni selamete kavuşturacağını düşünmen, ona güvenmen, evet güvenirsen o sana yeter. Onun dışında sana yetecek hiçbir kimse yoktur. (talak 2,3)</p>
<ul>
<li><strong>Yardım İsteme</strong></li>
</ul>
<p><img data-recalc-dims="1" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-10046" src="https://i0.wp.com/www.ilmedavetdernegi.org/wp-content/uploads/2016/06/Iyimserlik.jpg?resize=360%2C240&#038;ssl=1" alt="İyimserlik" width="360" height="240" srcset="https://i0.wp.com/www.ilmedavetdernegi.org/wp-content/uploads/2016/06/Iyimserlik.jpg?w=360&amp;ssl=1 360w, https://i0.wp.com/www.ilmedavetdernegi.org/wp-content/uploads/2016/06/Iyimserlik.jpg?resize=300%2C200&amp;ssl=1 300w" sizes="(max-width: 360px) 100vw, 360px" />ibni Abbas’tan gelen rivayette: Ben bir gün Allah Rasulu (a.s.v)’in terkisindeydim. Bana dedi ki: Ey çocuk! Sana bazı kelimeler öğreteceğim. &nbsp;Sana bazı kelimeler öğreteceğim’’ diyor. ‘’ Allah’ın hukukunu koru, O’da seni korusun’’&nbsp; bunu biz eğitimde kullanıyoruz, ibni Abbas gibi bir çocuk o denkli bir medrese eğitiminden geçmiş ki tevhid içerikli veciz sözler ile nasihat ediyor. Onu anlaya bilecek bir konumda yetiştirilmiş.</p>
<p>Küçük yaştaki çocuklara <strong>iyimserlikte</strong> kullana bileceği, ister söz, ister düşünce bu malzemenin ona verilmiş olması gerektiğini düşünün. Birde bir çocuk düşünün ki sadece şarkı ve türkü dinleyerek büyüyor. Bazen bunların içinde hüzün, bazen küfür, isyan niteliği taşıyan ifadelerle onun beslendiğini eğitildiğini düşünün.</p>
<p>Eğer küçükken bizde böyle bir eğitim, kötü bir eğitim ile yaşanmışsa belli bir yaştan sonra insana güzel sözlere dilini alıştırması kattiyetle kolay bir iş değildir.</p>
<p>Bundan dolayı insanda fıtraten var olan değeri koruyarak ve Kuran, Sünnet ile sulayarak çocuklarımızı eğitmeliyiz. Bu da fıtri değerlerin bilinmesi ve korunmasının önemini bir kez daha gündeme getiriyor.&nbsp; Burada en büyük görev yani çocuklarının eğitiminde fıtri değerlerini koruyup,&nbsp; Kuran, Sünnet ile işlemek anne ve babaya düşüyor.</p>
<p>Hadisin devamında ‘’Allah’ın hakkını koru, Allah’ta seni korusun. Onun hukukunu koru ki devamlı önünde bulasın’’ yani ne zaman ne şekilde olursa olsun, hemen karşında bulursun. Sıkıntıda mısın hemen karşında bulursun, yardım mı istiyorsun karşında bulursun, hasta mısın karşında bulursun,&nbsp; şifa mı istiyorsun karşında bulursun. İyiyi mi temenni ediyorsun hemen karşında olacaktır.</p>
<p>Allah Rasulu bir hadisi şerifte, kudsi bir hadisde, Allah’tan aktarıyor, Allah (a.c) ben <strong>kulumun beni zannettiği gibiyim, benim kulum beni nasıl zannediyorsa ben öyleyim.</strong> Benim hakkımda ne gibi bir zannı varsa onu bulacaktır. Sıkıntıya düştüğünde hemen onun sana yardım edeceğini düşünüyorsan onu karşında bulacaksın. &nbsp;İstediğinde hemen vereceğini zannediyorsan hemen verildiğini göreceksin. İyi şeyler düşünüyorsan onun iyi şeyi takdir ettiğini göreceksin.</p>
<p>Her ne kadar manzara şekli ile kötüde olsa akabinde ondan bir hayır doğacaktır. Yani senin onun hakkında ki zannına göre olacaktır. Ve hadis devam ediyor, ‘’istedin mi Allah’tan iste.’’ Yardım istedin mi O’nda iste. İnsanın hayatının büyük bir kısmı yardıma ihtiyaç ile geçer. Çünkü o aciz, biçare devamlı ihtiyacı olan bir varlıktır. Bundan dolayı isteme devamlı gündeme gelecek. Rızık isteyecek, şifa isteyecek, belanın def edilmesini isteyecek, hayrın gelmesini isteyecek. Eğer küçükken o çocuğa kimden isteyeceği öğretilmezse, büyüdüğün de kimden ister? Allah’tan gayrından istemeye başlar. Onlarda isteklerine cevap veremeyecektir. Bundan dolayı da yani isteklerinin, ihtiyaçlarının karşılanmamasından dolayı da karamsarlığa düşecektir.</p>
<p>Küçükken çocuğun bu yönlü eğitilmesi gerekiyor. Bu duygunun, istemenin yönlendirilmesi gerekiyor. Tek bir yerden isteyeceksin. İstedin mi korkmayacaksın çünkü o istenilmedi mi gazap edendir.</p>
<p>İnsanlar ise istenildiğinde gazap eder. Baba bile çocuğu çok istediğinde bıkar. Ama Allah istenilmediğinde gazap eder.</p>
<p>‘’ sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Bu istemek Allah’tan korkanların dışındakilere çok ağır gelir’’ namaz ile sabır ile isteme Allah’tan korkanlar dışındakilere çok ağır gelir.</p>
<ul>
<li><strong>Dua</strong></li>
</ul>
<p>‘’ Rabbiniz benden isteyin size icabet edeyim’’ diyor. Ben den isteyin derken rastgele birisinin söylediği söz değildir bu söz. Benden isteyin derken vermeye hazırdır. İsteyene veriyor.</p>
<p>Selman’dan gelen hadisi şerifte: Rabbiniz hayâ sahibidir ve kerimdir. Kulu kendisinden istemek için el kaldırırsa, onları boş döndürmekten hayâ eder. (tirmizi de geçiyor hasen rivayet)</p>
<p>Binaen aleyh şunu bilmek gerekiyor ki tefeülde,<strong> iyimserlikte temenni istemek anlamındadır</strong>, hayrı isteme anlamındadır.</p>
<p>Bir yerde yağmur yağmıyor kıtlık oluyor, başka bir yerde yağmur yağıyor bela oluyor. Biz yağmurun hayrını istemeliyiz. Görünen şey, vukuu bulan olay güzel gözüke bilir ama bu bizim için şer ola bilir. Bunun hayrını istememiz lazım. Bu düşünmek ile başlıyor, tefeül ile başlıyor, Allah hakkında hüsnü zan ile başlıyor.</p>
<p style="text-align: right;">عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: &#8221; إِنَّ اللهَ يَقُولُ: أَنَا عِنْدَ ظَنِّ عَبْدِي بِي</p>
<p>Ebu hurey’den gelen rivayette; Ben kulumun zannı üzereyim.- Benden isteyin, kabul edeyim diyor-. (Buhari)</p>
<p>Kul onun vereceğini düşünürse, iyimser olursa, vereceğini zannederse, o istediği verilir.</p>
<p>Bizim istemedeki hatamız, duanın kabulünün de bizim istediğimiz istikamette olmasını istiyoruz. Hâlbuki kabul edilmesi gereken hayır şekli yine onun bildiği iştir. Haşa Allah’ı dener gibi bakalım verecek mi diye dua Allah hakkında sui zandır. Yakinen yapılmış bir dua değildir. Onun için kulum beni nasıl zan ediyorsa beni öyle bulur diyor.</p>
<p style="text-align: right;">أَبِي هُرَيْرَةَ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَال إِنَّ اللَّهَ جَلَّ وَعَلَا يَقُولُ: أَنَا عِنْدَ ظَنِّ عَبْدِي بِي إِنْ ظَنَّ خَيْرًا فَلَهُ وَإِنْ ظن شراً فله</p>
<p>Ziyadesi ile Ebu hureyre’den (r.a) : <strong>Ben kulumun zannı üzereyim</strong>. Eğer benim hakkımda hayır zannetmiş ise bu onundur. Benim hakkımda şer zannetmiş ise bu onundur. Diyor.(şeyh elbani sahihinde)</p>
<p>İbni mesud (r.a)’dan: kendisinden başka rab olamayana and olsun ki Allah hakkında zan yapmayan hiçbir kul yoktur ki&nbsp; Allah ona zannını vermesin. Yani neyi zan ediyorsak o bize verilecektir.</p>
<p>Tirmizi’de gelen rivayette: herkim Allah’tan istemese Allah ona gazap eder. &nbsp;(Elbani sahihliyor)</p>
<p><a href="https://www.ilmedavetdernegi.org/makaleler/iyimserligin-insan-hayatindaki-rolu-optimizm/">İyimserliğin İnsan hayatındaki rolü (optimizm)</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.ilmedavetdernegi.org"></a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">1573</post-id>	</item>
		<item>
		<title>M.Ebu Zehranın İbn Teymiyye İle Alakalı Sözleri Ve Salih Fevzan&#8217;ın Buna Cevabı</title>
		<link>https://www.ilmedavetdernegi.org/makaleler/m-ebu-zehranin-ibn-teymiyyeyle-alakali-sozleri-ve-salih-fevzanin-buna-cevabi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Jun 2016 14:08:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[MAKALELER]]></category>
		<category><![CDATA[Muhtelif]]></category>
		<category><![CDATA[ibn teymiyye]]></category>
		<category><![CDATA[salih fevzan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilmedavetdernegi.org/?p=1571</guid>

					<description><![CDATA[<p>بسم الله الرحمن الرحيم Muhammed Ebu Zehrâ’nın İddialarına CevaplarDr. Sâlih b. Fevzân İmam Muhammed b. Suûd Üniversitesi Müdürü Abdullah b. Abdu’l-Muhsin et-Türkî’ninÖnsözüBazı müslüman topraklarında cehaleti, taklîd ve taassubu körükleyerek, müslümanların zihnini karıştıran yıkıcı mezheplerin, yaygın faaliyetlerinin tehlikesini herkes bilmektedir. Zamanla yok edilerek sayılarının azlığına rağmen bu güruhun serbest bırakılması, islâmiyet ve müslümanların gidişatını etkilemelerine ve...</p>
<p><a href="https://www.ilmedavetdernegi.org/makaleler/m-ebu-zehranin-ibn-teymiyyeyle-alakali-sozleri-ve-salih-fevzanin-buna-cevabi/">M.Ebu Zehranın İbn Teymiyye İle Alakalı Sözleri Ve Salih Fevzan&#8217;ın Buna Cevabı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.ilmedavetdernegi.org"></a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span id="more-1571"></span></p>
<p>بسم الله الرحمن الرحيم</p>
<p>Muhammed Ebu Zehrâ’nın İddialarına Cevaplar<br />Dr. Sâlih b. Fevzân</p>
<p>İmam Muhammed b. Suûd Üniversitesi Müdürü Abdullah b. Abdu’l-Muhsin et-Türkî’nin<br />Önsözü<br />Bazı müslüman topraklarında cehaleti, taklîd ve taassubu körükleyerek, müslümanların zihnini karıştıran yıkıcı mezheplerin, yaygın faaliyetlerinin tehlikesini herkes bilmektedir. Zamanla yok edilerek sayılarının azlığına rağmen bu güruhun serbest bırakılması, islâmiyet ve müslümanların gidişatını etkilemelerine ve sapık cereyanlarını yaymalarına neden olacağından büyük bir tehlike arzetmektedir.<br />Bu zararlı oluşumlarla mücadele etmek, fikirlerinin sapıklığını ve inançlarının yanlışlığını, Allah ve Rasulü’nün yoluna olan zıtlığını ortaya koymak bütün müslümanlar üzerine düşen bir görevdir.<br />Ehl-i Sünnet vel-cemaat mezhebini ortaya koymak, dinin bütün meselelerine getirdiği izâhları anlatmak ve ehl-i sünnet akîdesinin hakk’a olan uygunluğunu ispat ederek, şeytanın süsleyip insanlara hoş gösterdiği zararlı inançların ve sapık mezheplerin fikirlerini ve doğrudan ayrılma nedenlerini ortaya koymada, bu metod en etkin vesilelerden biridir.<br />Yahûdî ve Münafıkların, İslâm’ı içten yıkmak ve tahrip amacıyla islama girdikleri ve sapık (bid’at) mezheplerin vucuda gelmesine gayret ettikleri günden beri, Allâh Azze ve Celle İslâm akîdesini savunacak, batıl mezheplerin inanç ve zararlarını ortaya koyacak, bunların İslâm akîdesine ve şeriatına nasıl ters düştüğünü izah edecek insanlar göndermiştir.<br />Bugün, başta İmam Muhammed b. Suûd İslâm üniversitesi olmak üzere çok sayıda İslâmî üniversite, selefi sâlihin’in mezhebi olan ehl-i sünnet mezhebini bilimsel düzeyde ortaya koyacak, bunun esaslarını öğrenmek isteyene öğretecek ve dünyanın dört bir tarafında bulunan müslümanların hem istifadesi, hem de sapık mezheplerden kendilerini korumaları için gerekli olan bu bilgilerin değişik dillere tercüme edilmesini üstlenecek yeterli ilmi donanıma sahiptir.<br />Doktor Salih Fevzân, “Sırat-ı Müstakîm (Doğru yol)” adlı bu serinin ilk bölümünde bütün Peygamberlerin ortak davası olan tevhîd hakikatini ele almış ve bu konuda ortaya atılan şüpheleri izâle etmişti.<br />İkinci sayıda, ise, La ilahe illallah’ın anlamı, fert ve toplum düzeyindeki gereklerini ve etkilerini ele aldı.<br />Doktor Fevzân, İslâm ümmetinin hakk’a yönlendirilmesi ve irşâdı, akideyle ilgili olan tahrifât ve sapık mezheplerin, yaymaya ve halkın zihnine yerleştirmeye yeltendiği bid’at ve hurafeleri, izâle konusundaki çalışmalarına devam etmektedir.<br />Doktor Fevzân, bu çalışmasında önemli yeni bir konu gündeme getirektedir. O da bazı kinci çevrelerin, Şeyhu’l-islâm İbn Teymiyye ve Muhammed b. Abdulvehhâb hakkındaki iddialarına ve ortaya attıkları şüphelerle ilgili konulara daha ziyâde Muhammed Ebu Zehrâ’nın ‘ Çağımızda Siyâsi ve İtikâdî İslâm Mezhepleri Târihi ’ ve ‘ Fıkıh Mezhepleri Târihi ’ adlı kitaplarındaki iddialardan hareketle verdiği cevaplardır.<br />Doktor Fevzân, Ebu Zehrâ’nın bu çalışmalarındaki iddialarını nakle değil, daha ziyâde, islâh hareketinin yayılmasından, insanların karanlıklardan nur’a çıkartılmasından korkan ve inandıkları bid’at ve hurâfelerin yayılmasına zemin hazırlayan, böylelikle karanlıkta kalmasını arzulayan, İbn Teymiye ile İbn Abdulvehhâb’ın her zaman ve her yerde saptırıcı düşman ve muhalifleri tarafından ortaya atılan söz ve iftiralara istinat ettiğini ortaya koymaktadır.<br />Doktor Fevzân, Ebu Zehrâ gibi bir araştırmacıya yakışan metodun, bizzat İbn Teymiyye ve İbn Abdulvehhâb’ın kitaplarına müracaat ederek iddialarını teyid için sayfa numarası ve hatta satırı da belirterek ortaya koymak olduğunu, bununla ancak inandırıcı olabileceğini söylemektedir. Kendisine ait fikirleri veya saptırıcı muhâliflerin iddialarını ortaya atmak ise, hiçbir şekilde ilmi araştırma tekniklerine uygun değildir.<br />Doktor Fevzân, bu iddia ve yalanlara cevap vermekle, İbn Teymiye ve İbn Abdulvehhâb’ın ortaya yeni bir mezhep çıkarmadığını, ancak islâm davetinin birer müceddidi olduklarını onların, itikâdta selef-i salihin’in ehl-i sünnet ve’l-cemaatın itikâdı ve furuâtta da Ahmed b. Hanbel’in mezhebi üzere bulunduklarını, hiçbir konuda bu iki mezhebin esasları dışına çıkmadıklarını ifade etmektedir.<br />Yine her iki imamın, kabirleri putlaştıranlar, mevlidci ve bid’at ehli olanlar ve kabirlerin üzerine kubbe yapmayı teşvik edenlerle ilgili fikirlerinin, ne kadar isâbetli olduğunu, Nûh aleyhisselam’dan Muhammed (s.a.s.)’e kadar bütün peygamberlerin, vasıtasız bir şekilde ibadetin sadece Allâh’a yapılması gerektiği hakîkatını tebliğ için gönderildiklerini ifâde etmiştir.</p>
<p>Allâh Azze ve Celle Doktor Fevzân’ın gayret ve çalışmalarını faydalı kılsın, Şeyh Muhammed Ebu Zehra’yı bağışlasın, bizi ve bütün müslümanlara hakkı bilip tabi olmayı, Allâh’ın kitâbı ve Rasûlü’nün sünnetine uymayı salâh ve hidâyet yolu olan doğru yolda yürümeyi nasip ve müyesser eylesin. Doğru yola ileten odur.</p>
<p>İmam Muhammed b. Suûd İslâm Üniversitesi Müdürü<br />Abdullah b. AbdulMuhsin et-Türkî</p>
<h2 style="text-align: center;"><span style="color: #ff9900;">giriş</span></h2>
<p>Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamberlerini hidâyet ve hak din ile gönderen Allâh’a hamdu senâlar olsun. Şâhit olarak O yeter. Allâh’tan başka ilâh olmadığına ikrâr ve tevhîd yönüyle şahâdet ederim ki, O tektir, ortağı da yoktur. Ve yine şahâdet ederim ki Muhammed (s.a.s.) O’nun elçisidir. Allâh’ın salât ve selâmı onun ehli ve ashâbı üzerine olsun.<br />Meşrû sınırlar içirisinde âlimlerin hakları gözetilmeli ve onlara hürmet edilmelidir. Zira Allâh Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:<br />( يَرْفَعُ اللهُ الّذِينَ آمَنوُا مِنْكُمْ وَالّذِينَ أُوتوُ الْعِلْمَ دَرَجاَتٍ )<br />( Allah sizden inananları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltir ).<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a><br />Yine aynı şekilde :<br />( قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذيِنَ يَعْلَمُونَ والَّذِينَ لاَ يَعْلَمُون َ)<br />( De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? )<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2] Peygamber (s.a.v.) de şöyle buyurmuştur:</a><br />( وَ إِنّ الْعُلَماََءَ وَرِثَةُ اْلأَنْبِياَءِ ـ وَ فَضْـلُ الْعَالِمِ عَلَى الْعاَبِدِ كَفَضْـلِ الْقَمَر ِعَلَى سَــاِئرِ الْكََـواَكِبِ )<br />( Âlimler peygamberlerin vârisleridir. Âlim kişinin âbid’e olan üstünlüğü ay’ın diğer yıldızlara olan üstünlüğü gibidir ).<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a></p>
<p>Özellikle de Allâh’ın dinini tecdîd eden ulemâ, hikmetli ve etkili hitâbetleriyle Allâh’ın yoluna samimice çağıran, batılla mücadelesini güzel bir üslupla sürdüren bu davet ehl-i ulemâya hürmet etmek üzerimize vaciptir. Onların üzerimizdeki hakları: onlara uymak, saygılı davranış içersinde bulunmak, rahmetle anmak, onlar için duâ etmek ve yerine getirdikleri görev, beyân ettikleri hak şeyler ve reddettikleri batıl nedeniyle onlara karşı bu şekilde olmalıyız.</p>
<p>Ancak bunun yerine, yanlış inanç ve kin sebebiyle insanları davetten yüz çevirten veya alimlerin düşmanı olan kimselerin sözlerine kanılmasını öngören, ilim ve telifte acemî olan bazı parazit yazarların, alimleri beri oldukları ithamlarla kınadıklarını görmekteyiz.</p>
<p>Bunlardan biri, Muhammed Ebu Zehrâdır. İtikâdî ‘İslâm Mezhepleri ve Fıkıh Mezhepleri Tarihi’ adlı eserlerinde, Şeyh’ul-İslâm İbn Teymiyye ve Muhammed b. Abdulvehhab ile ilgili asılsız iddialar gördüm. Ebu Zehrâ, ıslâh hareketinden ve insanların karanlıklardan nur’a çıkartılmasından korkan, ve böylelikle karanlıkta kalmalarını arzulayan ve hurâfelerinin yayılmasına zemin hazırlayan sürekli düşman kimselerin iddialarını bu iki davetçi ve islahlı imâma yöneltmektedir.<br />Muhammed Ebu Zehrâ gibi hakikatı araştıran birine bir, İbn Teymiye ve Muhammed b. Abdulvehhab hakkında bu iki imamın muhaliflerinin sözlerine değil, bizzat eserlerine müracaat edip iddialarını kitap adı ve sayfa numarası vererek delillerle temellendirmesi yakışırdı. Bu şekilde iddialarının doğruluğu konusunda tam bir kanaat hasıl olurdu. İçinde bulunduğumuz asır bilimsel araştırma tekniklerinin ortaya konduğu bir asırdır. Bilimsel araştırma tekniklerine bağlı kalmayan gelişi güzel bir şekilde ortaya söz atan kimsenin iddiası artık kabul edilmemektedir. İnsanı sınırlaması gereken bir nokta da başkası hakkında ithâm ve asılsız sözler söyler ve yazarken ahiret’te Allâh’ın hesap sorması olmalıdır. Allâh Teâla şöyle buyurur:<br />( وَلاَ تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ إِنّ السّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤاََدَ كُلُّ أُولَئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤوُلاً )<br />( Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur ).<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a><br />Yine şöyle buyurur:<br />( يَا أَيّهـَا الّذِينَ آمَنوُا إِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَأٍ فَتَبَيَّنوُا أَنْ تُصِيبوُا قَوْمًا بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحوُا عَلَى مَا فَعَلْتُمْ نَادِمِينَ )<br />( Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse, onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz. )<a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a><br />Ancak Şeyh Ebu Zehrâ bütün bunları bilmemezlikten gelmiş ve her iki imam, Takiyyüddin İbn Teymiye ve Muhammed b. Abdülvehhâb hakkında, düşmanları olan hurafeci kimselerin zıddına söyledikleri şeylerden berî oldukları halde, batıl ithâm ve uygunsuz saldırılara dayanarak, bilimsel araştırma tekniklerine bağlı kalmadan,ve Allah’ın böyle bir işe kalkışana vadettiği azabından hiç korkmadan bunları nisbet etmiştir. İleri sürdüğü suçlamaları cevaplarıyla birlikte sizlere sunuyoruz. Allâh’tan bizlere hakkı hak olarak gösterip ittiba etmeyi ve bâtılı da bâtıl olarak gösterip sakınmayı nasip etmesini niyaz ediyoruz.</p>
<h2 style="text-align: center;"><span style="color: #ff9900;">Ebu Zehrâ’nın İbn Teymiye ile İlgili İddiaları</span></h2>
<p>1- Sayfa 187’ de İbn Teymiye’nin selef mezhebine ilâvelerde bulunduğunu ve bunların yanlış düşüncelere götürdüğünü söylemektedir.<br />İbn Teymiye’nin (kendi kafasından veya kendinden) uydurduğu fikirleri selef mezhebine ilâve ettiği iddiası bir iftiradan ibaret olup son derece tehlikeli bir iddiadır. Allâh İbn Teymiye’yi böyle bir tehlikeden korumuştur. O bir şey ilâve etmediği gibi nefsinden de hiç bir şey uydurmamıştır. Zira o, (bütün hayatı boyunca) insanları selef mezhebine dâvet etmiş, selef yolunu sadâkât ve ihlasla müdafaa etmiştir.<br />Kitap ve risâlelerinin, kendisinden önceki imamların kitaplarında zikrettiklerine uygunluğu bunun en büyük delilidir. O, kendisinden önceki imamların sözlerini nakletmiş ve bunları esas kaynaklarına ilâve etmeden ve eksiksiz olarak ircâ etmiştir. Ebu Zehrâ, bu konudaki iddialarını teyid eden bir tek örnek dahi vermemiştir.<br />2- Sayfa 193’ te ise şöyle demektedir:<br />« Bunun üzerine İbn Teymiye, selef mezhebinin, Kur’an ve sünnet’te varid olan fevkiyyet, tahtiyyet, arşa istiva, vech, yed, muhabbet, buğz gibi sıfatların harfiyyen zâhirî üzere, te’vil edilmeksizin sabit kılmak olduğunu söylemektedir. Peki bu tanımlama selef mezhebini gerçekten tanımlamakta mıdır?<br />Buna şöyle cevap veririz : İbn Teymiye’den önce, Hicri dördüncü asırda selef mezhebini bu şekilde tanımlayan hanbelî ulemâsı olmuştur. »<br />( Ebu Zehrâ iddialarını şöyle sürdürmektedir ) :<br />« O dönem uleması onlarla tartışmış, dolayısıyla böyle bir itikâdın teşbih ve tecsim’e götüreceği sonucuna varılmıştır. Nasıl götürmesin ki, çünkü hissi olarak işâret etmek caizdir. Bundan dolayı hanbelî fıkıhçılardan Hatip İbnu’l- Cevzî onlara karşı çıkmış, bunun, selef ve Ahmed İbn Hanbel’in görüşü olamayacağını söylemiştir. »<br />Ebu Zehrâ’nın sözleri bu şekilde son bulmaktadır. Bu sözler açıkça yanılgı ve yalan unsurlar içermektedir, bunun açıklaması ise şöyledir:<br />a- Ebu Zehrâ, İbn Teymiye ve Hanbelileri, Allâh’ın sıfatları konusunda selefin söylemediği ve itikât etmediği şeyleri, selef mezhebine nisbet etmekle ithâm etmektedir. Bu son derece batıl bir iddiadır. Zira İbn Teymiye ve Hanbelilerin söyledikleri, dört imamın ve diğer alimlerin söz ve kitaplarında da mevcuttur. İbn Teymiye bu görüşleri onlardan nakletmiş ve bunları kaynaklarıyla birlikte zikretmiştir. Bugün bu kaynakların geneli, insanların ellerinde mevcuttur. Bu konuya örnek olarak Risale-i Hameviyye’ye müracaat edilebilir.<br />b- Ebu Zehrâ, İbn Teymiye’nin selef düşüncesine, Allah’ın tahtiyyet ile vasıflandırılması fikrini nisbet ettiğini iddia ederek şöyle der:<br />« İbn Teymiye, Kur’an’da vârid olan fevkiyyet ve tahtiyyet gibi şeylerin ispat edilmesinin, selef mezhebi olduğunu söylemektedir ».<br />Bu ise, Kur’an’a ve İbn Teymiye’ye yalan isnâd etmektir. Zira Kur’an-ı Kerim’de Allâh’la ilgili olarak tahtiyyet kelimesi kullanılmamıştır. Allâh bundan yücedir, zira bu Allâh Teâla’nın şanına yakışmaz. İbn Teymiye’de ne böyle bir şey söylemiş ve ne de selef’e nisbet etmiştir. Bunlar tamamen Ebu Zehrâ’nın karıştırması ve bocalamasıdır.<br />c- Ebu Zehrâ bununla, Kur’an-ı Kerim-i tecsîm, teşbîh ve Allâh’a uygun olmayan unsurları içermekle, selefi de Kur’an ve sünnette Allâh’la ilgili olarak vârid olan fevkiyyet, istivâ ale’l arş, Allâh’ın eli, yüzü, Allâh’ın sevmesi, buğzetmesi gibi sıfatlara itikâd etmemekle ithâm etmiş olmaktadır. Zîra ona göre bu sıfatlara itikâd etmek olduğu gibi teşbîh ve tecsîm’e götürür. Bu iddia, Kur’an’ın batıl unsurlar içerdiği ve selef’in, akîde gibi önemli bir konuda Kur’an ve sünnete muhalefet ettiği sonucuna götürür ki bundan sonra ne kalır. O zaman selef hangi konularda Kur’an ve Sünnet’e muvâfakat etmiştir? Ebû Zehrâ herhangi bir delil zikretmemiş, bunun yerine İbnu’l- Cevzî’den bazı alıntıları nakletmiştir. İbnu’l-Cevzî’nin ifadeleri ise, iki yönden hüccet olamaz.<br />1- Zîra İbnu’l-Cevzî, itikâd ve sıfatlar konusunda selef akîdesine aykırı davranmakla tanınmış bir insandır. Bundan dolayı bir muârızın iddiasını hasmının aleyhine doğrudan delil almak doğru değildir.<br />2- Ayrıca, başta Ahmed İbn Hanbel olmak üzere selef imamlarının sözleri İbnu’l-Cevzî’nin iddialarını çürütmektedir. Bu ifâdeler, bugün insanların elinde bulunan, İbn Teymiye’nin de kendilerinden nakil’de bulunduğu kitaplarda mevcuttur.<br />d- Ebû Zehrâ şöyle demektedir:<br />« Allâh’a hissî işâretler nisbet etmek câiz oluyorsa teşbîh ve tecsîme nasıl götürmez ». Yâni, Kur’an ve sünnet’te vârid olan, Allâh’a ait sıfatları isbât etmek teşbîh ve tecsîm’e nasıl götürmez ? demektedir.<br />Hadis-i şerif’te yukarı cihete doğru Allâh’a parmakla işaret edildiği sabittir. Nitekim insanlar arasında Allâh’ı en iyi bilen Peygamber (s.a.s.) de vedâ haccındaki hutbesi esnasında bu şekilde işarette bulunmuştur. Bu da Ebû Zehrâ’nın iddiasına göre teşbîh ve tecsîm’e götürür. Halbuki bu bâtıl bir iddiadır. Bu da bâtıl bir vehim yüzünden sahih bir hadis ile çarpışmadır. Dolayısıyla Allâh’a, yukarı cihete doğru işarette bulunmak ve O’nu Kitâb ve Sünnet’te vârid olan kemâl sıfatları ile nitelendirmek teşbîh’e götürmez. Çünkü hiçbir şey O’na benzemez. O’nun hiç kimse ile paylaşmadığı kendi zâtına hâs sıfatları vardır.<br />Tecsîm tabirine gelince bu, Allâh hakkında isbât ve nefyi vârid olmayan, selefin de hakkında hiç konuşmadığı sonradan ortaya çıkan bir tabirdir. Ancak Kur’an ve Sünnet’te var olan, Allâh’ın teşbîh ve temsîlden tenzîh edilmesidir. Selef’in de Allah’ı tenzih ettiği şeyler bunlardır.<br />3. Ebu Zehrâ Tefvîz’i<a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6], İbn Teymiye’ye nispet etmekte ve kitabının 195. sayfasında şö</a>yle demektedir: « İbn Teymiye’ye göre en sağlıklı yol, kendisinin iddia edip selef’e nisbet ettiği tefvîz yoludur. İbn Teymiye, lafızları harfiyyen zâhirî anlamlarıyla tanımlar, bu zâhirî anlamı kelimenin asıl manası olarak kullanır. Fakat şunu da belirtir:<br />« Bu lafızlar, (Allâh’ın sıfatları) sonradan (yaratılmış) olanlar gibi değildir » der. Bundan sonrasını Allâh’a tefviz eder ve yorum yapmaz. Bu konuda yorum (tevil) yapmanın da yoldan sapmak olduğunu söyler. İbn Teymiye bununla tefsir ve tefviz’i cem ettiğine inanmaktadır. Nasları zâhirî manasıyla tefsir etmekte, hâdis’lerden (yaratılmış olanlardan) Allâh’ı tenzîh etmektedir. Keyfiyet ve nitelikte de , tefvîz yoluna gitmektedir ».<br />Görüldüğü gibi bu sözlerde bir çok karıştırmalar, tutarsızlıklar ve İbn Teymiye’ye iftiralar bulunmaktadır. Bu durumda iki ihtimal görünmektedir:<br />Birincisi, Ebû Zehrâ ya İbn Teymiye’nin bu ifadelerini anlamamış, ya da anlamış ama zihinleri bulandırmayı ve gerçekleri tahrîf etmeyi amaçlamıştır.<br />Zîra İbn Teymiye, diğer kitaplarında selef mezhebinin, kendisinin ve hakkı arayan herkesin yol olarak benimsediği, inandığı bir mezheb olduğunu beyân etmiş ve naslar konusundaki telakkisini şöyle açıklamıştır:<br />« Sıfatlarla ilgili naslar zâhirlerine göre değerlendirilir ve lafızlarının delâlet ettiği manalara göre tevîlsiz ve tahrîfsiz tefsîr edilirler. Sıfatların keyfiyeti ise, Allâh’a havâle edilir. Zîra Allâh’tan başka kimse bunların anlamını bilemez. Bu, selef ulemasının kitaplarında bu şekilde kabul edilmiş olup, sıfatlarda mananın malum, keyfiyetin meçhul olduğu onlardan sahih senetlerle rivayet edilmiştir.<br />Tefvîz, keyfiyet için söz konusudur. Manalara gelince bunlar bilinir ve tefsir olunabilirler. Bunlarda tefvîz ve kapalılık yoktur. Nasların delalet ettiği manalar çerçevesinde Allâh’ın sıfatlarını ispat etmek, Allâh’ın mahlukatına benzemesini gerektirmez. Çünkü O’nun kendisine ait ve şânına lâyık sıfatları vardır. Mahlûkâtın da kendilerine göre sıfatları vardır. Zihinlerde Allâh’ın sıfatları ile mahlukatın sıfatları arasında var olan külli manadaki ortaklık, gerçek ve hârici keyfiyetteki ortaklığı gerektirmez. Zaten Allâh kendisi için bu sıfatların var olduğunu belirtmiş, fakat zâtından yaratılanlara benzerlik ve denkliği nefyetmiştir ».<br />لَيْسَ كَــمِثْلِهِ شَـْيءٌ وَ هُوَ السَّـميِعُ الْبَصِـيرُ ) (<br />( O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir,<br />görendir ).<a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a><br />Burada, Allâh işitme ve görmeyi zâtı için ispat etmiş, her hangi bir şeyin de Onun benzeri olduğunu nefyetmiştir. Bu diğer sıfatlar içinde böyledir.<br />Bütün bunlar göstermektedir ki, Ebû Zehrâ ve benzerlerinin iddia ettiği gibi, sıfatların ispatı, teşbîhi gerektirmez. Garip olan şudur ki Ebû Zehrâ, İbn Teymiye’nin Allâh’ın sıfatlarının O’na lâyık olarak ispatı konusundaki fikirlerini çürütmek için, ona muhalif olan Gazâlî, Mâturîdî ve İbn’ul Cevzî’nin görüşlerini delil getirmektedir. Onların mezhebini tercih ederek şöyle der:<br />« Bundan dolayı biz, Mâturîdî, İbnu’l Cevzî ve Gazâlî’nin yolunu tercih etmekteyiz ».<br />Böylece Ebu Zehrâ, selef mezhebini bırakarak bunların mezhebine yönelmektedir. Ama o, hakkı bâtıl ile, güzel olanı da çirkin olanıyla değiştirmiştir.<br />( بِئْـــسَ لِلــظّاَلِـمِينَ بَــدَ لاً )<br />« Zalimler için bu ne fena bir değiştirmedir »!<a href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a><br />4. Ebu Zehrâ, mecâzı sahâbe’ye nisbet etmekte ve şöyle demektedir:<br />« Sahâbe, gerçek anlamıyla tefsir ettikleri gibi, gerçeğin kastedilmesi mümkün olmadığı zaman mecâz ile tefsîr ederlerdi ».<br />Ebu Zehrâ sahâbe hakkında böyle konuşmuş, onlara Allâh’ın kelâmını tefsîr konusunda mecâza sapmayı nispet etmiş ve gerçek manayı terkettiklerini söylemiştir. Sanki o bununla, sahâbe’ye sıfatların nefyini ve bu konuda vârid olan nasların gerçek manaları dışında manalara hamledildiğini nispet etmek ister gibidir.<br />Delilsiz bir şekilde Allâh Resûlu’nun (s.a.s.) sahâbesine ancak bu kadar iftira edilir. Bu, sadece bâtıla destek olmak ve hevaya uymaktır ki, İbn Teymiye’yi, ithamdan beri olduğu bir konudan sahâbe’yi ithama geçmektir. Çünkü mecâz, hem dil ve hem de tefsîr konusunda delil olmayanlar &#8211; yâni arap olmayan unsurlar &#8211; acemler tarafından sonraları ortaya çıkarılmıştır.<br />5- Ebû Zehrâ kitabının 199. sayfasında İbn Teymiye’ye, Allâh’ın insana kötülük (şer) yapma imkanı vermediğini söylediğini nispet ederek sözüne şöyle devam ediyor:<br />« İbn Teymiye bu konuda üç hususu gündeme getirmektedir ki üçüncüsü şudur; Allâh Teala, iyilik yapma imkanı tanır, ondan hoşnut olur ve onu sever. Kötülük yapma imkanı vermez ve onu sevmez. O, bu hususta Mutezile’den ayrılmaktadır ».<br />Bu, İbn Teymiye’ye iftiradır. Çünkü o, hayrı ve şerri takdir edenin Allâh olduğuna inanan diğer imamlar gibi düşünmektedir. Allâh’ın istemediği hiçbir şey onun mülkünde cereyan etmez. Şer ise, kulun kötü temayülleri (tasarrufları) sebebiyle Allâh’ın kaderi ve kevnî iradesinin tecellisi ile vukû bulmaktadır.</p>
<p>( وَ أَمـَّــا مَنْ بَخِــــلَ وَاسْــــتَغْنىَ وَ كَــذَّبَ بِالْحُسْنـَى فَسَــنُيَسِّرُهُ لِلْعُــسْرى )<br />« Kim cimrilik eder, kendini müstağni sayar, en güzeli de yalanlarsa, biz de onu en zora hazırlarız ».<a href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a><br />Peygamber (s.a.s.) ise şöyle buyurmaktadır:<br />( اعْـــمَلوُا فَـكُلٌّ مُيَـسَّرٌ لمِــَا خُــلِقَ لَــــُه )<br />« Amel ediniz herkez yaratıldığı şey için, kendisine kolaylık gösterilmiştir ».<a href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a><br />6- Sayfa 199-200’de İbn Teymiye’nin şöyle dediğini iddia etmektedir:<br />« İrâde ile emir arasında mulâzemet (bağlayıcılık) yoktur. Allâh taati ister ve onun yapılmasını emreder. İnsandan sadır olan mâsiyeti istemez, onu nehyeder. Allâh’ın mâsiyete irâdesinin taalluku ise, masiyetin sebepleri noktasındadır ».<br />Ebû Zehrâ’nın İbn Teymiye’ye nispet ettiği « irâde ile emir arasında mulâzemet yoktur » ifadesi mücmel bir ifade olup, açıklanması gerekmektedir. Bu ifade şöyle olmalıdır:<br />« Şer’i emirlerle kevnî irâde arasında mulâzemet yoktur » Allâh bazen kevni olarak istemediğini şer’i olarak emredebilir. Kafirden iman etmesini istemesi bunun gibidir. Bazen de şer’an emretmediğini kevni olarak isteyebilir. İnkâr ve mâsiyet gibi.<br />İrâde, kevnî ve şer’î olarak iki kısma ayrılır. Emir de, kevnî ve şer’î olmak üzere ikiye ayrılır. Muhabbet ve kızma kevnî irâde ve kevnî emrin gereklerinden değildir. Fakat muhabbet ve rızâ şer’î irâde ve şer’î emrin gereklerindendir. Bu taksim Kitap ve Sünnet delilleri üzerine kurulmuş selefin metodu olup, İbn Teymiye’nin metoduyla uyuşan metottur. Zira Allâh Teâlâ mâsiyeti emretmez, onu istemez ve şer’an ondan razı olmaz. Ancak O, mâsiyeti isteyerek onu, kevnen ve kaderen emretmiştir. Zira Allâh’ın hakimiyetinde istemediği hiç birşey vukû bulmaz.<br />( وَ إِذاَ أَرَدْنـــَا أَنْ نُهْلِـكَ قَرْيَة ً أَمَرْناَ مُتْرَ فيِــهَا فَفَسَــقُوا فيِــهَا فَحَقَّ عَلَيْـهـاَ الْقَوْلُ فَدَمَّـْرنَــاهــَا تَدْمِيــرًا )<br />( Bir köyü helâk etmek istediğimizde, o köyün zenginlik sebebiyle şımarmış elebaşlarına &#8211; iyilikleri &#8211; emrederiz; buna rağmen onlar orada kötülük işlerler. Böylece o köy, helâke müstehak olur; biz de orayı darmadağın ederiz ).<a href="#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a><br />Yâni biz onlara kevnen ve kaderen emretmiş olduk.<br />( وَ مَنْ يُـرِدِ الله ُ فِتْـنَتَهُ فَلَنْ تمَـْلِكَ لَهُ مِنَ اللهِ شَـْيئًا )<br />( Allâh bir kimseyi şaşkınlığa –fitneye- düşürmek isterse, sen Allâh’a karşı, onun lehine hiç birşey yapamazsın ).<a href="#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a><br />( إِنْ كــَانَ الله ُ يـُـِريدُ َأنْ يُغْـوِيَكُـمْ هُوَ رَبـُّـكُمْ وَ إِلَيْــهِ تُـــْرجَــعُون َ )<br />Yine: ( Eğer Allâh sizi azdırmak istiyorsa, (Çünkü) O, sizin Rabbinizdir. Ve nihayet O’na döndürüleceksiniz ).<a href="#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a><br />7- S. 201’de kaderle ilgili sözlerini şöyle noktalamaktadır:<br />« Bunlar, İbn. Teymiye’nin cebr, ihtiyâr ve efâl-i ilâhiye’nin illetine dair sözleridir. İbn Teymiye, sürekli olarak fikirlerini ashâb ve tabiin gibi selef-i sâlihin’e nispet etmektedir ».<br />Ebû Zehrâ bu sözleriyle, İbn Teymiye’yi « selef mezhebinde olmayan » kendine ait fikirleri selef’e nispet etmekle itham etmektedir. Oysa gerçekler bu iddiayı tekzip etmektedir. İbn Teymiye, selef’in kitaplarında var olan ve onlardan sabit olan şeyleri onlara nispet etmiştir. İbn Teymiye, selef’e ait olmayan birşeyi onlara nispet etme konusunda Allâh’tan en çok korkan kimselerdendir. Ebû Zehrâ’ya gelince ya İbn Teymiye’nin kitaplarını okumamış ya da İbn Teymiye konusunda zihinleri bulandırmayı amaç edinmiştir.<br />8- s. 202 ve 206. sayfalarda, İbn Teymiye’nin, ölülere tevessül ve istiğasede bulunmak, teberrük ve ihtiyaçlarının ölülerden istenmesi için kabir ziyaretlerinde bulunma ve bu amaçla sefere çıkmanın yasaklanmasına dair sözlerini naklettikten sonra şöyle demektedir:<br />« İbn Teymiye bu sözleriyle cumhûr ulema’ya muhalefet etmiş, Peygamber (s.a.v.)’in kabrini ziyâret konusunda ise ulema’ya son derece ters düşmüştür. Biz sâlihlerin kabirlerinin ziyâreti ve onlara adak adama konusunda İbn Teymiye ile bir noktaya kadar hem fikiriz, ama Ravza-i Şerife’nin ziyareti konusunda ondan tamamen farklı düşünüyoruz. Zirâ İbn Teymiye, görüşünü Ravza-i Şerife’nin teberrük amacıyla ziyaretini yasaklaması putçuluğa şirke götüreceği endişesi üzerine binâ etmiştir. Bu ise, yersiz bir korkudur. Şayet bu, Muhammed (s.a.v.)’i takdis etmek ise, bu vahdaniyet peygamberini takdis etmektedir. Vahdaniyet peygamberinin takdisi ise, vahdaniyeti ihyâ etmektir. Bu da netice itibarıyla peygamberin gönderiliş amaçlarını takdis etmektir » dedikten sonra şöyle devam etmektedir:<br />« İbn Teymiye ve başkalarının naklettiği;<br />( لاَ تَشُـدّ ُالـّرِحـَالُ إِلاّ َ إِلىَ ثـَلاَثَـةِ مَســَاجِدَ , الَـْـمَسْجِدُ الحْـَرَامِ وَ مَـْسجِدِي هَـذَا , وَ الْـمَسْجِدُ اْلأقْـصى )<br />( Sadece üç mescidi ziyâret amacıyla yola çıkılabilir. Onlar da, Mescid-i Harâm, Mescid-i Aksâ ve benim mescidimdir )<a href="#_ftn14" name="_ftnref14">[14] mealindeki hadis, Peygamber (s.a.v.)’in, yanına defnedildiği mescidin şerefini ifâde içindir. Peygamber (s.a.s.) eşleri içinde kendisine evi en yakın olan Aişe (r. anha)’nın evine defnedildi. Bu ev mescide bitişikti. Şayet Peygam</a>ber (s.a.v.)’in kabrini ziyâret yasaklanmak istenseydi, Peygamber (s.a.v.) Bakî mezarlığı gibi daha uzak bir yere defnedilirdi. »<br />Daha sonra şöyle der: « Bize göre Peygamber (s.a.v.)’in kabri ile teberrük müstahsendir. Yakın olma ile kastettiğimiz, ibâdet veya ona benzer şeyler değildir, aksine bu teberrük, hatırlama ve ibret içindir ».<br />Ebû Zehrâ’nın sözlerinin amacı bundan ibârettir. Bütün bunlar, onun bu meseleleri nasıl birbirine karıştırdığını ve câhil olduğunu göstermektedir.<br />Biz de cevaben deriz ki ;<br />a. « İbn Teymiye, ölülere tevessül ve istiğâsede bulunmak, kabirlerden medet dilemek (teberrük) gibi konularda müslümanların cumhûr’una muhâlefet etmiştir ».<br />İbn Teymiyye bu sözleriyle müslümanların icmâına muvafakat etmiş, onlardan birine dahi muhâlefet etmemiştir. Müslümanlardan kastımız, sahâbe, tâbiîn ve faziletli devirlerde yaşayan ve güzellikle onlara tâbi olan ehl-i sünnet ve-l cemaattır. İbn Teymiyye’ye bu konuda ters düşenler daha sonraki dönemlerde gelen kabirci ve hurâfe ehlidir. Bunların muhalefeti hiç bir şey ifâde etmez. Ebû Zehra bu gibi insanların, müslümanların cumhûru olarak adlandırsa bile, cumhûr olamazlar. Nazarı itibâr alınan gerçeklerdir, isimlendirmeler değildir. Bunlar zâten islâm toplumu içerisinde istisna edilmesi gereken kimselerdir.<br />« Kabir ziyâreti ve kabirlere adak adanması vs. gibi konularda bir noktaya kadar İbn Teymiye ile hem fikiriz. »<br />Bu sözden anlaşılan onun kabir ziyaretleri ve kabirdekilere adak adanması ve ölülere istiğasede bulunmak hususunda İbn Teymiyye ile tam bir muvafakat içinde olmadığıdır. Ebu Zehrâ bu sözleriyle bu gibi konularda daha musâmahakar olduğunu ifade etmektedir. Halbuki bu, Allâh dışında birilerine ibadet etmek demektir ki, büyük şirk grubuna girer. Onun bu sözlerinde, şirk konusunda ne kadar gevşek olduğu ve akîdeyle ilgili konulara önem vermediği açıktır.<br />c. « Ravza-i Şerifenin ziyareti konusunda ise İbn Teymiyye’den tamamen farklı düşünüyoruz. Zira İbn Teymiyye, görüşünü Ravza-i şerifenin teberrük amacıyla ziyâretini yasaklaması putçuluğa götüreceği endişesi üzerine binâ etmiştir. Bu ise yersiz bir korkudur. Şayet bu, Muhammed (s.a.s.)’i takdis etmek ise, bu vahdaniyet peygamberini takdis etmektir. Vahdaniyet Peygamberinin takdis ise, vahdaniyeti ihyâ etmektir.»<br />Bu söze iki şekilde cevap verilebilir:<br />Birincisi; İbn Teymiyye, Ravza-i Şerife’de namaz kılmak kastıyla ziyâreti yasaklamıyor. Böyle bir şeyi ona nispet etmek doğru değildir. İbn Teymiye, diğer İslâm alimleri gibi sahih sünnetin muktezâsı olarak bunu müstehab görmektedir.<br />İkincisi; Şer’i maksadla Ravza-i Şerifeyi ziyâret etmek orada namaz kılmak amacına mebni olmalıdır. Peygamber (s.a.s.) hadisi şerifte:<br />( مَا بَـيْنَ بَيْتـِـي وَ مِنْبَــِري رَوْضَــةٌ مِنْ رِيــَاضِ الْجَــنَّةِ )<br />( Evimle minberimin arası cennet bahçelerinden bir bahçedir )<a href="#_ftn15" name="_ftnref15">[15] buyurmuşlardır. Ravzanın ziyâretinden amaç oradan medet ummak ve Ebû Zehrâ’nın zannettiği gibi Peygamber (s.a.v.)’i takdis etmek olmamalıdır. Zira böyle bir niyetle gitmek bid’attir, şirktir.</a><br />3. Takdis, aşırılığa kaçması durumunda yasak hâle gelir. Muhammed (s.a.v.)’in Peygamberlik vasfına karşı sorumluluğumuz onu sevmek, emrettiklerini yapmak ve nehyettiklerinden sakınmamızdır. Peygamber (s.a.v.) kendisinin takdis edilmesini ve aşırı övülmesini yasaklamıştır. Birisi kendisine ( Allah’ın ve senin dediğin olur ) diye hitap edince Peygamber (s.a.v.):<br />( أ جَعَلْتَني الله َ نِــدًّا ، قُــلْ مَا شَـــاءَ الله ُ وَحـْـدَهُ )<br />( Sen beni Allah’a eş mi koşuyorsun? ) diye kızmış ve ona ( sadece Allah’ın dediği olur )<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"> </a></p>
</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"></a></p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"></a></p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4"></a></p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"></a></p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6"></a></p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7"></a></p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8"></a></p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9"></a></p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10"></a></p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11"></a></p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"></a></p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13"></a></p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14"></a></p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15"></a></p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16"></a></p>
<p><a href="https://www.ilmedavetdernegi.org/makaleler/m-ebu-zehranin-ibn-teymiyyeyle-alakali-sozleri-ve-salih-fevzanin-buna-cevabi/">M.Ebu Zehranın İbn Teymiyye İle Alakalı Sözleri Ve Salih Fevzan&#8217;ın Buna Cevabı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.ilmedavetdernegi.org"></a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">1571</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Nasıl bir ramazan geçirmeli</title>
		<link>https://www.ilmedavetdernegi.org/makaleler/nasil-bir-ramazan-gecirilmeli/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 15 Oct 2015 09:07:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[MAKALELER]]></category>
		<category><![CDATA[Muhtelif]]></category>
		<category><![CDATA[nelerden uzak durmalıyız]]></category>
		<category><![CDATA[nasıl oruç tutalım]]></category>
		<category><![CDATA[kadir gecesine hazırlık]]></category>
		<category><![CDATA[zikir]]></category>
		<category><![CDATA[itikaf]]></category>
		<category><![CDATA[ramazanda nasıl kuran okumalıyım]]></category>
		<category><![CDATA[kuran tilaveti]]></category>
		<category><![CDATA[cemaatle namaz]]></category>
		<category><![CDATA[sadaka]]></category>
		<category><![CDATA[nasıl bir ramazan geçirmeliyiz]]></category>
		<category><![CDATA[RAMAZAN]]></category>
		<category><![CDATA[teravih namazı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilmedavetdernegi.org/?p=1103</guid>

					<description><![CDATA[<p>NASIL BİR RAMAZAN GEÇİRMELIYIZ&#8230;?.Ramazan bize neleri hatırlatıyor? Bir ay boyunca neler alıyoruz? Önceki Ramazanlar hangi izleri bırakarak gitti? Mesela: Ramazan sözcüğünü duyduğumuzda, aklımıza ilk gelen, mağfiret ve cennet kelimeleri mi yoksa, yemek ve pide mi? Oruç, cihaddan önce emredildi. Müslümanlar oruç eğitimi görmekle müminler oldular. Şimdi dönüp düşünelim: Oruç bizim için bir eğitim ibadeti mi?...</p>
<p><a href="https://www.ilmedavetdernegi.org/makaleler/nasil-bir-ramazan-gecirilmeli/">Nasıl bir ramazan geçirmeli</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.ilmedavetdernegi.org"></a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span id="more-1103"></span></p>
<p><strong>NASIL BİR RAMAZAN GEÇİRMELIYIZ&#8230;?.</strong><br />Ramazan bize neleri hatırlatıyor? Bir ay boyunca neler alıyoruz? Önceki Ramazanlar hangi izleri bırakarak gitti? Mesela: Ramazan sözcüğünü duyduğumuzda, aklımıza ilk gelen, mağfiret ve cennet kelimeleri mi yoksa, yemek ve pide mi? Oruç, cihaddan önce emredildi. Müslümanlar oruç eğitimi görmekle müminler oldular. Şimdi dönüp düşünelim: Oruç bizim için bir eğitim ibadeti mi? Yoksa, açlık ve fakirliğin edebiyatı mı? Şu hadisi şerif-i defalarca okuyup düşünelim “Kim tam bir imanla ve ecrini Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, onun geçmiş günahları mağfiret olunur. (Buhari ve Muslim)</p>
<h2 style="text-align: center;"><span style="color: #ff9900;">RAMAZAN PROGRAMIMIZ</span></h2>
<h3>* <span style="color: #ff9900;">Ilk Hamlemiz Nasûh bir tövbe: </span></h3>
<p>Ramazan cennete girmenin en yakın olduğu zamandır. Tövbe için de, Kadir gecesini bekleyecek vaktimiz yoktur. Ne zaman günahlarımızdan sıyrılırsak, o gece bi nevi bizim Kadir gecemizdir.</p>
<h3><span style="color: #ff9900;">* İlk işimiz: Orucun Fıkhını Öğrenmek:</span></h3>
<p>Bilmeyen veya aslı gibi öğrenmeyen, istese de güzelini yapamaz. Dinimiz ilim dinidir. Öğrenmek bir ibadettir. Hangi işle meşgul olursak o işin, o ibadetin ahkamını öğrenmek farzdır. Ramazan ayına olan saygımızı göstermesi açısından, sahih bir fıkıh kitabından oruç konusunu okunmalıdır.</p>
<h3><span style="color: #ff9900;">* Cemaatle Namaz: </span></h3>
<p>Cemaatle namaz kılmak erkekler için ihmal edilmemesi gerekir.Mümkünse, iki namaz arasını da (bir kaç defalığına da olsa) camide bekleyerek, unutulmak üzere olan sünnetlerden birisini daha ihya etmeliyiz.</p>
<h3><span style="color: #ff9900;">* Teravih Namazı: </span></h3>
<p>Teravih Namazı, Ramazan ayının en mühim nafile ibadetlerindendir. Ancak, namazın heybeti ve Ramazan ayının manası ile bağdaşmayacak bir teravih namazı, belki de vebal altına girmemize neden olabilir.</p>
<h3 style="text-align: left;"><span style="color: #ff9900;">* Sadaka </span></h3>
<p>(En zor ama en makbul ibadetlerden): Alanı Allah’tır, vereni de ben, diyerek sadaka verelim. Önce çok yakın akrabalarımız, komşularımız, mesai arkadaşlarımız ve iman ehl-i kardeşlerimiz şeklinde bir sıralama belirleyelim. Sadakanın kabul edeni Allah olduktan sonra onun azı çoğu olmaz. Ancak, bir taşla iki kuş vurabileceksek onu da kaçırmayalım.Mesela: Hem akrabamız hem de, takva ehl-i olan bir fakir varsa bir taşla iki kuş vurulmuş olur. Belirlenmiş yerlerin dışında farklı sadakalar vermeliyiz. Hayır için kurulmuş ve hizmeti devam eden kuruluşlara</p>
<h3 style="text-align: left;"><span style="color: #ff9900;">*&#8230; Kur’an tilaveti:</span></h3>
<p>Ramazandaki büyüklük, Kur’anın o ayda inmiş olmasındandır. Zikirin en büyüğü Kuran okumadır. İbni Abbas (R.A) Peygamber (S.A.V)’in Ramazan ayında Kur’an-ı daha fazla okuduğunu haber verir. Ne kadar Kur’an okursak o kadar Ramazan ayına dalmış olacağımızı iyi bilelim.&nbsp;Bu kuranı okumayı öğrenmeden geçirdiğimiz +1 ramazan olmasın.</p>
<h2 style="text-align: center;"><span style="color: #ff9900;">RAMAZANDA NASIL KUR’AN OKUYALIM?</span></h2>
<p><strong>1- O’na en ince ayrıntılarına varıncaya kadar eksiksiz bir iman.</strong><br /><strong>2- Ayetlerindeki ahkâmı ve mucizeleri tefekkür.</strong><br /><strong>3- Muktezasi ile amel.</strong><br /><strong>4- Bir ibadet çesidi olarak tilavet</strong><br /><strong>5- Bir sonraki nesle aktarılması için gerekenleri ifa.</strong></p>
<p>Resulullah ((S.A.V.))’in bu ayda Kur’an okumayı artırdığına bakılırsa, bizim de Her gün sabah ve akşam aynı saatte ve belli bir miktarı (mesela on sayfayı) düşmeyecek şekilde okumamız uygunluk arzeder. Okuyuşumuz, mümkünse sesli olsun. Yanımızdakiler dinleme imkanına sahip iseler onlar da dinlesinler.</p>
<p>Kur’anı okumak gibi dinlemekte bir ibadettir. İyi okuyan bir hafızı dinlememiz de ecirdir. Kur’an okurken, meleklerin okuduğumuz harfleri tek tek saydıklarını, her biri için sevap yazdıklarını bilerek okumalıyız.</p>
<p><strong>*Zikir</strong> (Huzurlu kalplerin sahibi olabilmemizin yegane yolu ): Ramazan ayı günleri Allah’ı zikretmemiz için en coşkulu günlerimiz olmalıdır. Zikir bütün yılın ibadeti olmakla beraber, bu günlerde mutlaka artırılarak yapılmalıdır. Bilhassa, sahur vakti, sabah namazı ve iftar saatini, camide namazı beklediğimiz dakikaları ihya etmeliyiz.</p>
<p><strong>* Bir ilim meclisine iştirak edelim:</strong> Her gün bir ayetin tefsirini veya bir hadis-i şerifi öğrenelim. Ya da, bir fıkıh meselesini çözelim. Ehlinin bu tip meclisler oluşturmaları için teşvik edelim,katılarak ecre ortak olalım. Ramazan ayını, en büyük amellerden olan Allah için ilim öğrenme ile bir kat daha mamur hale getirelim. Günde on dakikalık bir bilgi, yıllar sonra kitaplar dolusu bilgiye dönüşebilir. Ailemizde okuma gün ve saatleri tespit edelim</p>
<p><strong>* İ’tikaf:</strong> Kadir gecesini idrak etme imkanı daha yüksek olur. Başlı başına bir ibadet olan “mescidde ikamet etme” sünnetine alışılır. Günlük alışkanlıklar ve fasid çevreden emin olunulan bir on gün yaşanmış olur. Gece ibadeti ve nasuh bir tevbe için daha nezih bir ortamda bulunulmuş olur. Kalbe tedavi ve ıslah dönemi yaşatılır.</p>
<p><strong>* Kadir Gecesine hazırlık:</strong> Aslını idrakten mahrum bırakıldığı nimetlerden birisi de Kadir gecesi nimetidir. Bu gece kandillerle ve simitlerle geçiştirilecek bir gece değildir. O bir gezi ve muhabbet gecesi olamaz. Bunun için Kadir gecesi ile ilgili olarak şu hususlara dikkat edelim:<br />1- Bu geceyi Allah Teala, Ramazan ayı içinde gizlemistir. 27. Gece diye kesin bir gece yoktur. İşin sırrı da bu</p>
<p>2- Bilhassa son on gün Kadir gecesi için yüksek ihtimalli gecelerdir.<br />3- Kadir gecesinde ne yapılabilir? Bu soruyu <strong>Hz. Aişe annemiz (R.A) Resulullah (S.A.V)’e sorduğunda şu cevabı vermiştir. “O gece şöyle dua et: Allahım! Sen çok bağışlayıcısın, kerimsin, bağışlamayı seversin. Beni bağışla.”</strong></p>
<p>Demek ki, o gece Allah’a el açma gecesidir. Maksat günahlardan kurtulmaktır. Günahlardan kurtulacak amelleri yapmaktır. Bize Kadir gecesini tanıtan sevgili Peygamberimiz (S.A.V), bunun dışında özel bir ibadet bildirmemiştir. Ashab-i Kiram ve diğer selef büyükleri mescidlere kapanıp, bu geceyi çevrelerinden uzak, seccadeleri başında tövbe ve istiğfarla, tefekkürle geçirmişlerdir. Onlardan iyisini yapacak durumda değiliz.</p>
<p><strong>* Ramazanda kardeş çevremizi genişletelim:</strong>&nbsp;Ramazan ayında da yeni kardeşlikler kurabilir, dairemizi genişletebiliriz. Allah’ın rahmetini coşturduğu bir mevsimde biz de, bağışlayıcılığımızı daha fazla etkin hale getirip, barışalım, helalleşelim. Oruç tutan müminlerin bir kişi de olsa artması için çabalayalım. Allah’a çağıran, İslam için çırpınan müminlerden olalım. Bıkmadan usanmadan davete, tebliğe devam edelim.</p>
<p><strong>* Aile yapımızı ıslah edelim, toptan Allah’ın ipine sarılalım:</strong>&nbsp;Aile üyeleri arasında şeytanın yuvası ile oluşan kopuklukları gidermede Ramazan ayını iyi bir fırsat olarak değerlendirelim. Ramazan ayında bir yandan Rabbimiz’e yakınlık kuracağımız amellerle yoğunlaşırken bir yandan da eşlerimizle bal ayı günlerimizin güzelliklerine gidelim; çocuklarımızı yeni yürümeye başladıkları günlerdeki özlemle kucaklayalım. Böylece onları şeytanın tuzağına düşmemeleri yönünde muhafaza etmiş oluruz. Af bekleyen kullar olarak, affetmesini de bilelim. Anne ve babalarımız yaptığımız hataları “gene çocukluk yaptı işte” diye olgunlukla krşılamalı</p>
<p><strong>* Dua için özel vakit tahsisi:&nbsp;</strong> Oruç tutan mümin Rabbine yakın olduğunu, orucun bu yakınlığı arttırdığını bildiğine göre, dua için en uygun vakitte olduğunu da bilmelidir. Dua edecek çok sebebimiz var! Rabbimize el açmayı ihmal edip, duadan uzak durduğumuzdan bu yana kim bilir neler kaybettik! Rabbim! Rabbim! demenin zevkinden nasıl da yoksun kalmışız.Dualarımız kelimelerle, bazen harflerle sayılacak kadar daraldı. Halbuki Rabbimiz, açılmış eller, nemli gözler arıyor.<strong>Efendimiz (S.A.V.) buyurdular ki: “Üç kişinin duası reddedilmez: Adil idareci, iftar edinceye kadar oruçlu ve mazlum”. (Sünen-u’l- Beyhaki).</strong></p>
<h2 style="text-align: center;"><span style="color: #ff9900;">NASIL ORUÇ TUTALIM ?</span></h2>
<p>*Önce Sahurdan Başlayalım: Sahurdan başlayan bir farklılıkla oruç tutalım. Peygamber (S.A.V.) efendimiz: Sahur yemeğinde bereket olduğunu; ehli kitabın orucu ile bizim orucumuz arasında sahur yemenin fark olarak bulunduğunu; meleklerin sahur sofrasındakilere dua ettiğini haber vermiştir. İftar sofrasındaki bolluk ve farklılığı sahur sofrasına da taşımamız gerekmektedir. Oruca yeni başlayanların bu konuda teşvikine yönelik gayretler içinde olmalıyız. <strong>Ebu Davud ve Nesai’ nin rivayet ettiği bir hadiste Peygamber Efendimiz (S.A.V.), Irbad b. Sariye isimli sahabiyi sahur yemeğine davet edip, “bereketli sofraya gel” dediği rivayet edilmektedir.</strong> Sahur yemeği, iftar yemeğinin aksine bol olmalıdır. Hadisi şerifler, sahurda bolca yemeyi emir buyuruyor. Sahur sofrası, fecre yakın vakte kadar geciktirilmelidir. Bu da ayrı bir sünnettir. İftar, aksam namazı vakti girer girmez hemen yapılmalı, sahur ise son vaktine kadar geciktirilmelidir.</p>
<p>Sahur yemeği için kalkanlar, o saatte Allah Teala’ nın kullarından taleplerini beklediğini de unutmamalıdır. Nafile namazın ve zikrin, Kur’an okumanın en feyizli sayıldığı zaman dilimidir.</p>
<p>*İftar için hareket ve heyecan içinde olmak gerekir:&nbsp;Bu ümmetin, iftara acele ettiği sürece hayırda olduğu Peygamber (S.A.V.) efendimizin verdiği haberlerdendir. Ayrıca Soframızda tabaklara uzanan el sayısı arttıkça bereketin de artacağını unutmayalım. Besmele ile başlayıp, iftara mahsus duayı okumamız soframızın önemli âdabındandır. Yediklerimiz gözümüzün değil midemizin doyacağı şeyler olmalıdır.</p>
<p>* Soframızda Allah’ın rahmetini celbedecek kimseler bulunsun.&nbsp;Salih müttaki bir kimse, bir yetim, bir dul, gerçekten yemeğe muhtaç bir miskin, hadis, fıkıh okuyan bir talebe&#8230; Bunlar misafir değil baş tacıdırlar. Resulullah (S.A.V.) efendimiz onların sayesinde rızık gördüğümüzü haber vermiştir. Başa kakma gibi bir üslup sergileyerek ecrimizi heba etmeyelim. Nihayet biz ona, bir tabak yemek kazandırdık; o ise bize, Rabbimiz’in rızası gibi değer biçilemez bir nimet kazandırdı. Aile efradımızı, bu anlayışı benimser hale getirelim.</p>
<p>* Orucun aslı, bütün organlara eğitim verilmesidir:&nbsp;Sadece aç kalmak oruç değildir. Yalan, iftira ve gıybet gibi dil afetleri, orucu yer bitirir. Hadis-i şerifler yalan konuşan bir insanın orucunu boşuboşuna açlık şeklinde değerlendirmiştir. Midemiz aç iken dil ve göz gibi organlarımız da kontrol altında tutulmalıdır. Oruçlunun sinirlerine ne kadar hakim olacağı Allahu Teala’nın görmek istediği hasletlerdendir. <strong>Sevgili Peygamberimiz (S.A.V.), kendisine saldırılması halinde oruçlunun, “Ben oruçluyum, ben oruçluyum” demesini emretmiştir.</strong></p>
<p><strong>* Büyük Risk: Kul Hakkı :</strong>&nbsp;Kul haklarından arınmadan yaptığımız ibadet ve hayırların büyük hesaplaşma gününde, alacaklılarımıza verileceğini bilelim. Sevgili ve güzel Peygamberimiz (S.A.V.): “Bu gerçek bir iflastır” diyor.</p>
<h2 style="text-align: center;"><span style="color: #ff9900;">ŞUNLARDAN UZAK DURALIM</span></h2>
<p>Kur’an’ın haberlerine kulak ve gönül ayıralım. Teknolojiyle aramıza mesafe koyalı.Telefon,tv vs..adamı alim olamaz</p>
<p>Diş sıkılarak geçirilecek kadar kısa bir zaman olan Ramazanı, uykuya teslim etmeyelim.</p>
<p>Rabbim, hakkı ile Ramazan-i şerifi değerlendiren kullarının zümresine ilhak eylesin. Amin</p>
<p><a href="https://www.ilmedavetdernegi.org/makaleler/nasil-bir-ramazan-gecirilmeli/">Nasıl bir ramazan geçirmeli</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.ilmedavetdernegi.org"></a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">1103</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Evlilik Manifestosu: Yedi kızın hikayesi -Alıntı-</title>
		<link>https://www.ilmedavetdernegi.org/makaleler/evlilik-manifestosu-yedi-kizin-hikayesi-alinti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 09 Oct 2015 11:24:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[MAKALELER]]></category>
		<category><![CDATA[Muhtelif]]></category>
		<category><![CDATA[yedi kızın hikayesi]]></category>
		<category><![CDATA[evlilik manifestosu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilmedavetdernegi.org/?p=977</guid>

					<description><![CDATA[<p>Evlilik Manifestosu: Yedi kızın hikayesi Genç Muvahhide isimli internet sitesinde Ummu Reyhane imzası ile yayınlanan ve yedi genç kızın evlilik hikayesini anlatan yazı, kısa sürede sosyal medyada binlerce kişiye ulaştı İşte&#160;Genç Muvahhide&#8216;de yer alan ve pek çok önemli noktayla ilgili değerlendirmeler içeren o yazı: Yıllar önceydi.. Yedi kızdık biz.. Birbirimizle, arkadaşlıktan öte can kardeşliğini, dava...</p>
<p><a href="https://www.ilmedavetdernegi.org/makaleler/evlilik-manifestosu-yedi-kizin-hikayesi-alinti/">Evlilik Manifestosu: Yedi kızın hikayesi -Alıntı-</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.ilmedavetdernegi.org"></a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span id="more-977"></span></p>
<p><strong>Evlilik Manifestosu: Yedi kızın hikayesi</strong></p>
<p><strong>Genç Muvahhide isimli internet sitesinde Ummu Reyhane imzası ile yayınlanan ve yedi genç kızın evlilik hikayesini anlatan yazı, kısa sürede sosyal medyada binlerce kişiye ulaştı</strong></p>
<p>İşte&nbsp;<a href="http://gencmuvahhide.com/evlilik-manifestosu-yedi-kizin-hikayesi">Genç Muvahhide</a>&#8216;de yer alan ve pek çok önemli noktayla ilgili değerlendirmeler içeren o yazı:</p>
<p>Yıllar önceydi..</p>
<p>Yedi kızdık biz.. Birbirimizle, arkadaşlıktan öte can kardeşliğini, dava yoldaşlığını ve gönül dostluğunu paylaşırdık.. Dertlerimiz vardı bizim.. Ümmet adına yığın yığın günahlara ağıtlarımız vardı.. Ve tertemiz ellerimiz, gözyaşlarımız, bir de dualarımız vardı yağmur misali..</p>
<p>Dünya hayatını, ayaklarımız yerden bir karış yukarıda yaşardık.. Bol bol okurduk, konuşurduk, tartışırdık.. Gün olur marşlar söyler, sloganlar atardık.. Öğrencilerimiz olurdu, kurslar açar, kamplar kurardık.. Sabahlara kadar çalışır, birkaç saatlik uykularla günü güne ulardık.. Beş dakikalık teneffüs aralarında imparatorluklar yıkar, devletler kurardık..</p>
<p>Daha on dördünde yıllarla başı belada, en fazla on dokuzunda buralardan kuş olup gitme hayalleri kurardık..Anlamazdı kimseler.. En çok da bizimle aynı yolları adımlayan; “Biz de bir zamanlar sizin gibiydik” sözünün mimarı, 80&#8217;lerin gençliği..</p>
<p>“Biz onlar gibi olmayacaktık” sözde.. Fakat henüz denenmemiştik, sınanmamıştık..</p>
<p>Şehirlerde dağlara sabırlar büyütüyorduk.. İmtihanımız silahla olacak, sorular hep o bildik meydandan çıkacak sanıyorduk.. Olmadı..</p>
<p>Şehir imtihanları bir başkadır.. Caddeler ağırlaşır insanın ayağının altında, duvarlar üstüne üstüne gelir.. Hayattır, kendisinden kaçtığımız ve ölüme çaremiz yoktur..</p>
<p>Artık suskun acılar, kaybedişler, tükenişler, tavizler ve kalp ölümleri vardır.. Gençlikteki dosyalar rafa kaldırılmış, sevdaların üstüne kül boşaltılmış, duvarlardan afişler sökülmüş ve dillerde slogan kalmamıştır..</p>
<p>O zamanlar çok düşündüm, “Ne olmuştu bizden öncekilere ve ne olacaktı bize?”.. Ablalara sordum, teyzelere.. Cevaplar genelde tek bir alanda yoğunlaşıyordu: EVLİLİK..</p>
<p>Şehirlerde gençlerin sınav sorusu genelde evlilikten yana çıkıyordu.. Bir dönüm noktası, bir hayat arifesi, hayalle gerçek arasındaki o keskin çizgi.. Hep evlilikle geliyordu..Bizde de öyle oldu.. Kimimiz 19&#8217;unda evet derken evliliğe, kimimiz 25&#8217;i aştı..</p>
<h2><span style="color: #ff9900;">1.Kız:</span></h2>
<p>Çok heyecanlı bir arkadaştı.. Müstakbel eşiyle ilk görüşmesinde uzun uzadıya konuşmuştu.. Evvela Seyyid Kutub&#8217;un Yoldaki İşaretleri&#8217;ne değinilmişti, ardından gündemdeki Çeçenistan cihadına.. Güncel yazarlar, medya hocaları, manevi liderler, derken halkın cehaleti, mazereti..</p>
<p>Kız; “Falanca kitabı okudun mu?” diye soruyor, çocuk “Evet” diyerek kitap hakkındaki detaylara giriyordu.. Kızın gözleri “İşte bu!” diye parlıyordu..</p>
<p>Madem ki evlenecekti Allah için olmalıydı, İslam için, dava için.. Sormadı başka şey, düşünmedi hiç..</p>
<p>O bizim evliliğe ilk emanet ettiğimizdi.. Aramızdan ilk uğurlanan.. Onun için hepimizde bir endişe ve hüzün vardı..</p>
<p>Aradan birkaç yıl geçtiğinde; “Evliliğin nasıl?” diye sordum. “Kocam tipik bir doğu erkeği çıktı” dedi.. “Okuduklarımızın, düşündüklerimizin evliliğimize hiçbir faydası olmadı maalesef.. Yoldaki İşaretler, kayınvalideme karşı alttan almam gerektiğini, yoksa bunun faturasının kocam tarafından bana ödetileceğini öğretmedi bana.. Fethi Yeken, eşime bir türlü bize karşı merhametli ve anlayışlı olması gerektiğini anlatamadı..</p>
<p>Karşındaki İslam uğruna mücadele eden adamın, normal hayatta sürekli eleştiren, beğenmeyen, geçimsiz ve sinirli biri olacağını düşünemiyorsun.. Fakat İslam devleti teorilerimizin ne mutfakta yeri var, ne de yatak odasında..”</p>
<h2><span style="color: #ff9900;">2.Kız:</span></h2>
<p>Temkinli bir arkadaştı, doğruya her daim kalbi açık, hatada ısrar etmeyen samimi bir kardeşti.. İlk arkadaşımızın hikayesinden olacak, talibi olan gence; “Benim için en önemli şey; İslam&#8217;ın bünyesinde yeşereceği ailedir.” demişti.. Ve sabrı, fedakarlığı, eşler arasındaki uyumu, akrabalarla münasebetleri, çocuk eğitimindeki ilkeleri uzun uzadıya konuşmuşlardı.. Gencin zaten yumuşak başlı bir duruşu vardı, konuşulan mevzularda mutabakat sağlanmış ve kısa zaman içinde düğünleri olmuştu..</p>
<p>Bu kez daha umutluyduk, dualarımız ‘Bu yuvanın bir cennet bahçesi olması&#8217; yönündeydi..</p>
<p>Nice zaman sonra konuştuk.. “Evlendikten sonra bunalıma girdim” dedi.. “Eşim, Şia inancına çok yakın fanatik bir İrancı.. Namazları cem ediyor, sahabeye dil uzatıyor, hadisleri takmıyor, sünnete burun büküyor..Önceleri “Düzelir” dedim, alttan aldım, gün oldu konuştum, gün oldu yalvardım.. Fikirlerinden hiçbir şekilde vazgeçiremedim.. “Boşansam” dedim ama hamileydim, ona da cesaret edemedim.. O gün bu gündür ne o değişti ne de ben.. Her zaman itiş-kakış aramızda.. Olan da zavallı çocuklara oluyor..”</p>
<h2><span style="color: #ff9900;">3.Kız:</span></h2>
<p>Aceleci bir arkadaştı, kendisini sınamadan olaylara dalıvermesi yüzünden her zaman başına iş açardı.. Etraftaki olumsuz Müslüman erkek tiplemelerine bakarak; “Buralar adamı çürütüyor. Cihada gidecek biriyle evlensem de hemen yollasam onu, şehid olsa” diyordu.. Öyle de oldu nitekim.. Evliliklerinin üçüncü ayında cihada giden eşinin çok geçmeden şehit haberi de geldi..</p>
<p>Hepimiz yanında durduk kardeşimizin, ona destek olmaya çalıştık.. Fakat o bambaşka tavırlar sergiliyordu.. Durmadan dövünüyor, oraya buraya düşüp bayılıyordu.. Zaman geçtikçe bunalımları arttı, ne okuduğumuz ayetler onu teskin etti, ne de şehid eşi olmanın müjdeleri..</p>
<p>Yavaş yavaş hepimizle irtibatını kesti.. Yıllar sonra onu bir iş merkezinde daracık kıyafetiyle, makyajlı yüzüyle gördüğümde önce tanıyamadım sonra gözlerime inanamadım.. İş hayatına atılmıştı.. “Cihada gidecek adam evlenir mi hiç? Bak işte ortada kaldım, başımın çaresine bakıyorum.. El-aleme muhtaç olacak halim yok ya!” diyordu..</p>
<h2><span style="color: #ff9900;">4.Kız:</span></h2>
<p>Çok yumuşak huylu ve fedakar bir arkadaştı.. Herkesin yardımına koşar, elinden geleni ardına koymazdı.. Akrabadan gelen talibi için anne-babası; “Namaz kılıyor ya gerisini fazla kurcalama. Hem sen ne diye bu güne kadar okudun, ettin? Öyle her şey tastamam olur muymuş? Zamanla sen anlatıp öğretirsin” diyerek evliliğini bir oldu-bittiye getirmişlerdi..</p>
<p>Konuştuğumuzda; “Çok zor” diyordu.. “İnsanın aynı dili konuşmadığı, aynı hassasiyetleri paylaşmadığı bir adamla evlenmesi o kadar zor ki.. Ben oturup Allah&#8217;ın ayetlerinden bahsedelim, bize faydası olacak şeylerden konuşalım istiyorum, eşim maç seyrediyor, saçma sapan dizilerin başında uyuyakalıyor.</p>
<p>İlk zamanlar; “Ben de okurum seninle, çok şey bilmiyorum ama sen öğretirsin” falan diyordu. Fakat zaman ilerledikçe; “Çok da aşırı gitmeye gerek yok. Benim de bir gururum var, eşim dostum var” diyerek beni uyarmaya başladı.. Ne zaman bir hayra niyetlensem onu karşımda buluyorum.. İşin en acı yanı ise çocuklarıma sözüm geçmiyor.. Ben; “Haydi çocuklar televizyonu kapatıp biraz kitaplarımızı okuyalım” diyorum. Eşim; “Bırak çocukları, ne zararı var sana, güzel güzel oturuyorlar işte” diyor. Onun bu tavırlarından sonra artık beni kim dinler?..”</p>
<h2><span style="color: #ff9900;">5.Kız:</span></h2>
<p>Aramızda ilmi en çok sevendi.. Normal işinde gücünde insanlar ona ‘sıradan ve basit&#8217; geliyordu.. “Tam benim istediğim eş adayı” dediği genç, Şam ve Kahire&#8217;de uzun yıllar eğitim almıştı.. Onlarca alimin ilim meclisinde bulunmuş, kütüphaneler dolusu kitabı adeta içercesine okumuştu..</p>
<p>Arkadaşımız bir eşten çok dizinin dibine oturup ilim tahsil edeceği bir hoca bulmanın mutluluğuyla evlendi.. Hepimiz çok umutluyduk, bu evlilikte hayatla birlikte bir şeyler devam ettirilecekti..</p>
<p>Fakat duyduk ki, genç buralarda daha yeni tutunuyor.. İş-meslek namına bir becerisi yok.. Birkaç ay çalıştıktan sonra aylarca işsiz dolaşıyor.. Arkadaş kucağında bebeği ile yardıma muhtaç.. Kardeşlerle ufak-tefek aramızda bir şeyler hazırlayıp ziyaretine gittik..</p>
<p>Bizi duvarları tamamen kitaplıklarla kaplı bir salona aldı arkadaşımız.. Kenara eski, küçük bir dikiş makinası koymuş, konu komşuya dikiş dikmeye başlamıştı.. “İlk başlarda her şey çok iyiydi, beraber okur, düşünür, konuşurduk.. Fakat bir evin, ailenin ayakta durması ilimle değil maddi ihtiyaçların karşılanması ile.. Gün geçtikçe, “Kira günü geldi, su kesildi, yağ bitti” dedikçe aramızda problemler baş göstermeye başladı.. “Allah kerim, o rızkımızı gönderir” deyip odasına çekilen eşimin, onca ilmine rağmen artık gözümde mahallenin en cahil ama evine ekmek götüren adamı kadar bile değeri yok maalesef..</p>
<p>Akrabalardan, eş-dosttan yardım kabul etmek ne kadar ağır bir durum.. Sağolsun bir akrabamız bu dikiş makinasını verdi, ben de gece-gündüz demeden bir şeyler dikmeye çalışıyorum..”Acı acı gülerek; “Artık bunca kitabın, ilmin gözümde hiçbir değeri kalmadı.. Yedi aylık kızımı kucak istediği zaman kucağıma bile alamıyorum çalışmaktan, çocuk <span style="color: #333333;">makine tıkırtısının arasında ağlaya ağlaya susuyor.. Ama başka çarem de yok” dedi..</span></p>
<h2><span style="color: #ff9900;">6.Kız:</span></h2>
<p>Sevgi dolu bir gönül dünyası vardı.. Duygusal, içli ve dünyaya kalbi ile bakan tertemiz bir kardeşimizdi.. “Sevmeden olmaz” diyordu, ne olacağı baştan belliydi.. Kalbini bir gence kaptırdı ve çok geçmeden evlendi..</p>
<p>Bizim camiada en sert eleştirilen o olmuştu.. Ne davayı satmışlığı kalmıştı, ne basit bir sevdaya tutulmuşluğu ne de iffetsizliği..</p>
<p>Bir bayram günü memlekette karşılaştık.. Gözleri hala pırıl pırıldı.. “Rabbime hamd olsun beni mahcup etmedi..” diyordu. “Nasıl oldu?” diye sordum. Anlattı:</p>
<p>“Beni bilirsin, zeki değilimdir, aklım da pek bir şeye ermez. Fakat dualarım ve gönlüm elhamdülillah beni yanıltmadı.. Sevmek derken öyle körü körüne değil.. Sevdim ama çok istişare ettim ben, eğer eşim uygun biri olmasaydı “Bir kere sevdim” diyerek peşinden gitmeyecektim elbette..</p>
<p>Bir şeyi sevmeden, içime sindirmeden yapamazdım.. Çok dua ettim ben, “En hayırlısını sevdir gönlüme” dedim.. Öyle de oldu.. Evlilikte sorunlar olmaz mı? Elbette bizim de sorunlarımız oldu/oluyor..</p>
<p>Fakat gönlümün eşime karşı sürekli sevgi dolu olması, eşimin de bana aynı ışıkla bakması Allah&#8217;ın yardımıyla bu sorunları hep küçültüyor.. Esasen benim pek bi beklentim yoktu; sevgi dolu, uyum içinde yaşasak, Allah&#8217;a kul, birbirimize yoldaş olsak yeterdi.. Onun için akşamları eşimi kapıda karşılamayı, ona sevdiği yemekleri hazırlamayı seviyorum ben, ailesinin yanında onun göğsünü kabartmayı, onunla el ele yürümeyi, çocuklarımızla şakalaşırken onu seyretmeyi, beraber kitap okumayı, arkasında namaz kılmayı.. Velhasıl Allah yüzüme güldü, işte altı yıl oldu, beni dualarım, bir de gönlüm kurtardı..”</p>
<h2><span style="color: #ff9900;">7.Kız:</span></h2>
<p>Aramızdaki en seviyeli arkadaştı, tam bir hanımefendiydi.. İnsanlarla bütün iletişimini “saygı” çerçevesinde kurardı.. Yaptığı her işe özen göstermesi, en iyisini yapmaya gayret etmesi onun en belirgin özelliklerindendi..</p>
<p>Evlendiği gencin gerek fikri yapısını, gerekse ahlaki yapısını ciddi bir şekilde araştırmıştı.. Aileler arasında da uyum vardı, öyle olunca uzatmadan evlenmişlerdi..</p>
<p>“İyi misiniz?” dedim.. “Elhamdulillah” dedi..</p>
<p>Ona göre saygı, sevginin bekçisiydi.. Saygı olmadan sevgi yıpranmaya, tükenmeye mahkumdu.. Eşine neredeyse “siz” diye hitap edecek kadar saygı duyuyordu.. Yüzüne karşı ona “dünyanın en iyi erkeği” değerini veriyor, gıyabında sürekli onu onurlandırıyordu..</p>
<p>Saygı göstererek kendi saygınlığını korumayı ilke edinmişti..</p>
<p>“Elbette tartışmalarımız oluyor” dedi.. “Tamamen bambaşka ailelerde yetişmiş iki insan, birbirinin tıpatıp aynısı olamaz. Bu sebeple benim doğrum ona yanlış, onun doğrusu da bana yanlış gelebilir. Fakat biz uyumu, saygı ekseninde birbirimizle konuşmak ve birbirimize karşı anlayışlı davranıp zaman tanımakla elde ettik.. Sinirlendiğimiz zaman susmak, daraldığımızda ortam değiştirmek, sorunların üzerine üzerine gitmektense zamana yaymak ve saygıyı hiçbir zaman eksiltmemek.. Evliliğimden öğrendiğim şeyler bunlar oldu..”</p>
<p>Türlü türlü hatalar işledikten ve çokça zayiat verdikten sonra ben de şunları öğrendim;</p>
<p>1-İnsan evliliği için daha bekarlığında yatırım yapmalı.. Ahlaki, imani ve fikri olarak evliliğe hazırlanmalı.. “En hayırlısı için” dualar etmeli.. Rabbinden gönlüne “rıza” dilemeli..</p>
<p>2-Evleneceği adayı sıkı sıkıya araştırmalı, yakınlarını çapraz sorguya almalı. Hocası; “Efendi çocuk” dedi diye sınavı geçti kabul edilmemeli.. Sevene-sevmeyene, okuluna, işine, mahallesine, akrabasına teker teker sorulmalı..</p>
<p>3-Bu sorgu sualler; adayın ahlaki, fikri yapısını, karakterini, dünya görüşünü, tavır ve duruşunu, cemaatini, aile ve akraba münasebetlerini vb. şeyleri kapsamalı..</p>
<p>4-“Ne kadar maaş aldığı” sorulmasa bile, ailesini geçindirmek için gerekirse “simit satmaya” gönlü olup olmadığı geçmişinden geleceğine bakılarak araştırılmalı.. Elbette Allah&#8217;a rızık verici olarak tevekkül etmeli fakat bu rızkı celbedecek gayreti gösterip tekellüf[1] ehlinden olmamalı..</p>
<p>5-“Evlendikten sonra namaza başlayacak”, “Düğünden sonra kapanacak”, “Sen onu adam edersin”, “Bildiklerini öğretirsin” şeklinde gelen hüsnü kuruntulara aldanmamalı.. Eşlerin birbirlerine tebliğ yapması, öğretmenlik yapması çok zordur.. Böyle adaylarla evlenme niyeti olan kişi, kendisini en kötüsüne hazırlamalı. Yani; “Bu adam namaz kılmadı bunca zaman, bundan sonra da hiç kılmayabilir”, “Bunca zaman tesettüre riayet etmedi, bundan sonra da etmez” gibi.. İyiye giderse sevinip şükretmeli, fakat gidişat devam ettiğinde ise dövünmemeli.. Çünkü böyle kimselerle evliliği kabul etmek, en başta bu olumsuzlukları kabul etmek anlamına gelir.</p>
<p>6-Evliliği için boyundan büyük imtihanlar temenni etmemeli.. “Şehit hanımı olayım”, “Hasta çocuk bakma sevabı alayım”, “Fakir olsun da darlığa sabredeyim”, “Zengin olsun da infak edeyim” gibi şu haliyle sonucunu kestiremediği imtihanları dilememeli/çağırmamalı..</p>
<p>7-Sevmek, gönül kaptırmak evliliği kimi zaman bir rahmete çevirse de çoğu kez aldatıcı olmuştur.. Onun için görerek evlenenler bir kez düşünecek ise, severek evlenenler üç beş kez daha fazla düşünmeli.. Sevenin gözünün kör, kulağının sağır olduğu hesaba katılırsa yanlışa düşmemek için daha fazla ince eleyip sıkı dokumalı.. Duayı elden bırakmamalı..</p>
<p>8-Evlilik görüşmeleri “temiz” adaylar açısından genelde heyecanlı, çekimser, duygusal ve ‘ne yapacağını bilemez&#8217; bir halde geçer.. Onun için süreci aceleye getirmemeli, özümsemek için akla ve kalbe zaman tanımalı.. En az beş aklı başına kişiyle istişare etmeli.. Bu istişareler kızın sınıf arkadaşları, gencin iş arkadaşlarıyla olmamalı.. Aileden, akrabadan, komşudan, kendisine fikir danışılan bir öğretmenden, hocadan görüş alınmalı..</p>
<p>Evliliğe adım atmak zor değil fakat bitirmek hiç de kolay olmuyor.. Onun için insan elinden gelenin en iyisi için gayret göstermeli, Rabbine ve kendisine mazeretler hazırlamalı.. Yine de olmazsa “takdir” deyip sabretmeli.. Hiç olmayacaksa “boşanmak da helal” deyip uzatmadan geri dönmeli..</p>
<p>Allah, bekarlarımıza salih-saliha eşler, içinde isminin zikredildiği ve şanının yüceltildiği cennet misali yuvalar ve cennete aday çocuklar ihsan etsin..Evlilerimize ise rızası uğrunda güzel hal ve gidişatlar nasip etsin.. (Amin) <em>Ummu Reyhane</em></p>
<p><a href="https://www.ilmedavetdernegi.org/makaleler/evlilik-manifestosu-yedi-kizin-hikayesi-alinti/">Evlilik Manifestosu: Yedi kızın hikayesi -Alıntı-</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.ilmedavetdernegi.org"></a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">977</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Kulluğun özü</title>
		<link>https://www.ilmedavetdernegi.org/makaleler/muhtelif/kullugun-ozu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 26 Mar 2015 17:54:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[MAKALELER]]></category>
		<category><![CDATA[Muhtelif]]></category>
		<category><![CDATA[kulluk]]></category>
		<category><![CDATA[kulluğun özü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilmedavetdernegi.org/?p=569</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hamd, ancak Allah içindir. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden, amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. Allah kimi hidayete erdirirse onu saptıracak yoktur. Kimi de saptırırsa onu hidayete erdirecek yoktur. Allah’ tan başka ilah olmadığına şehadet ederim. O tektir ve ortağı yoktur . ve şehadet ederim ki, Muhammed, O’nun kulu ve Rasulüdur. “Ey...</p>
<p><a href="https://www.ilmedavetdernegi.org/makaleler/muhtelif/kullugun-ozu/">Kulluğun özü</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.ilmedavetdernegi.org"></a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span id="more-569"></span></p>
<p>Hamd, ancak Allah içindir. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden, amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. Allah kimi hidayete erdirirse onu saptıracak yoktur. Kimi de saptırırsa onu hidayete erdirecek yoktur. Allah’ tan başka ilah olmadığına şehadet ederim. O tektir ve ortağı yoktur . ve şehadet ederim ki, Muhammed, O’nun kulu ve Rasulüdur.</p>
<p>“Ey iman edenler! Allah’tan sakınılması gerektiği şekilde sakının ve ancak müslüman olarak ölün.” (Al-i İmran / 102) “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondanda eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir. (Nisa / 1) “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin. Ki Allah işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah ve Rasulüne itaat ederse büyük bir kurtuluşa ermiş olur.” (Ahzab / 70- 71) Bundan Sonra: “Muhakkak ki, sözlerin en doğrusu Allah’ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed (s.a.v)’in yoludur. İşlerin en kötüsü ise sonradan uydurulandır. Sonradan uydurulup dine sokulan her amel bidat, her bidat sapıklık ve her sapıklıkta ateştedir.” (Müslim / 867, Nesei)</p>
<p>İslamın temelini özünü teşkil eden külli esaslarını beyan eden bir kaideyi külliye vardır. Azim özlü temel kaidelerdir. Bu temel kaideler, esaslar; insanlar tarafından konulması mümkün olmayan izah edilmesi de mümkün olmayan ilahi ve temel esaslardır. Aslını vaaz etmek ilahi, onu tafsil ettirmek anlatmak izah ettirmekte ilahidir. Bunun içindir ki her müslümanın ebedi hayatını bina ettiği bu külli kaideler, teklif çağından itibaren velilerin vazifesi olarak, bir topluluğun cemaatin vazifesi olarak, ilim ehlinin vazifesi olarak veyahut ta en üstün mertebede bir devletin vazifesi olarak halka öğretilir, tarif edilmesi gerekir. Zamanımızdaki sistemleşen topluluklar, cemaatler bir yerde devletler kendi varlıklarını koruyabilmek için kendi mevcudiyetini muhafaza edebilmeleri için belli başlı kaideler, nizamlar koymuşlardır. Kendilerine tabii olan veyahut kendilerinin kuvvetle hakim oldukları topluluklarda o nizama tertibe uyulmasını hassasiyetle talep ederler. Eğer talep edilen bu arzuya isteğe kendilerine tabi olunan toplulukta muvafakat göremezlerse icbarı olarak tabi ettirirler kendilerine, mecburen tabi ettirirler, bunun korunmasını sağlarlar.</p>
<p>Bizim menfaatimize faydamıza dönük olarak biz şu yeryüzü küresine bir cemaat ve topluluk oluşturan insanoğluyuz. Allah (c.c) bizim dünyevi ve uhrevi ebedi saadetimizi</p>
<p>tanzim eden kendimizi koruyabilmemiz için temel esaslar kanunlar ve nizamlar tanzim etmiştir. Bunların korunmasını istemiştir. Yalnız insanoğlunu bunda serbest bırakmıştır. Bu sözü söylerken; insanın iradeyi cüziyesini kullanmakta kendisinin mükellef olduğunu ispat edebilmek için, yani Allah (c.c)’nin insana verdiği akıl nimeti iradeyi cüziyeyi kullanma kabiliyetine sahip olduğu için Allah (c.c) ona hesap soracaktır.</p>
<p>İyi ve kötüyü seçmekte, tercih etmekte serbesttir derken bunu diyoruz. Ama katiyetle biz kuvvet bulduktan sonra Allah (c.c)’nin kelimesi hakim olana kadar, hakim bulduktan sonra mücadeleye emredildik. Ta ki fitne yeryüzünden kalkana kadar (Nur / 55) yani biz şerrin kötülüğün, fesadın yeryüzünde hakim olmaması için mücadele etmekle başkalarına mecburen islamı tatbik ettirmek zorundayız. Yani hiçbir kimsenin Allah’a küfretmesine, Allah’ı inkar etmesine, Allah’a ortak koşmasına müsaade edemeyiz. Ama bu sözü söylerken, aşağıdan en üstün mertebeye kadar bir seviyeyi düşünerek söylüyoruz. Bunu derken istemediğimizi, arzu etmediğimizi kalbimizle tahakkuk ettiririz. Lisanımızla tahakkuk etttiririz. Ve elimizle azalarımızla mücadele ederek bunu tahakkuk ettiririz gerçekleştiririz.</p>
<p>Onun için sık sık tekrarladığımız söyleme mecburiyetinde kaldığımız mevzumuzu izah edebilmek için, Allah insanoğlunu serbest ve hür bırakmıştır. İstediğini seçebilir, iyiyi ve kötüyü. Ama beyan etmiştir. Hürdür serbesttir derken, kötüyü seçsin ona hiçbir şey yok değil. Kötüyü iyiyi seçmekle ona bir irade vermiştir. O idareyi kullanma salahiyeti ve kabiliyeti onda vardır. Yani kendi arzusuyla iyiyi seçsin. Mükafatını alsın. Kendi arzusuyla kötüyü seçsin. Ve böylelikle cezasını çeksin, meselesini izah edebilmek için söylüyoruz. Ama Allah (c.c) hiçbir zaman küfrün fitnenin fesadın yeryüzünde hakim olmasını ve insanların bu işe suluk etmesini istememiştir.</p>
<p>Allah (c.c), küfürden, isyandan ve fısk’tan nefy ediyor. Ve inananların kendisine teslim olanların kalplerine de bunu çirkin göstermiştir. Bunların buğzunu yerleştirmiştir. Ve kendisine bağlananların kalplerinde Allah’a imanı itaati ve bunların tahakkuku hakimiyeti yolunda mücadeleyi sevmeyi yerleştirmiştir. Onun içindir ki bu temel nizam esaslar ve kanunlar muhakkak ki fertlerin kendi mesuliyet çerçevesini ihata ederek en büyüğüne doğru ben bir mesul, mükellef olarak Allah’ın emirlerine muhatap olmam hasebiyle nefsimin fısk ve isyana suluk etmesine müsaade edemem. Ben bu hakimiyeti nefsimde sağlamalıyım. Ailemde bunu hiç istemem. Etrafımdaki toplulukta da istemem. Böyle bir mesuliyet hissimi kavraya kavraya en üstün zirvedeki sözü de sarf ederek bir topluluk, Resulune iman eden ona teslim olan bir topluluk katiyetle küfrün şirkin isyanın yapılıp insanlar arasında yayılıp hakimiyet sağlamasını istemez. Ve yaptırtmaz. Ve buna mani olur. İstemez, başkasına yaptırtmaz ve eliyle de buna mani olur. Bunu sağlamanın gerçekleştirmenin bütün yollarını dener. Ferden ve cemaaten. Ferden deneme onu nereye kadar götürürse o sülukunda istikametinin tayininde mesuldür. Ve bu mesuliyeti hissetmelidir. Eğer ferdi gayreti onu daha büyüklerine götüremiyorsa acizliğinden değil, kendi iradei cüziyesi buna karışarak</p>
<p>böyle yapıyorsa o yarın Allah indinde katletmiş olduğu bir zerrenin bir kürre olarak karşısına çıkacağını düşünmelidir.</p>
<p>Yani kendi ferdi gayretlerinin çalışmalarının acizliği değil de iktidarsızlığı değil de iradeyi cüziyenin karışarak yapmadığı yarın katletmiş olduğu bir zerre olarak dünyada yarın Allah (c.c)’nin huzurunda bir kürre olarak karşısına çıkacağını düşünmelidir.</p>
<p>Bununla biz neyi kastediyoruz. Neyi misal vermek istiyoruz? Şöyle izah edebiliriz ki; bir çekirdeğin ekildiğini düşünün, o bir çekirdek insanlar nazarında çok cüzidir. Akıllı ve olgun bir insanın nazarında o çekirdeğin değeri çok büyüktür. Hele çiftçiyse o daha da değerlidir. Bir çekirdeği ekseniz de hafif şöyle bir yeşerse, biriside gelip onu kökünden koparıp almaya çalışsa onun hayatına son vermeye çalışsa, sizin nazarınızda, iyi düşünenlerin nazarında o dehşetli bir cinayettir. O birkaç sene sonra kocaman bir ağaç olacak binlerce meyvesiyle insanlara faydalı olacak bir ağacı katletmiş nazarıyla bakar. Ona koskocaman bir ağacı binlerce insanın istifade edeceği bir meyve ağacını katletmiş gözüyle bakılır. Hakiki nazarla buna böyle bakılır ve bu böyle görülür.</p>
<p>İşte sizin Allah (c.c)’nin koymuş olduğu kanunların nizamının hakimiyeti yolunda yapmış olduğuna bütün hareketler birer çekirdek mesabesindedir. Belki siz bahçıvan olarak değil bahçıvan elindeki çekirdeğin değerinin ondan sonradan, seneler sonra neler alınacağını düşündüğünde hesap ettiğinden o onun değerinin kıymetini bilir. Rast gele bir insan o çekirdeğin değerini bilmediğinden böylece atar. Ama sizin şu an gayretlerinizle teşviklerinizle, fedakarlığınız ile Allah(c.c)’nin kanunlarının, hakimiyeti yolunda yapmış olduğunuz mücadele belki bir çekirdek mesabesindedir. belki sizin nazarınızda hiçbir değeri olmayan çekirdek mesabesindedir. Ama bir bahçıvan olarak düşünseniz o çekirdeğin seneler sonra vereceği meyveyi düşünürsünüz. Ve hemen ona bakmaya onu himaye etmeye kastedersiniz.</p>
<p>Öyleyse aynen bu çekirdeği ekmemekle, ah bana ne bununla uğraşmakla bir ben mi varım bu çekirdeği ekecek ve yahut benim cüzi çabamla mı bu ağaç yeşerecek sözleri sarf ederseniz bu hemen sizin hiçbir meseleden anlamayan şuuruna varmayan hakiki bir telakki ölçüsüne sahip olmayan kişi olarak bakışınızdır. Ve görüşünüzdür. Aynen de o çekirdeği öldürmek o çekirdeği mahvetmek , o çekirdeği koparmak aynen ilerideki bir ağacı katletmek gibi düşünülürse aynen de öylece bu cüzi hareketlerden geri durma onları geri durdurma iradeyi cüziye karışmak onlara mani olma gibi hareketlerin hangisi, hangi çeşidi bizden zuhur ederse etsin Allah’ın kanunlarının hakimiyetinde atılan tekmelerdir.</p>
<p>Onun için yaptığınız hareketi hayır yönünden küçük görmeyin. Yaptığınız hareketi şer yönünden de küçük görmeyin. Söylediğiniz bir kelime, mübarek bir ağacın çekirdeği olur. Binlerce insan ondan istifade ederler. Söylediğiniz bir söz bir zakkum ağacının çekirdeği olur. Binlerce meyve verir, binlerce insanında ebedi hayatını helak eder.</p>
<p>Siz şu an halinizden tabiyetinizlen bir yerde ümmi telakki edilecek dini malumatlardan mahrum bir topluluk olarak kendinize bakarsanız çok küçük görülürsünüz</p>
<p>Ama yaptığınız iş tuttuğunuz dava gayretini gütmek istediğiniz meselelerin üzerinde dururda bir bakarsanız çok aciz muhterem insanlığa önder olmuş insanların davasını kucakladığınızı anlarsınız.</p>
<p>Biz Kitap ve Sünnet davasını yüklenmek isteyen insanlar olarak bir bardak suda fırtına koparmak isteyen insanlar değiliz. İyi biliyoruz ki bir bardak suda fırtına estirilmez. Bu hava böylece gösterilmez. Yapmadan tatbik etmeden hakikat sahasında sergilemeden yapıyormuş görünmekte istemiyoruz. Biz tatmış olduğumuz davanın Tevhid davasının Allah (c.c)’den gayrının küngünün inkarını sergilerken bir peygamberlik silsilesinin Allah Resulu (s.a.v)’e kadar takip ettikleri bir yolun takipçileri olarak, arkalarından giden tabileri olarak onların bırakmış olduğu bu aziz mukaddes mirasın varisçileri olarak kendimizi aziz ve mübarek görürüz.</p>
<p>Çünkü Tevhid davası peygamberlerin davası olması hasebiyle Allah’ın insanlara ilk istediği bir emir olarak neyi iktiza ettiyse onlara bela olarak musibet olarak neyi isabet ettirmiş ise aynen de bize gelebileceğini bile bile kabul ediyoruz. Bununla şunu izah etmek istiyoruz, Tevhidi bilen kişi ebedi hayatını kurtaran kişidir. Allah’ı tek ilah kabul etmeyi gerçekleştirebilen kişi “Muvahhid” dir.</p>
<p>Hemen Tevhid’i anlarken, Tevhid’i öğrenirken şunu da yanında öğreniyor ki, küfrün zirveye ulaşmış olduğu bir noktada hem de Allah’a inandıklarını söyleyen Allah’ın Resulüne tabi olduklarını söyleyen, toplumun küfre ve şirke boğulmuş olduğu bir esnada saf, pak olan halis Tevhide yapışmanın onu yaşamanın onu başkasına anlatmanın da ne gibi bir belalar ve musibetler getireceğini de öğreniyoruz.</p>
<p>Ben “Muvahhid”im demek; ona bir çok belaları üzerine celb ettiriyor. Kendisi adeta küfrün ve Tağut nizamının yıldırımlarını üzerine çeken bir paratoner oluyor. Adeta yıldırımları şimşekleri üzerine çeken bir siperisaika oluyor.</p>
<p>Onun için Tevhid ehli, Allah’ı tekleyen muvahhidler devamlı küfrün, Tağut nizamının şirk ehlinin karşısında bütün şiddeti kendisine çeken celbeden bir topluluktur.</p>
<p>Tevhidi kazanmak kolay değil, Tevhid ehliyim dedin mi de bütün bu bela ve musibetlere katlanacaksınız. Peygamberler nasıl bir muameleye mazur kalmışlarsa onların mirasçıları olmaya yeltenen kişilerde muhakkak buna maruz kalacaklardır. Bunu da izah ederken birçok vesilelerle tarif ettiğimiz bir kısım vardır. Hani sahabelerden biri gelip diyor ki: “Ya Resurullah, ben seni çok seviyorum. Seviyor musun diyor. Evet. Ya Resurullah diyor. Anam babam sana feda olsun böyle diyor. Öyleyse fakirliğe hazırlan diyor. Eğer beni seviyorsan, fakirliğe hazırlan.” Diyor. (Tirmizi , Ebu Davud)</p>
<p>Birçok şeyleri üzerine çekeceğinin alametleri olarak delil olarak verilen hadisi şerif budur. Eğer biz Tevhid ehliysek tabi demeyle değil gerçekleştirebildiysek hepimiz Tevhid ehlinin çekmiş olduğu eziyete ve işkenceye maruz kalmış oldukları musibete hazır olalım.</p>
<p>Eğer Tevhid ehli olduğunu söylediği halde böyle şeyler ona isabet etmiyorsa, maruz kalmamış ise o kendini bir yoklasın. Onun gerçekleştirmesinde bir sakatlık var demektir</p>
<p>Çünkü, bizde ehli sünnetiz diyoruz. Ama ehli sünnet olmanın alametini gördüğümüz kişinin biz hakikaten ehli sünnet olduğuna inanıyoruz. Ve bunun içindir ki biz diyoruz ki, Ehli sünnet olmak, ehli sünnet olduğunu söylemek değildir. Onu hakikaten gerçekleştirmekle bu mümkündür. Velev ki sen ehli sünnet olduğunu lisanen söylemesen de amellerin senin ehli sünnet olduğuna delalet ediyor mu işte sen osun</p>
<p>Aynen de ben Muvahhid’im diyen kişi eğer hakikaten gerçekleştiremediyse hayatında tatbikatında ona belalar ve musibetler gelmez. Zira Tevhid ehli olsa yaşaması gerekir. Allah’a inandığı gibi Allah’tan gayrını inkar etmesi gerekiyor. Tevhidi ispat yönüyle nefy yönüyle tahakkuk ettiren kişi demektir.</p>
<p>Peygamberler ve onlara tabi olanlar zamanında bunu kabul ederlerken yaşarlarken insanlara anlatırlarken aynı musibetlere ve belalara maruz kalmışlardır. Muhakkak zamanımızda da bizden önce veyahut bizden sonra muvahhid olduğunu söyleyen kişi hakikaten gerçekleştirmiş ise bu gibi musibetlere maruz kalacaktır. Ve buna hazırlansın. Bütün peygamberlerin hayatı, peygamberlere tabi olan insanların hayatı bunların açık ve bariz birer delilleridir. Öyleyse biz bundan müstağni kalamayız bu mümkün değil.</p>
<p>Biz bu vasıfları anlatırken temel kaideleri anlatırken, hastalıkların nereden gelip, yıkılmalarına sebep olan belaları zikretmeliyiz. Temel kaide temel esaslar Allah’ın varlığını kabul ettikten sonra, O’nun Resulünun risaletini tasdik ettikten sonra milyarlarca insanın kabul edeceği kaidedir. Hatta bütün insanlık fıtraten bunu inkara mecali yoktur. O’nun için en büyük müşkülât temel kaideyi kabul etmek değil, temel kaideyi muhafaza etmektedir.</p>
<p>Temel kaideyi üstün esas olarak devamlı zikrettiğimiz gibi Allah’ın kitabı, peygamberlerin sünneti olarak zikrediyoruz. Hiç bunu kabul etmeyen gördünüz mü? Herkes temel ve asıl kaide olarak Kitap ve Sünneti kabul ettiğini söylüyor. Müşkülât buradan gelmiyor. Müşkülât bu temel kaideleri sağından solundan yıpratan kendi rengini vererek gösteren bir cam mesabesindeki fitnelerin beyanıdır. Musibetlerin beyanıdır. Zira yıkılış tatbikat sahasındaki noksanlık buradan kaynaklanıyor. Onun için müellif esas olarak asıl olarak bunları izah etmek istiyor. Bunları beyan etmek istiyor. Meseleyi açık bir şekilde sarf edebilmek için.</p>
<p>Bunun içindir ki İslamın evvelinde bizden çok gerilerde olduğu için bu tabiri kullanıyoruz. Asrı saadetten sonra sahabelerin hemen akabinde İslam ümmeti dahili diyelim, birçok fırkalara cemaatlere bölündüler, parçalandılar. İslamın vahdetini içten özden zedeleyecek fırkalar çoğaldı. Bu Allah (c.c)’nin insanları müptela kılmış olduğu belalardan bir tanesidir. Allah (c.c) bunu bizden sakındırmıştır. Kaçınmamızı istemiştir. Ama demiştir ki insanlar buna düşmeyecekler. Yine insanlığın, kısmı azami hemen hemen hepsi denilecek 73’ün 72 fırkası buna müptela olmuştur. Onun içindir ki devamlı söylediğimiz sözleri tekrar tekrar ibareli olarak zikretmemizdeki kasıt budur. En büyük müşkülât imanı kazanma değil. İmanı muhafaza etmedir. İman bir asıldır ki bir temeldir ki fıtratı selime bozulmasa hiçbir insanda imanı yani Allah’ın mevcudiyetini inkar etmeye mecal yoktur. Ve bu ihtilaflar bu</p>
<p>gruplaşmalar bu cemaatleşmeler hafifleyeceği yerde, hafif hafif başlamıştır, şiddetini arttırarak seyrinde yolu uzayarak devamlı hızlanmıştır. Yani asırlardır hız alıyor. Süratleşiyor. Dehşetli cinayetler işlenebilecek meseleler halini alıyor.</p>
<p>Bunun içindir ki bir ihtilafın başlaması basittir. Basit bir meseledendir. Ama ihtilaf ihtilaf mıdır? Umumi tabiriyle eğer onun tedavisini hal çaresini Allah’ın kitabına ve Peygamberin sünnetine göre müdahale etmese hemen telafi etmeye çalışmazsa bu ileride insanı dinden islamdan çıkaracak meseleler halini alır.</p>
<p>Bunu da size izah edebilmek için daha önceki devrelerde bazen hoş tabirler var. Güzel vakalar var. Zamanımızdaki kullanmış tabirlere malzeme tezgah olabilecek mevzular var. Hak söylenildiği zaman. Onu en güzel şekilde söylemek bizim vazifemizdir. Ama Allah Resulu (s.a.v) o meselesini ebedi hayatın kurtulmasına vesile olacak meseleleri anlatırken gözleri kıpkırmızı kesilip çehresi kızarıp hiddetinden bütün vücudunun titrediği ve sesinin bütün mescidin içini doldurduğu sohbetleri ve vaazları vardır. Bu vakalar Allah Resulu (s.a.v)’de çoktur.</p>
<p>Ondan sonraki sahabelerde de. Böyle bir talimden ve terbiyeden tesviyeden geçen sahabeler meselelere bazit insan nazarında bakmıyorlardı. Aynen az önce bizim misal verdiğimiz gibi, eğer Allah’ın dininin hakimiyeti yolunda zerre kadar da olsun yapabileceğiniz birşey varsa bunu yapmaktan geri durmayın. Sözümden kasıt bunu küçük görmeyin. Bu çok büyüktür. İleride binlerce meyve verebilecek bir ağaç olacak o. Allah yolunda bir mesele izah edilirken, Sahabelerin bakışına bir bakın. Sahabelerin zamanında şu boncukla zikir meselesinde misal verdiğimiz bir mesele vardır. Ama belki onların bidatını izah etmek için bunu size misal verirken esas mevzuyla alakalı kısmını anlatmadığımızdan orası belki sizin dikkatinizi çekmedi. (Darimi / 210 nolu)</p>
<p>Basit bir misal Allah Resulu’nün yapmadığı bir iş başlangıcı çok basit bir yerde iyi olabilir. Ama ondan hemen uzaklaşılmayınca ona mani olmayınca kalplerde öyle bir şeye meyilli oldu mu haricilerle beraber edecek, Hz. Ali’nin karşısında kıtal edecek insanlarla beraber olmaya kadar götürür.</p>
<p>Şimdi, İbn Mesud (r.a)’ın böyle birşeye bidat derken, delaletle itham ederken neleri görerek dediğini anlıyorsunuz değil mi? İbn Mesud (r.a) hemen oradaki vakıayı görerek değil böyle bir bidate müptela olmanın ileride neye sürükleneceğini düşündüğündendir. Onun için yaptığınız bir amelin basit olduğuna bakmayın. Hayır yönüyle de şer yönüylende. “Allah’ın dini hakim olmadan bunlara mani olmamız mümkün değil” gibi söylediğimiz bazı sözler var. Ama diyor ve belki bizimde bunların belasından kurtulmadığımızdan oluyor.</p>
<p>Eğer Allah’ın dinini hakim kılma yolundaki mücadelemizde zerre kadarda iradeyi cüziyemizin arzularına uyarak yaptığımız birşeyler varsa geri durduğumuz birşeyler varsa unutmayın birkaç sene sonra meyve verecek koskoca bir ağacın cinayeti işlenmiştir. Öyleyse Allah’ın dinini hakim kılan bir topluluğun bir cemaatin cinayeti işleniyor demektir. Meselelerimize bakarken, meselelerimizi muhakeme ederken bakış nazarımızla ölçümüzle</p>
<p>değerlendiremeyiz. Küçük bir meseledir dediğimiz binlerce insansa meyve olabilir. Küçük bir meseledir deyip binlerce insanın hayatını zehirleyen bir zakkum olabilirsiniz. Onun için bu nazardan bakarsanız en hoş olan tarafıdır. İşte bu ihtilaflar bidatler başlarken kolay başlıyor. Basit başlıyor. Çok rahat başlıyor. Ama öyle şiddetleniyor ki insanı dinden çıkaracak meseleler, bir halifenin karşısına dikilebilecek meseleler, müslümanları katledebilecek meseleler haline geliyor.</p>
<p>Öyle oldu ki müslümanları parça parça etti. müslümanları perişan etti. zillet ve zelillik dilinizde müslümanların adedi 1.000.000’dur deyipte Allah’ın dininin hakim olmayışı Tevhidin hakimiyetini sağlamayışı perişanlığın alçaklığın rezilliğin taa kendisidir.__</p>
<p>Onun için böyle bir adedi Tevhid ehli zikretmez. 1.000.000’a yakın bir müslüman olması mümkün değil. Bu adedin belki %1’i olsaydı muhakkak ki Allah’ın dini yeryüzünde hakimiyeti sağlardı. Onun için biz kendimizi perişan edecek sözler söyleyemeyiz. Müslümanların şevki gitmiş gayreti gitmiş, fedakarlıklar yok olmaya başladı. Şimdi bizim parçalanmamız parça parça olmamız zayıflamamız şevki kaybetmemizle ne oluyor bunun zıddı kayboluyor.</p>
<p>Tevhid zayıfladıkça ne oluyor, şirk ehli kuvvetleniyor. Biz parçalandıkça onlar bütünleşiyor. Biz gayretimizi kaybettikçe onlar gayretlerini arttırıyorlar. Yani bunun zıddı hakim olmaya başlıyor. Ve böylelikle Allah düşmanları Tevhid düşmanları, Temekkün edip yerleşip sağlamlaşmaya başlıyor. İşte Allah Resulu (s.a.v) efendimizin sözü ne güzel tecelli ediyor. Hemde 14 asır sonra. Ne diyor? “Yahudiler 71 fırkaya ayrıldılar, 70’i cehennemde biri müstesna. Hıristiyanlar 72 fırkaya ayrıldılar. 71’i cehennemlik oldu bunlardan biri kurtuldu. Benim ümmetimde 73 fırkaya ayrılacak. 72’si cehennemlik ve kurtulanda bunlardan bir tanedir, derken. Ya Resulullah bunlar kimlerdir?” Bil ki bizde de böyle bir tebliğ ve irşad üslubu olsaydı şu an birimiz diyemezdik belki bu kurtulanlar nasıl. Böyle bir soru sorma kabiliyeti bile bizden sökülüp gitmiş. Onlar dikkatli iyi bir talebe oldukları için hemen onlar kimler Ya Resulullah demişlerdir. Bunda çok muazzam bir irşad üslubu vardır. Bu 72 fırka kimlerdir demiyorlar. Dikkat edin! Kurtulanlar kimlerdir?Diyorlar.</p>
<p>Yani evveliyatta canım önce öğren de sonra sakınırsın, komünistlerin davasını iyi bilmen gerekir ki onlardan korunursun gibi lafların çürüklüğüne bakın. Tevhidi öğren Tevhidden gayrının batıl olduğunu anlarsın. Hakkı öğren Haktan gayrısının batıl olduğu ortaya kendiliğinden çıkar. Çünkü haktan sonra delalet vardır. Peygamberin sünneti haktır,bunlara uyan haktır. Bunlara uymayan nedir? Kimin sözü olursa olsun batıldır.</p>
<p>Ve böylelikle müslümanlar parçalandı saflar dağıldı. Bütün bu parçalanmaları asırların katmerleştirdiği taassubu yok edip birdenbire vahdeti sağlamak zamana gayrete fedakarlığa imkanlara bakarak mukayese ederek ancak ve ancak Kitap ve Sünnet’ten nasibini almayan kişilerin, ben mi kurtaracağım ya deyip bu mümkün değil deyip alaşağı etmeleridir. Başka bir şey değil. Bundan kastımız şu. 12 asırdır. Müslümanların içine</p>
<p>sokulan ihtilaf, kökleşen hatta bırak ihtilafı da itikattan olduğu teskin edilmiş ve parçalanma ihtilaf rahmet kabul edilmiştir. Bu dinden gösterilmiştir. Düşünün bir kez. Hadi batıl olsa sökülmesi neyse sana dinden gösterilen bir şeyin sökülmesi o nispetle zordur. Batıl olan birşeyin sökülmesi Hak ispat edildikten sonra gider. Ama onların nazarında hak olarak gösterilen birşeyin batıl olduğunu ispat etmek en müşkülatlı olanlardandır. İmkansızlığı düşünün, gayretsizliği düşünün, fedakarlığı düşünün telafisi ne kadar zor değil mi?</p>
<p>Şerrin yayılışı hayra nispetle daha fazladır. Mesela, bir mahalleyi bir saatte cayır cayır yakarsın ama orayı tekrar yapmak çok zaman alır. Ama bırak bir mahalleyi bir evi ne kadar da yaparsınız? Hayrın ve şerrin yayılışını karşılaştırırken. Şer her zaman dehşetli bir şekilde yayılmış ama telafisi çok zor olmuş. Islah çok zordur. Bir de bunun içine bizim gayretsizliğimizi koy bizim fedakarsızlığımızı koy, bizim lakaytsızlığımızı göz önüne koyun nasıl ıslah edilir, nasıl yaralar tamir edilir. İşte bu ortamda elinizden gelen bir zerreyi yapabilmeye muktedir olduğunuz bir hareketi geri alırsanız Allah’ın hakimiyetine vesile olacak bir hareketi yarın Allah indinde bir cinayetin faili olarak hesap vereceğinizi düşünün. Ana rahmindeki bir nutfeyi tahrif etmek nedir? Seksen yaşındaki bir adamı öldürmek nedir? Bunlar cinayetle isimlendirilir. Onun için çocuklarınızı öldürmeyin ana rahminde tahrif etmeyin sözünden maksad budur. Siz ufacık bir çocuğu katlederseniz bir insan katlinin hesabını vereceğinizi de muhakkak düşünmeniz gerekiyor. Öyleyse bunların hiçbirisini bu dehşetli ihtilafın ve parçalanmanın karşısında cem edebilmemiz ancak ve ancak öyle bir meseleyle mümkündür ki bundan başka bir kurtuluş buna karşı salih muarızın olmayacağı meselelerdir. Buda ancak Allah (c.c)’nin Kitabı ve Peygamber (s.a.v)’in sünnetidir. Bu meyanda bu parçalanmalar öyle bir hale geldi ki müstakil birer din oldu. Bunların sahipleri adeta müstakil birer peygamber oldu. Akidede lider Allah’ın Resulüyken Akidede liderler türemeye başladı. Şeriatta şariler türemeye başladı. Şeriat Allah’ınsa onu hüküm koyucu kaç tanedir? Bir tanedir. Şeriatta şariler çoğaldı falana göre filana göre denmeye başlandı. Akidede İmam lider Allah Resulu (s.a.v) iken Akidede insanlar birçok liderler edinmeye başladı. Herkes Allah hakkında onun kitabı hakkında yerli yerinde olur olmaz sözler söylemeye başladılar. Ve bu sefer insanların sözleri birer müstakil din birer müstakil yol birer müstakil mezhep haline gelmeye başladı. İşte insanlar bu yolda parça parçadırlar. Bu yolda perişandırlar. Biz asılda özde Tevhid de insanları taksim ediyoruz. İnsanları taksim ederken tabir yönüyle, parçalanan bölümleri, fitneleri muhtelif meseleler olduğu için o meselelerin kitaba sünnete muhalif olarak incelenmesi gerektiğinden Allah Resulu (s.a.v) 73 fırka diyor.</p>
<p>Ama asılda küfür tek millettir. Tevhid İbrahim (a.s)’ın milleti asılda o da bir tek millettir. Şimdi biz ihtilafların Kitap ve Sünnete sokulan fitnelerin muhtelif mevzuların değil de, Küfür tek millettir ve iman ehlide bir tek millettir. Bu sefer yeryüzünde iki millet olarak takdim ediliyoruz. İki millet vardır. İbrahim (a.s)’ın milleti birde küfür milleti vardır. İşte akidede insanlar buna ayrılırlar. Tevhid ehli ve şirk ehlidir</p>
<p>Biz zamanımızdaki muhdes olan ismiyle diyelim. Selefiyye diye tabir ettiğimiz bu tabiri koyarken şunun üzerinde durmak gerekir. Asılda bir tezatlık yok dedik, aslı kabulde bir müşkülât yok dedik. Onunla misal verirken asıl Kitap ve Sünnettir derken, Kitaba ve Sünneti kabul etmeyen ve müslüman olduğunu söyleyen bir topluluk gördünüz mü? Göremezsiniz. Ve görmenizde mümkün değil. Onun için aslı kabulde bir müşkülat yoktur. Aslın muhafazasında bir müşkülât vardır. Biz işte bu aslı muhafazaya gayret gösteren kişilere geçmiştekileri takip eden kişiler, geçmiştekileri örnek alan kişiler, Kitabı ve Sünneti onların anladığı gibi anlayan kişiler _Selefiyye_ ismi tesmiye ettiğimiz bir topluluk vardır. Yani geçmişine sadık kalan bağlı kalan bir topluluktur. Bunlar Kitabı ve Sünneti sahabeler nasıl anlamışlar ise öylece anlamaya çalışıyorlar. İşte öbürkülerden bu toplumun bu cemaatın farklı olan tarafı budur. Biz Kitabı ve Sünneti zamanımızdaki kısır ikimizin mahsulü, dar anlayışımızın mahsulü olarak anlamaya çalışmıyoruz. Yeni bir anlayışın yeni bir idrakin ortaya konması mümkün değildir. Zira oda bir grup oda bir cemaat olur.</p>
<p>Biz geriye dönüş yani şimdiki zamanımızdakilerin hakikaten tabir ettikleri gibi öyle kullanmayalım da, hakikaten geriye dönmek isteyen bir topluluklarız. Aslen membaa dönmek isteyen topluluklar olarak muhakkak ki muhakkak bunu yapma en zaruri işlerdendir ki Kitabı ve Sünneti selim bir anlayışla anlayalım.</p>
<p>Değilse kendi anlayışımızla kendi ilmimizle bunu yapmamız mümkün değildir. İnsanlar bu yönden ikiye ayrılmışlardır. Bunun adına Küfür ehli, şirk ehli ve islam milleti diyebilirsiniz ama Sünnî olarak tabir edildiği zaman. Lafızlar_Selefiyyun ve halefiyyun diye ikiye ayrılmışlardır.</p>
<p>Birisi geçmiştekileri takip edenler itikadda hasseden ve birde halefiyyun kendilerinin tesiri altında kaldıkları bazı felsefi kelam ilmine ait olan izah ve tabirle islam itikadına yön veren taifelerdir.</p>
<p>Ve işte biz bu konuyu bu meseleleri anlatabilmek için hazırladık. Eğer biz bu yolda bir şeyler anlatabildiysek izah edebildiysek insanların en mesudu sayılırız. Ve yine Rabbimizden temenni ediyoruz. Hacmi küçük olan bu sohbetimizle Allah (c.c) bir çok faideler halk etsin. Amin. Önce tabir derken bu Selefiyye tabiri ne zaman zuhur etti, ne zaman bu tabir kullanılmaya başladı. Ve yahut böyle bir ismi kullanma zarureti var mıdır? Bizim ismimiz müslümandır. Böyle bir ismi kullanmaya katiyetle bir zaruret ve ihtiyaç yoktur. Zira başka bir isim velev ki ona denilmesi hak da olsa, bazı isimler vardır Kur’anda geçmiştir. Hizbullah denir. Bu tabir Kur’anidir. İbrahim’in milleti deniyor, bunlara “Hunefalar” deniliyor. Tevhid ehli gibi tabirler vardır. Bu tabirler birer tesmiyeden ibaret değildir. Allah’ın kitabında kullanmış olduğu tabirlerdir. Ama biz hizbullahız diye bir isim alıp ortaya çıkmayız. Hizbullah topluluğu diyemeyiz. Ama Kitaba ve Sünnete tabi olanlar hizbullah değil midir. Hizbullahtır. Ama biz hizbullah adı altında bir topluluğuz diyemeyiz</p>
<p>Müslümanlar kardeş midir? Allah diyor. Müslümanlar kardeştir. Bu Allah (c.c)’nin bir tabiri midir? Tabiridir. Biz müslüman kardeşler adı altında bir topluluğuz diyebilir miyiz? Bu denilmez. Böyle bir teşkilatta kurulamaz ama bu Allah (c.c)’nin tabiridir.</p>
<p>Bize verilen bir tek isim vardır, Allah’ın emrine tabi olanlar. Biz böyle bir isim altında bir teşkilat ve cemaat oluşturamayız. Ama Allah’ın Kitabına Peygamberin Sünnetine tabi olanlara ne gibi isimler verilmişse, müslüman kardeşler mi, hizbullah mıdır, biz hizbullahız. İbrahim’in milleti miyiz, biz İbrahim’in milletindeniz. Hanifler miyiz, biz hanifleriz. Bunların hepsini birden kullanırız, kullanıldığı yerlere göredir. Yalnız geçmişte sahabelerin hemen akabinde Emeviler devrinde o zamana kadar insanlar Tevhid meselelerinde ne gibi bir ayet geldiyse, hadisi şerif geldiyse müslümanlar aynen öylece inanırlar, o ayetler hakkında hadisler hakkında Allah’ın Resulu bir şey söylemişse sahabelerde söylemişlerdir. Onlar naklettilerse onlardan sonrakilerde nakletmişlerdir. Katiyetle ne bir ziyadelik izafe ederler nede bir noksanlık atfederlerdi. Olduğu gibi kabul edilirdi. İşte bunlar, Peygamber (s.a.v)’in en hayırlı asır benim asrım, ondan sonra, ondan sonra gelen derken bu üç nesli kast ediyor en hayırlı nesli. Birbirinden aktaran ve anlatan nesil. Tabi ki bu zamanlarda müslümanların vahdetini bozan ve yahut şu tabire kadar izah ettiğimiz toplulukların sıfatı lugat kitaplarında bazı meseleleri izah eden garip kelimeleri izah eden kitaplarda geçerken Kitapta Sünnette ayette ve hadiste, Tevhid hakkında ne zikredilmişse olduğu gibi kabul eden taifeye bir isim veriyor. Açarsanız lugat kitaplarını bunlara Selefiyye denir. Geçmiştekileri takip edenler, geçmiş müslümanların peşinden gidenler, hemen göreceğiniz tabir bu salakların kendi kitaplarında diyor Selefiyye diyor: sahabe ve tabiin ayetlere ve hadislere, isim ve sıfatlar hakkında, Tevhid meselelerinde nasıl inanmışlarsa öylece inanırlar. Katiyetle bu ayetler üzerinde münakaşa etmezler. İleri geri hiçbir laf söylemezler. Böylece kabul ederler diyor. Ve onlar bile bu yolun en doğru selametli en ilmi bir yol olduğunu kendileri olduğunu ifade ediyorlar. Ama tatbik etmiyorlar. Bizim doğru yolda olduğumuzu söylerlerken kendilerinin de yakın olduğunu söylerler. Bizim yanımızda kendilerinin de hak olduğunu kabul ettirmeye çalışırlar. Onlar bizim hakda olduğumuzu söylerler. Ki söyleten Allah’tır. Ama biz bu yoldan başka bir yolu da kabul etmiyoruz. Ondan sonra Yunan felsefesine ait bazı kitaplar tercüme edilmeye başladı artık ne kasıtla yapıldığı kimin tarafından yapıldığı belli bir isimle zikredilen ama o zamandan kalma belli başlı Yunan felsefesine ait Aristo’ya, Sokrates’e, Eflatun’a dayandırılan felsefi kitaplar tercüme edildi. Yani Allah (c.c) Kitap ve Sünnetle kendi zatını vasfeden ne gibi bir sıfat zikretmiş ise insan aklındandır ilmi çok kısırdır. O ayetleri anlamakla mükellef değildir. O ayetleri kabul etmekle mükelleftir. O ayetleri aynen söyleyip kabul etmek haktır. Kendi aklına göre muhakeme edipte benim aklım böyle kabul etmiyor demek o ayetin üzerinde felsefi bir düşünceye sevk eder insanı.</p>
<p>Yunan felsefesine mensup olan felsefenin babası sayılan kişilerinde ekmiş olduğu tohumlarda hep bu meyandadır. Sokrat denen kafirin Allah’ın varlığına inanan biri olduğu</p>
<p>kitaplarda zikreder. Sadece onu küfre götüren felsefi sözler vardır. Allah yağmuru yağdırır ama kaç gram kaç damla yağdırdığını bilmez. Deyip sapıtan taifelerden bir tanesidir.</p>
<p>İşte bunların kitapları tercüme edildi. Müslümanlar arsına yayıldı. Bu kitaplardan ilham almaya başladılar. Öz memba, asıl bozuldu. “Allah arşa istiva etmiştir” istiva edince bu sıfat bir beşere verilir diye, bir cisme verilir ki Allah bir cevher bir isim değildir. Bir cisim olunca bir cevher olunca mekan isnad etmek gerekir ki bu Allah’a yaraşmaz, bu sefer Allah’ın ayetlerini aynen kabul edilip kabul edilmesi gerekeceği yerde akıllarına göre Yunan felsefesine göre süzgeçten geçirmeye teraziye vurmaya başladılar. Bu sefer Kelam ilmi doğmaya başladı.</p>
<p>Herkes bu mevzuda ileri geri birşeyler söylüyorlardı. Bu sefer güya ve güya müslümanların bu zahiren kabul edilen ayet ve hadislerin kabulüyle şirke küfre, Allah’a ortak koşmaya O’na noksan sıfatlar izafe etmeye sevk eden bir hal görerek zahiri manasını aldılar. Olduğu gibi başka manalar vererek müslümanları ona inandırdılar ve öylece inanmak itikatlanmış gibi işlenmeye başlandı. İşte 12 asır bu işte. Sadece Allah’ın rahmet etmiş olduğu Kitap ve Sünnetle amel edenler müstesnadır. Onlar her asırda mücadelelerini veren bir topluluktur. Allah (c.c) arşa istiva etmiş derken. Allah’ın hükmü hakim olunur, olmuş demektir. Buna iman diye işlendi ve bunun zıddı küfür işlendi. Onun içindir ki kitaplarında görüyorsunuz. “Allah (c.c)’nin iki olduğunu kabul nasıl şirk ise diyor. Allah (c.c)’nin semada olduğunu söylemekte öyle şirktir.” Diyor. M. Zahit Kotku (akide kitabında)</p>
<p>Az önce zikrettik batılın batıl olduğunu hak ile ispat ettikten sonra onun izalesi kolaydır. Ama o mesele birde imanın temelinden gösterilirse en köklü müşkülat işte oradan geliyor. Artık bu meseleler zuhur ettiğinde söylediğimiz gibi. İman edebilmek için küfretmek gerekiyor onlarda. Onlara iman edebilmek için önce küfretmek gerekiyor. Yani iman etmen için Allah’ın o sıfatını inkar etmen gerekiyor önce. Bu sefer öylede diyen kafirdir böyle de diyen kafirdir teorisi çıkıyor ortaya. İman etse de küfür, küfür etse de küfür oluyor. Bunların arasını seçmek köklü kaidelere sarılan köklü bir malumat istiyor. Ki bunun içindir ta geriye asla selefin mecburiyeti halk ediyor. Allah (c.c) bizi gayretli geçmişe dönen zamanına dönme ve orada yaşamını hayatına geçiren kullardan eylesin.</p>
<p>AMİN</p>
<p><a href="https://www.ilmedavetdernegi.org/makaleler/muhtelif/kullugun-ozu/">Kulluğun özü</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.ilmedavetdernegi.org"></a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">569</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
