Pazariçi, Ordu Cd. No:306, 34240 Gaziosmanpaşa/İstanbul
+90 (0534) 625 48 49
ilmedavetdernegi@gmail.com

Basiretli dava adamının vasıfları

Değerli kardeşlerim ! unutmayalım ki bu daveti yapmak isteyen insanların – yani tebliğcilerin – bu yolun başlangıcında öğrenip ve onlara uygun hareket etmeleri gereken önemli prensipler, esaslar ve bir takım adaplar vardır.

Bu görevin sorumluluğunu omuzlarında taşıyan davetçiler, eğer bu kurallar çerçevesinde olgunlaşmamış iseler, bunların davetinden hayırlı bir netice elde edilemez ve bunlardan ümmete emanet edilmiş olan meseleleri yerli yerine koymaları da asla beklenemez.

Diğer bir ifadeyle, şuurlu ve basiretli bir dava adamının, davasına yakışır şekilde bir takım vasıfları olmalıdır. Kendisini bu değerlerle techiz etmemiş bir dava adamı, ne kendisine ve ne de davasına faydalı birisi asla olamaz.

Bunun içindir ki davetçi, islamın kendisinden istemiş olduğu bu önemli kuralları öğrenmeli ve onlara uygun hareket etmelidir. Taki davetinde Allah ona başarı ihsan etsin ve elinden de bir çok kimseye hidayet versin.

Öyleyse sözü daha fazla uzatmadan, gelin hep beraber islamın bir davetçide bulunmasını istediği fasıfları öğrenelim İnşaAllah.

1 – Dava adamı, davasının doğru olduğunu çok iyi bilen biri olmalıdır :

Şuurlu ve basiretli bir  dava  ehlinin kendisinde  bulundurması gereken en önemli vasıflardan birisi ; davasınının haklılığını, doğruluğunu çok iyi bilen ve onu çok iyi tanıyan bir kimse olmalıdır. 

Davasına, grup liderinin doğru dediği için doğru diyen, Şeyhinin veya üstadının hak dediği için hak diyen birisi olmaktan ziyade, bilakis o davanın  doğruluğunun şuurunda olan bir kimse olmalıdır. Diğer bir ifadeyle ; davasına Kur’an’ın ve Sünnet’in şehadetiyle doğru diyen ve bunun isbatını yapan birisi olmalıdır.

        Rabbimiz kerim kitabında şöyle buyurur :

الْحَقُّ مِن رَّبِّكَ فَلاَ تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَرِينَ

“ Hak, rabbinden gelendir. O halde sakın kuşkulananlardan olma. “  Bakara : 174.Ay

وَلاَ تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ أُولـئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُولاً

“ Bilmediğin bir şeyin ardına düşme ; zira kulak, göz ve gönül bunların hepsi de ondan mes’uldür. ”  İsra : 36.Ay

Dava adamı bilmediği bir şeyin ardına düşmemelidir. Ardına düştüğü davanın da, hak olduğuna inanan biri olmalıdır. İşte şuurlu ve basiretli bir dava adamı budur. Davasının haktan geldiğine iman eden ve bunu da delilleriyle isbat eden biri olmalıdır. Çünkü o çok iyi bilir ki hak bir davanın  haklılığı, ancak hak’tan inen delillerle isbat edilmelidir.

2 – Dava adamı, davasının gayesi ve hedefi nedir, bunu bilen biri olmalıdır :

Şuurlu ve basiretli bir dava adamının en ciddi vasıflarından ikincisi de, benimsediği ve peşinden koştuğu davasının gayesi nedir, onu çok iyi bilen biri olmalıdır.

Dolayısiyla dava adamı, kendi yaradılış gayesinin tevhid olduğunu bildiği gibi, davasının gayesinin de tevhid olduğunu çok iyi bilen ve onu yeryüzüne hakim kılana kadar da uğrunda mücadele edilmesi gerektiğini savunan birisi olmalıdır.

Diğer bir ifadeyle dava adamı ; tek olan Allah’a ibadet etmek için yaratıldığını ve bu dünyadaki yaşayış gayesininde bu olduğunu asla unutmayan birisi demektir.

        Çünkü onu taradan Allah Azze ve Celle şöyle buyuruyor :

 “ Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet etmeleri için yarattım ”  Zariyat : 56.Ay

Diğer bir ayeti Celilesinde ise :                      

…… وَاعْبُدُواْ اللّهَ وَلاَ تُشْرِكُواْ بِهِ شَيْئاً

“ Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. ”    Nisa : 36.Ay

İşte bu iki Ayeti kerime bize, insanlığın sadece ce sadece tevhid için yaratıldığını açıkça haber vermektedir.

Birinci ayeti kerime de, insanoğlunun sadece Allah’a ibadet etmeleri için yaratıldığını, ikinci Ayeti Kerimede ise, ibadetlerinde hiçbir şeyi Allah’a ortak koşmaması istenmiştir insanoğlundan. İşte bunun adı tevhid’tir. Yani :

 “ Ben, Cin’leri, İnsanları sadece ve sadece beni tevhid etsinler diye yarattım “ 

“ … Allah resulü s.a.v ise bir hadisi şeriflerinde şöyle buyurmaktadır :

– Ey Muaz ! Bilir misin Allah’ın kulları üzerindeki hakkı nedir ?  dedim ki :
– Allah ve Resulü en iyi bilendir. Resulullah s.a.v buyurdular ki :
– Allah’ın kulları üzerindeki hakkı ; O’na hiçbir şeyi ortak koşmadan ibadet etmeleridir. “

                                                   Buhari : 6.c.2690.s – Tirmizi : 4.c.2781.n

Allah resulü s.a.v’in ifadesinden de anlaşıldığı gibi Allah’ın kulları üzerindeki en önemli hakkı, O’nu tevhid etmeleridir.

İşte basiretli bir dava adamı, yaradılış gayesinin bu olduğunu ve davasının gayesinin de sadece bu olduğunu çok iyi bilen ve bunu asla aklından çıkarmaması gerekir…

3 – Dava adamı, davetine önce nereden başlanacağını bilen biri olmalıdır :

Her konuda olduğu gibi bu konuda da dava adamının örnek ve önderi Allah resulü s.a.v dir. Allah resulü s.a.v bir yerlere davetçi yolladığı zaman, onlara ilk önce Tevhidi anlatmalarını emrederdi.

Nitekim bilindiği üzere Ali, Muaz ve Ebu Musa’yı çeşitli dönemlerde Yemen’e göndermiştir. Onlara ilk önce, dinin en önemli kısmı olan akideyi anlatmalarını söylemiştir. Çünkü akide, bütün rasûllerin insanları kendisine davet ettiği şey olduğu gibi, gönderdikleri davetçilerinde anlatmalarını istedikleri ilk şey olmuştur. 

“ … Rasûlullah s.a.v Muaz b. Cebel’i Yemene yollarken ona şunları söylemişti : ” Sen kitab ehli olan bir kavmin yanına gideceksin. Onları kendisine ilk davet edeceğin şey yüce Allah’a ibadet olsun. ( Bir başka rivayette : Onları Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet getirmeye çağır denilmektedir.) Allah’ı bilip kabul ettikleri takdirde Allah’ın kendilerine beş vakit namazı farz kılmış olduğunu haber ver…”

Buhari : 16.c. 7247.s – Müslim : 1.c.19.n

İşte bu ve emsali hadislerde görüldüğü üzere Rasûlullah s.a.v, Muaz’a ve diğer davet için yolladığı kimselere herşeyden önce tevhid akidesini insanlara tebliğ etmelerini ve yüce Allah’ı onlara tanıtmalarını öğretmiştir.

Öyleyse basiretli bir davetçi de işe buradan başlanması gerektiğini asla unutmayan biri olmalıdır. Rabbimizin kerim kitabında buyurduğu gibi :

“ Deki : İşte  bu  benim  yolumdur. Ben, bana tabi olanlarla birlikte basiretle – yani, bilinçli ve şuurlu bir şekilde – Allah’a davet ediyorum. ”   Yusuf : 108.Ay 

4 – Dava adamı davet seyrinde, Muhatabının anlayacağı dilden konuşmalıdır :

Olgun bir davetçi, muhatabının anlayamayacağı bir tarzda – veya diğer bir ifadeyle – onun seviyesinin üzerinde ilmi yaklaşımlarla ona bir şeyler anlatan biri olmamalıdır. Çünkü güzel bir ifadede denildiği gibi :

“ Sen ne kadar konuşursan konuş, senin konuştukların karşı tarafın anladığı kadardır. “

“… Enes r.a’dan buyurdular ki : Resûlullah s.a.v, bir şey söylediği zaman anlaşılsın diye üç defa tekrarlardı……….”

                                                                     Buhari : 1.c.252.s 

“… Aişe r.a dan ; buyurdular ki : Resulûllah s.a.v’in sözü, dinleyen herkesin anlayabileceği şekilde açık ve net idi…”

                                                                     Buhari  : 7.c.3348.s

{ … Ali r.a şöyle der : İnsanlara anlayabilecekleri şeyler söyleyiniz. Siz Allah ve Resulünün yalanlanmasını ister misiniz ?

Buhari : 1.c.280.s

5 – Dava adamı, davetinde yumuşak ve hikmetli olmalıdır :

Şuurlu ve basiretli davetçilerin en önemli vasıflarından birisi de ; Öğüdünde, nasihatında ve davetinde yumuşak ve hikmetli bir yol takip etmesidir. 

Basiretli bir davetci insanları hakka davet ederken bu güzel metodu elinden bırakmamalıdır. Çünkü o çok iyi bilmelidirki bu vasıf, Peygamberlerin ve onların yoluna hakkıyla ittiba eden basiretli mü’minlerin vasfıdır.

İnsanların şirk ve küfürleri, davetçinin onlara kaba, saba ve ahlaksızca davranmasını  gerekli kılmaz. Davetçi gerçekten bu ümmetin önder ve örneği olan Muhammed Mustafa’nın yolundaysa, onun bu konudaki metodu, menheci ve ahlakı Peygamberinin tarif ettiği üzere olmalıdır.

Basiretli dava adamları, Dinin ahkâmını ihtiyacı olanlara öğretirken efendi, ağır başlı, latif, hikmetli ve yumuşak davranan kimselerdi. 

Öyleyse, eğer bu anlamda insanlara yardımcı ve onların hakkı anlamalarına vesile olmak istiyorsak, Resullerin ve onlara hakkıyla ittiba eden basiretli davetçilerin yoluna uymak mecburiyetindeyiz.

Böyle bir davetçi ve ıslahcı, Rabbinin şu delillerini aklından asla çıkarmaması gerekir.

ادْعُ إِلِى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُم بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ……  

“ Sen hikmet’le güzel öğütle rabbinin yoluna davet et. Ve onlarla en güzel şekilde mücadele et …. ”   Nahl : 125.Ay                            

فَبِمَا رَحْمَةٍ مِّنَ اللّهِ لِنتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنتَ فَظّاً غَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنفَضُّواْ مِنْ حَوْلِكَ “……  

“ Allah’ın rahmeti sebebiyledir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılır giderlerdi….”  Ali İmran : 159.Ay 

“ … İbn Abbas r.a’dan. Resulullah s.a.v buyurdular ki : İnsanlara güzellikle öğretin. Kolaylık gösterin güçlük çıkarmayın. Ve sizden biriniz hiddetlendiği zaman sükut etsin, konuşmasın. “

Ahmed: 1 . 239 . 2137. n – Edebu’l Müfred : 1 .c. 245.n

Değerli Müslümanlar … ! bu delillere eğer dikkat edilirse, burada ; Resul gibi bir insanın dahi kaba ve katı olmasının veya davranmasının, insanların onun etrafından dağılıp gitmelerine vesile olacağı anlatılmaktadır.

Düşünün şimdi ;  anlattığı her şeyin hak olduğu bir insanın dahi kaba ve katılığı, insanların etrafından uzaklaşmasına vesile olabiliyorsa, anlattıklarında ve üslubunda bir çok hatalar söz konusu olan biz insanların hali ne olabilir ?. Kısacası bu üslup kim de bulunursa bulunsun, insanların o kimseden uzaklaşmasına yeteri derecede vesile olacak bir üsluptur.

Değerli kardeşlerim davetteki bu vazgeçilmez üslup, – yani yumuşak ve hikmetli muamele – Allah’u Azze ve Celle’nin, Mûsa ve Harun’u Fravn gibi bir melûnâ dahi gönderdiğinde özellikle emrettiği bir usluptur. Rabbul izzet şöyle buyurmakta :

“ Ey Musa ve Harun Fravna gidin. Çünkü o azdı. Ona yumuşak söz söyleyin, belki öğüt alır veya korkar. “    Ta ha : 43-44.Ay

Şimdi bu Ayeti celilenin üzerinde de birazcık düşünecek olursak karşımıza mükemmel bir mesaj çıktığını göreceğiz. Şöyle  ki ;

“ Allah’u Azze ve Celle, ezeli ve ebedi ilmiyle Fravn gibi bir insanın iman etmeyeceğini çok iyi biliyordu. Ama buna rağmen ona iyi muamelede bulunulmasını, hikmetli ve yumuşak davranılmasını emretmiştir. Neden ?. Çünkü burada devetçilere önemli bir mesaj vermek istiyor Rabbimiz. O da ; davet edeceğiniz insanlar her ne kadar azgın, sapkın, katı ve zalim de olsa, ona davanızı anlatırken hikmetli ve yumuşak davranın. İşte mesaj budur.

Değerli kardeşlerim bu konuda bizler için örnek ve önder olan Allah resûlü s.a.v’in güzel sözlerine bakıldığı zaman, davette yumuşak ve hikmetli olmanın ne derece güzel bir şey olduğunu açıkça anlayabiliriz. 

“… Resulullah s.a.v şöyle buyurmaktadır : Yumuşaklıktan mahrum olan, hayrın tamamındanda mahrum olur. ”

                                                Müslim : 8.c.2592.n

“… Resulullah s.a.v şöyle buyurdular : Yumuşaklık herhangi bir şeyde bulunursa onu muhakkak ki ziynetlendirip güzelleştirir. Ama neyden de sökülüp alınırsa, onu muhakkak ki çirkinleştirip kötüleştirir.”

Müslim : 8.c.2594.n 

        Ve yine bir hadislerinde :

“ … Allah resûlü s.a.v şöyle buyururlar : Muhakkak ki Allah, her hususta rıfk ve yumuşaklık ile muamele etmeyi sever…… “  Buhari : 13.c.6014.s – Müslim : 8.c.2593.n

Evet değerli kardeşlerim, gerçekten de davetçilerin en önemli sıfatlarından birisi olan bu haslet, davetçinin anlattığı ile insanların kalplerine – Allah’ın izni ile – tesir edebilme ve onlara imanı sevdirip dine yönelmelerini başarabilme konusunda oldukça önemli bir sıfattır.

Şuurlu ve basiretli bir davetçi, nefret ettirici, rahatsız edici ve kızdırıcı tutumlardan uzak durmalıdır. Böyle bir kimse, bildiklerinin tamamını , bak ben şunu şunu da biliyorum, dercesine karşısındakine aktaran, ona üstünlük taslayan, onun anlayamayacağı tarzdan konuşan ve onu sürekli sıkan birisi olmamalıdır.

Nasihat ve öğüdünü karşı  tarafın müsait zamanlarını gözeterek, onların duygularını okşayacak şekilde uzatmadan, karşısındakilere usanç ve bıkkınlık vermeden yapmaya çalışmalıdır.

Bununla beraber Hikmet sahibi, akıllı, liyakatli ve ileri görüşlü davetçinin, davet ettiği kimselere karşı yumuşak davranması, onların cehaletlerinden kaynaklanan şeylere katlanması, hata ve bıktırıcı sorularına karşı sabırlı olması, onun derin anlayışlı ve olgun bir insan olduğuna delâlat eder.

Çünkü Resulullah s.a.v soru soranlara karşı yumuşak davranır ve onlara verdiği cevaplarda da onların anlayacağı dilden konuşurdu.

Onlara sevimli bir muallim, mürşid ve arkadaş gibi yönelir ve mes’elenin  anlaşılması için gayret ederdi. Hatta  onlar anlayıncaya kadar bıkmadan usanmadan anlatırdı ve açıklardı.

6 – Dava adamı,  halkı değil hakkı memnun etmeye çalışan biri olmalıdır.

Değerli kardeşlerim … ! davetçi, sürekli hakkın rızasını göz önünde bulunduran biri olmalıdır…Diğer bir ifadeyle, halkı değil hakkı memnun etmeye çalışan biri olmalıdır.

Kendisine haksızlık etseler, zulüm de etseler, anlattıklarından dolayı kendisini de kınasalar, hakkı söylemekten imtina etmeyen biri olmalıdır

Çünkü, zalimlerin karşısında hakkı söylemekten dolayı ne rızkının kesileceğine, ne   ecelinin yaklaşacağına ve ne de Allah’ın dilediğinden başka bir şey başına gelmeyeceğine inanır.  Şuurlu bir davetçi, Allah Resulü s.a.v’in şu  hadisi şeriflerini aklından asla çıkarmaz :

“… Ebu Said el Hudri r.a. dan ; Rasulullah s.a.v bir hutbesinde şöyle buyurdu : Sakın bir insanı, hakkın söylemesi gerektiği bir yerde hakkı söylemekten insanlara olan korkusu engelleme

İbni Mace : 10.c.4007.n

“… Ebu Said el Hudri r.a’dan ; Resulullah s.a.v şöyle buyurdu :  Dikkat edin insanların korkusu, sizden birinizin söylemesi gereken   bir söze veya sahip olduğu bir hakka mani olmasın. Çünkü hakkı söylemek veya önemli bir şeyi hatırlatmak ne kişinin rızkını uzaklaştırır ve ne de ecelini yaklaştırır. “  Ahmed : 3 / 19 – İbni Kesir : 5.c.2386.s                                                                                     

“… Ebu Said el-Hudri r.a dan ; Resulullah s.a.v şöyle dedi : Cihadın en faziletlisi, zâlim sultanın karşısında hakkı söylemektir. ”   İbni Mace : 10.c.4011.n                    

“ … Aişe r.a’dan. Allah resûlü s.a.v şöyle buyurdu :  Her kim insanların gücenmesine mukabil Allah’ın rızasını ararsa, Allah onu insanların zahmetinden kurtarır. Ama her kim de Allah’ın gücenmesine mukabil insanların rızasını ararsa, Allah’da onu insanlara havale eder. “

Tirmizi : 4.c.2527.n – İbni Hibban : 1.c.276.n

İşte bu ve emsali deliller bir davetçiye,  hakkın anlatılması gerektiği bir yerde hakkın anlatılmasını ve insanların korkusunun buna mani olmaması gerektiğini anlatmaktadır.

Resulullah s.a.v’in metod ve menhecini kendisine şiâr edinen  şuurlu ve basiretli  bir davetçi, batıl karşısında asla susmayan ve hakka yardımdan da geri durmayan birisidir.

Bu şuurda olan bir davetçi, toplumunda zulmün yayılmasına razı olmayacağı gibi, dininin kabul etmediği çirkin şeylerin yayılmasınada asla razı olmaz. O her zaman münkerleri değiştirmeye gayret gösteren birisi olmaktan geri durmaz.

Çünkü o, bu görevi terk eden korkaklara ilahi belaların isabet edeceğinden korkar. Ve yine o çok iyi bilir ki, Allah’u Azze ve Celle bir topluma belâ indirdimi, o belâ onların iyisini de kötüsünü de içine alır.

Rabbimiz şöyle buyurur :

“ Öyle bir fitneden sakının ki aranızdan yalnız  zalimlere  erişmekle kalmaz. – iyileri de içine alır – İyi bilin ki Allah’ın azabı çok çetindir. ”   Enfal : 25.Ay

“ … Abdullah ibn Ömer r.a’dan. Aişe r.a der ki :  Bir gün Allah resulü s.a.v’e : Ey Allah’ın resûlü ! Allah’u tealâ bir topluma azabı indirince iyi kimselerde onlarla beraber helak olur mu ? diye sordum. Allah resûlü s.a.v buyurdu ki :

– Ya Aişe ! Allah’u Teala günahkârlar üzerine azabını indirince onlarla beraber iyilerde felakete uğrarlar. Sonra ahirette niyetlerine göre cezalandırılır veya ödüllendirilirler. “

Müslim : 8.c.2879.n

7 – Dava adamı, Maslahat ve mefsedet kuralına dikkat etmelidir :

Şuurlu bir davetçi, yapacağı davetin getirisini götürüsünü iyi hesabeden biri olmalıdır.  Yani, elde edeceği küçük bir hayırdan dolayı daha büyük bir zarara yol açacak şeylere dikkat etmelidir.

Veya, kendisinden daha büyük olan bir iyiliğin kaybına sebebiyet verecek küçük bir kötülüğü nehyetmeye kalkışmamalıdır.

Yapılacak olan bütün emir ve nehiyler şu umumi kaide içerisinde mutaala edilir. O da şudur ;

“ Faydalar-zararlar, iyilikler-kötülükler karşı karşıya gelip birbirlerine galebe eder şekil ortaya çıkarsa, ağır basan taraf tercih edilmelidir. “

Emir ve nehyde her ne kadar faydalı olanı elde etmek, zararlı olanı da uzaklaştırmak esas gaye ise de, yapılacak emir ve nehyin muarızına da dikkat etmek gerekir.

Eğer bu fiil esnasında kaybedilecek faydalar veya meydana gelecek zararlar daha çok ise, kişi mezkur emir ve nehiyle memur sayılmaz. Bilakis zarar faydadan fazla olursa böyle bir emir veya nehiyde bulunmak kişiye haram olur.

Ama duruma bakılır ; eğer emredilecek ma’ruf münkerden daha fazla veya daha ağır basıyor ise, o ma’ruf emredilir. Emredilecek olan bu ma’ruf kendisinden daha az olan bir münkere sebeb olacak olsada bu ma’ruf yapılır. Ama hiçbir zaman, kendisinden daha büyük bir iyiliğin kaybına sebeb olacak küçük bir kötülük nehyedilemez. Çünkü bu durumda bahsi edilen o küçük nehy, Allah yolundaki daha büyük hayırlara mani olmak, O’na ve Resulüne itaati izaleye çalışmak ve sevab sayılan fiilleri yok etmek babından sayılacaktır.

Şayet kötülük iyilikten fazla ise o kötülükten nehyedilir. Bu durumda şayet küçük bir iyilik feda edilmesi gerekiyorsa o feda edilir. Bu olayda da eğer büyük olan kötülük nehyedilmez de küçük olan iyilik emredilir ise, bu emir, iyilik değil aksine hem kötülük hem de Allah’a ve resulüne isyan etmek sayılır.

Hulasa toplumumuzda da denildiği gibi davetci “ kaş yapayım derken göz çıkarmaması lazım “ davet seyrinde.

Yani küçük bir iyiliği emredeyim derken ondan daha büyük bir iyiliğin kaybına veya ondan daha büyük bir kötülüğün yapılmasına sebeb olmamlıdır.

Yine aynı şekilde küçük bir kötülüğü nehyedeyim derken ondan daha büyük bir kötülüğün yapılmasına veya kendisinden daha büyük bir iyiliğin kaybına sebebiyet vermemesi gerekir basiretli bir davetci.

Rasulullah s.a.v’in, Abdullah bin Ubey b. Selul ve benzeri olan nifak ehlinin yardımcıları çok olduğundan onlara dokunmaması bu babtandır. Çünkü bazen kötülüğü onun cinsinden olan bir ceza ile ortadan kaldırmak, daha büyük bir iyiliğin kaybına sebebiyet verebilir.

Nitekim Allah Rasulü s.a.v, Abdullah bin Ubey b. Selul ve benzeri olan nifak ehlini cezalandırmaya kalkacak olsaydı, onların aşiretleri akrabalık taassubundan kaynaklanan bir kin ile Allah resulüne kin besleyeceklerdi. Diğer insanlarda ; “ llah’ın peygamberi ashabını öldürüyor “ diye nefret edeceklerdi.

Bu konuda hatırlayacak olursanız ; Rasulullah s.a.v ıfk hadisesi ile ilgili olarak ashabı kirama bir hitabette bulunduğunda, kendisinin mazur görülmesini taleb etmişti. Hatta bu hitabetinin sonunda Sa’d bin Muaz r.a :

– Ya Rasulallah ! vallahi intikam için ben sana yardım edeceğim, demişti. Fakat iman ve sadakatta üstün olmasına rağmen kabile hamiyetinden olacak ki Sa’d bin Ubade, Sa’d bin Muaz’a karşı çıkmıştı.

Neticede kabile taassubundan dolayı her bir sahabiye taraftarlar çımıştı. Hatta neredeyse büyük bir fitne meydana gelecekti.

Ve yine bu konun delillerinden bir tanesi de, Aişe annemizle Alah resulü arasında geçen şu konuşmadır.

“ … el-Esved ibn Yezîd’den tahdîs etti ki, Âişe r.anha şöyle demiştir : Ben Peygamber’e İsmâîl Hicri’nin duvarından sorup :
— Bu duvar Beyt’ten midir ? dedim. Rasûlullah :
— Evet, duvar Beyt ‘tendir, buyurdu. Ben yine :
— Kureyş için ne mâni’ vardı ki duvarı – yânî Hıcr’i – Beyt’in içine katmadılar ? dedim. Rasûlullah s.a.v :
— Kavmin olan Kureyş’in bu Hıcr’ı, Ka’be’ye girdirmeye ve Ka’­be içine katmaya bütçeleri kısa gelip yetmedi, buyurdu. Ben yine :
— Ka’be’nin kapısı neden bu kadar yüksektir ? diye sordum. Rasûlullah :
— Senin kavmin, dilediklerini Ka’be’ye girdirmeleri, diledik­lerini de girmekten men’etmeleri için böyle yaptılar. Eğer kavmin Câhiliyet devrine yakın olmasaydı, Hıcr’ın duvarını Beyt’e katmak ve Beyt’in kapısını yer seviyesine indirmek isterdim. Fakat duvarı Beyt’e girdirmem ve Ka’be kapısını yer seviyesine indirmemden ötü­rü, onların gönüllerinin kırılmasından endîşe ederim, buyurdu. “

Buhari : 3.c.1499.s

Bu olaydada görüldüğü gibi, yapılacak olan bir iyilikten dolayı daha büyük bir kötülüğe sebeb olunacaksa o iyilikten vazgeçilmelidir.

Hulasa anlatmaya çalıştığımız bu metod, basiretli bir dava adamı ve davetçi için dikkat edilmesi gereken çok ciddi bir metodtur.

8 – Dava adamı,  hareketli ve faal biri olmalıdır :

Değerli kardeşlerim ! ve yine şuurlu ve basiretli bir davetçinin en önemli vasıflarından birisi de ; Hareketli ve faal olmasıdır.

Davasını dert edinen bir davetçi, bıkmadan usanmadan tebliğ görevini sürdüren, kendisini olayların ve bazı faktörlerin harekete geçirmesini beklemeyen ve kendiliğinden insanları hakka davete koşan birisi olmalıdır. O, beklemez ki illa birileri gelsin de onu bir işe bir göreve zorlasın. Yani, şunu şunu yapalım, buraya gidelim veya da kalk şunu yapsana diyen birileri olmadan dahai hareket eden biri olmalıdır. 

Çünkü o, Allah’ın, samimi ve ihlaslı davetçilerine hazırladığı sevaba ve karlı kazanca yönelir. O, Allah ve Rasûlü’nün şu sözlerini asla aklından çıkarmaz :

“ Kim güzel bir işe aracı olursa, onun da o işten bir payı olur …. ”  Nisa : 85.Ay 

“ … Allah Rasulü s.a.v ise şöyle buyurur : Hayra vesile olan, hayrı işleyen gibidir. ”   Tirmizi :  4.c.2808.n

Diğer bir hadislerinde ise ;  

“ … Allah Rasulü s.a.v şöyle buyurmaktadır : Kim hidayete davet ederse ona, kendisine tabi olanların sevabı gibi sevap vardır, onların ecirlerinden de bir şey eksilmez ….”

                                                                     Müslim : 3.c.1017.n

“… Ve yine şöyle buyurur s.a.v : Vallahi Allah’ın senin vasıtanla birini hidayete erdirmesi senin için kızıl tüylü develerden daha hayırlıdır…”

Buhari  : 6.c.2807.s – Ebu Davud : 4.c.3661.n

        Bir diğer  hadislerinde  ise :

“ … Allah Rasûlü  s.a.v  şöyle  buyurdular : Senin vasıtanla Allah’ın bir kişiye hidayet vermesi, senin için üzerine güneşin doğup battığı her şeyden daha hayırlıdır. ”

Taberani Kebir – C.Sağir : 3.c.3203.n

Evet gerçekten de çok güzel ve karlı bir kazanç. Samimi ve sadık bir davetçinin, yoldan ayrılmış birisine söyleyeceği güzel bir söz ve anlatacağı bir hakikat ile, o insanın hidayetine vesile olması ve üzerine güneşin doğup battığı her şeyden daha hayırlı bir kazanç elde etmesi, gerçektende harika ve imrenilecek bir kazançtır. 

İşte bundan dolayıdır ki, kendisine haset edilmesinin caiz olduğu iki kimseden birisi de, işte bu kârlı ticaretin sahibidir.

9 – Dava adamı, davet seyrinde karşılaştığı sıkıntılara sabreden biri olmalıdır :

Değerli kardeşlerim … ! bu görevi üstlenen davetçilerin, davaları uğruna yine kendilerinde bulundurmaları gereken önemli vasıflardan birisi de ; Davetle birlikte gelen zorluklara katlanıp sabretmeyi bilmeleridir.

İnsanların ani çıkışlarına, kötü muamelelerine, kötü zan ve düşüncelerinin fesadına, hakkı geç kabul etmelerine, uyuşukluklarına, şöhret ve menfaat peşinde koşmalarına, sorularıyla karşı tarafı aciz bırakma gayelerine veya buna benzer davetçiyi sıkacak ve zorlayacak basitliklere, basiretli bir müslümanın kendisini hazırlayıp ve bunlarla karşılaştığında da sabretmesi gerekir.

Çünkü bu dava, bunlarsız olmayan bir davadır. Bir  çoklarının yaptığı gibi ; bir ümitsizlik, bir sıkıntı veya herhangi bir güçlükle karşılaşınca insanlardan uzaklaşıp inzivaya çekilmekle olmaz bu iş…

İşte bundan dolayıdır ki İslam, davet yolunda insanların içerisine katılıpta onlardan gelen zorluklara sabredenlerin derecesiyle sabretmeyenlerin derecesinin farklı olduğunu  zikreder.

“… Rasulullah s.a.v şöyle buyururlar : Halkın arasına karışıp onların eziyetine sabreden Müslüman, halkın arasına karışmayıp ta onların eziyetine katlanmayan müslümandan daha hayırlıdır. “

Tirmizi : 4.c.2625.n – Ahmed : 5/365 – el- Albani. S.Sahiha : 3/652.639.n S.Camiu’s Sağir : 6/5 – 6527.n

Ve yine Rabbimizin kerim kitabında zikrettiği bir çok Ayeti celilesi vardır ki, aynı noktaya işaret ederek bizlere bu anlamda mesajlar vermektedir. 

Yani, tebliğ esnasında mutlaka davetçiyi sıkacak bir takım vahim durumların söz konusu olabileceğini, dolayısıyla davetçilerin bunlara mutlaka sabretmeleri gerektiğini ve bu güzel davranışlarının da azme değer bir şey olduğunu anlatmaktadır… İşte Rabbimizin Asr Sûresindeki bu anlamdaki mesajı :

وَالْعَصْرِ {} إِنَّ الْإِنسَانَ لَفِي خُسْرٍ {} إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ  

“ Asr’a andolsun ki insanlar hüsran içerisindedirler. Ancak iman edip Salih amel işleyenler ve birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler bundan müstesnadırlar. ”   Asr : 1.2.3.Ay

Ve yine bir Ayeti kerimede, Lokman a.s’ın oğluna nasihatı zikredilerek, aynı husus anlatılmaktadır.

يَا بُنَيَّ أَقِمِ الصَّلَاةَ وَأْمُرْ بِالْمَعْرُوفِ وَانْهَ عَنِ الْمُنكَرِ وَاصْبِرْ عَلَى مَا أَصَابَكَ إِنَّ ذَلِكَ مِنْ عَزْمِ الْأُمُورِ

“ Ey oğulcuğum ! Namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten de nehyet. – ve bu yolda – başına gelene de sabret. Doğrusu bunlar azmedilmeye değer şeylerdir. ”    Lokman : 17.Ay

İşte bu Ayeti celilelerde anlatıldığı gibi iyiliği emredip kötülükten de nehyeden kimseler, bu yolda mutlaka bir takım musibetlere, belalara, sıkıntılara maruz kalacaklardır.

Ayeti celilenin ; “ ……… Doğrusu bunlar azmedilmeye değer şeylerdir.. ” İfadesinde de buyrulduğu gibi, gerçektende bu yönlü sıkıntılara sabır ve mukavemet, azme değer şeylerdendir.

Kısacası bu davaya soyunan davetçiler muhakak ki sabırlı olmalıdırlar. Eğer sabırları tükenip göğüsleri daralırsa, kendilerine örnek ve önder kabul ettikleri peygamberlerinin bu konudaki sabrını gösteren hadislerini iyi okumaları gerekir.

İşte bunlardan bir ikisini Buhari ve Müslim şöyle dile getiriyor :

“… Peygamber s.a.v bir gün her zaman yaptığı gibi bir taksimat yaptı. Birisi ayağa kalkarak dedi ki : Vallahi bu taksimat kendisinde adalet gözetilmeyen bir taksimdir. Bu  hain söz Allah Rasûlü s.a.v’in kulağına gidince :

– Allah ve resûlü adâlet etmezse kim adâlet eder ki ? Allah Mûsa’ya rahmet etsin, o bundan daha çok sözlerle ezalandırıldı da yine de sabretti. ” buyurdu. ”   Buhari : 6.c.2936.s               

“… Peygamber s.a.v’in zevcesi Aişe r.a şöyle anlatıyor : Rasulullah’ın huzuruna beş on kişilik bir Yahudi heyeti girdi. Huzura girince selâm vermiş olmak için “… Ölüm üzerinize olsun …” anlamına gelen ; “ es’sa’mu aleykum “ dediler. Aişe dedi ki : Ben bu sözü anladım da :
– Sâ’m ve Allah’ın laneti sizin üzerinize olsun ! diye karşılık verdim. Aişe dedi ki : Bunun üzerine Rasulullah s.a.v :
– Yâ Aişe ağır ol ! Çünkü Allah her hususta rıfk ve yumuşaklık ile muâmele etmeyi sever ” buyurdu. ”

                                                                     Buhari : 13.c.6014.s

Görüldüğü gibi, Allah Rasûlü s.a.v, bu şekildeki tavır ve davranışlarıyla davetçilere hoşgörülü, affedici ve sabırlı olma örnekliğini sergilemektedir.

Değerli kardeşlerim … ! unutulmamalıdır ki bu güzel ve değerli tavır, her yerde ve her zaman  peygamberlerin ve sadık davetçilerin özelliği olmuştur.

Öyleyse sözü daha fazla uzatmaya gerek yoktur. Kim Muhammed Mustafayı kendisine örnek ve önder edinmek istiyorsa, nasihatında, öğüdünde ve davetinde mutlaka sabırlı, yumuşak ve affedici olma mecburiyetindedir. Çünkü bunlarsız davet olmaz ve bunlarsız bir davetçi de düşünülemez.

İnsanlar daima davetçinin mizacına ve isteğine uygun olmazlar. Bilakis içlerinde, davetçinin arzuladığının tam tersine olanlar da vardır. Bunun içindir ki davetçi bu tip insanlardan gelecek olan şeylere karşı hazırlıklı olmalı ve onlara sabretmelidir.

Onlar ne kadar kaba ve katı da olsalar, onlarla muâmelesinde mutlaka nazik olmalı ve davet ettiği gerçeğe onları ısındırabilmek için nezâketi elden bırakmamalıdır.

Son söz olarak Rabbimden niyazım ; beni ve iman eden bütün muvahhid kardeşlerimi Kur’an ve Sünnetin tarif ettiği bu güzel vasıflarla teçhiz olunan kullarından  eylesin.

                                        Amin …                                        

Vel hamdu lillahi rabbil alemin

                                                         Tacuddin el Bayburdi