Pazariçi, Ordu Cd. No:306, 34240 Gaziosmanpaşa/İstanbul
+09 (0534) 625 48 49
ilmedavetdernegi@gmail.com

Cehalet mazerettir derken biz neyi kasdediyoruz

Cehalet mazerettir derken biz neyi kasdediyoruz

Değerli kardeşlerim … ! bizler cehaletin mazeret olduğunu her dile getirişimizde, insanların bir çoğu sanıyor ki biz insanlara şunu demeye çalışıyoruz : Arkadaşlar sakın okumayın… Sakın bir şeyler öğrenmeyin … Sakın dininizi araştırıp soruşturmayın … Nasıl olsa cehalet mazerettir, ne diye zahmet ediyorsunuz ki … 

İnanın insanların bir çoğu bizim böyle bir şeye inandığımızı ve böyle bir şeyi kasdettiğimizi sanıyorlar…  

Halbu ki bizim anlatmaya çalıştığımız husus şudur ; Bu gün ben müslümanın diyenlerin çoğu, din adına samimi bir şekilde bir yerlerden bir şeyler öğrenmişler, bir şeylere inanmışlar ve amel olarakta bir şeyler yapmaktadırlar…  Ki bunları kendilerinden öğrendiği kimseler de,  insanların büyük bir çoğunluğunun kendilerine değer verdiği alimler, hocalar, üstazlar ve şeyhlerdir … Her ne kadar meseleyi bilenler tarafından bu kimseler alim falan kabul edilmeseler de – ki çoğu öyledir de zaten – en azından bu kimseler milletin alim dediği ve parmakla gösterdiği kimselerdir… Dolayısıyla cahil Müslümanların bir çoğu da alim denilen – veya alim zannedilen – bu insanların  anlattığı ve uyguladığı şeylerin doğru olduğuna inanıyorlar…  

Bununla beraber bu zavallı Müslümanlar, çevrelerinde gördüğü ve şahid olduğu şeyler de hep aynı şeylerdir… Yani anlayacağınız çevrelerindeki müftü de aynı inanç ve amele sahip, hocası da aynı inanç ve amele sahip, imamı da aynı inanç ve amele sahip kimseler…

Dolayısıyla genel olarak hep aynı inanç, hep aynı amel görüyorlar çevrelerinde… Taki birileri kendilerine bir şeyler anlatana kadar da inanın yaptıkları veya inandıkları şeylerin yanlış olduğunun farkında bile değillerdir…

İşte bundan dolayıdır ki gerek geçmiş ehl’i ilim ve gerekse muasır alimlerimiz  diyorlar ki ; Bu insanlar cehalet içerisindeler. İçinde bulundukları durumun farkında bile değiller …  sıkı sıkıya sarıldığı inançları bilgisizce inançlardır … Büyük bir hazla, şevkle yaptıkları amellerinin çoğu bilgisizce yapılan amellerdir …  Dolayısıyla bunları uyaralım, inandıkları ve yaptıkları şeylerin yanlış olduğunu kendilerine önce bi anlatalım… Çünkü hiç kimse bile bile cehenneme yuvarlanmak için çırpınmaz… Ve yine hiç kimse kabul olmayacağını bildiği bir ameli de işlemez…

İşte alimlerimizin anlattığı ve bizim de onlardan öğrenipde anlatmaya çalıştığımız husus budur … Biz böyle kimselerin cahilliğinin mazeret olduğuna inanıyoruz ve bunu anlatmaya çalışıyoruz… Bu ister akide de olsun ister amel de olsun fark etmez… Bu konuda islamın delilleri çoktur… Bunları – birilerini alel ıtlak acele ederek tekfir etmeden önce – Allah için araştırıp öğrenelim…

İnanın cehaleti mazeret kabul etmeme konusunda Müslümanların bir çoğu cahil kalmıştır… Ve bunlar genelde de Ayet ve hadisleri kafalarına göre yorumlayan, meseleleri hakkıyla idrak edemeyen, ham hayalleri olup, kanları dikine akan dindar gençliktir… 

Bu konuda o kadar cahil kalınmış ki, zalimce ortaya attıkları acımasız kaide gereği, önce kendi kendilerini mahkum ettiklerinin bile farkında değillerdir… Ve bunun açık bir zulüm olduğundan da habersizlerdir… Yani nasıl ki kendilerinin tekfir ettiği Müslümanlar cahilliklerinden dolayı bir şeyler yapıyor ise, inanın bunlarda aynı sebebten dolayı inananları alel ıtlak tekfir etmektedirler…

İLİM  EHLİNİN  BU  KONUDAKİ  İFADELERİ …

         Değerli kardeşlerim … ! şunu asla unutmayınız ki ; Kur’ana ve Sünnete hakkıyla vakıf olan basiretli ilim ehli, hiç kimseyi alel ıtlak tekfir etmemiştir… Ve en çok korktukları konu da tekfir konusudur. Çünkü onlar çok iyi biliyorlar ki tekfir insanın ayağını kaydıran çok çirkin bir uğraştır…  

Ve sakın etrafınızdaki bir takım gençlerin, alimler hakkında söylediği veya paylaştığı sözlere itibar etmeyin… Çünkü bu cahil insanların – ilim ehli adına – paylaşımlarına bakıyoruz, inanın bunlar ya cımbızla cümleler içerisinden alınan sözler, ya yanlış tercemeler, ya da onların sözlerini kasıtlı olarak saptırmalardır… Araştırın bunu rahatlıkla sizlerde göreceksinizdir… 

Bu konuda en fazla sözleri ve menheçleri saptırılan ilim ehli insanlar İbni Teymiyye, Muhammed İbni Abdul Vahhab, İbni Kayyım ve İbni Hazm’dır…

Cahil tekfirciler bu Alimlerden öyle nakiller yapıyorlar ki, inanın bu insanları sanki Tekfirci Haricilerin başları olduğunu sanarsınız… Halbuki bu insanlar – Allah kendilerinden razı olsun – tekfirden en fazla korkan insanlardır…

Gelin hep beraber ümmetin seçkim alimleri olan bu kimselerden konu ile alakalı delilleri ve o delillerden neler anlamışlar, bunları beraberce okuyalım :

Şeyhu’l İslam İbni Teymiye şöyle demiştir : Kişi için mükellefiyet, tebliğin kendisine ulaşmasıyla sabitleşir. Bunun sebebi ise Allah’u Teala’nın şu Ayet’i kerimeleridir :

“ …. Onunla sizi ve onun ulaştığı herkesi uyarayım diye bu Kur’an bana vahyolundu …. ”

En’am : 19.AY.  

“ ….  Biz  Rasul göndermedikçe hiç bir kavme azab edici değiliz ….” 

 İsra : 15.AY. 

“ …. Bu peygamberleri gönderdik ki, Rasuller geldikten sonra insanların Allah’a karşı hiç bir mazeretleri kalmasın …. “                                                                                   

Nisa : 165.AY.

         Kur’an’da bunun benzeri bir çok Ayet’ler mevcuttur. Bu deliller, Rasulullah s.a.v’in getirdiği islamı – şeriatı – tebliğ edinceye kadar Allah’ın hiç kimseyi cezalandırmayacağını ve ulaşılmayan şer’i meselelerden dolayı da hiç kimseye bu yüzden azab edilmeyeceğini beyan etmektedir.

         Allah’u Teala bir kişiye tebliğ ulaşmadan önce imanı terk ettiği için eğer azab etmezse, imanın bazı şartlarını – bilmeden – terk eden kişiye asla azab etmez. Ancak tebliğ ona ulaşırsa bu müstesnadır.

Zaten bilinen bir kaidedir ki, Hüccetin kıyamından sonra onu kabul etmek imanın usüllerindendir.

Şeyhu’l İslam yine şöyle buyurmaktadır : Ben muayyen bir şahsın küfre, fıska ve isyana alel ıtlak nisbet edilmesine karşı olanların en şiddetlisiyimdir. Fakat – bilinçli bir şekilde – muhalefet ettiğinde ; kafir, fasık veya asi duruma düşecek Nebevi hüccet, kişiye tebliğ edildikten sonra o kişinin mezkur fiilleri yaptığı bilinirse bu müstesnadır…….”

                                                                                 Mecmau’l Feteva : 3.229

“ Küfür şer’i bir konudur ve hükmü Şeriat sahibine aittir. Elbette akıl doğruyu ve yanlışı ayırt edebilme kabiliyetine sahiptir. Fakat insanın akli olarak hata ettiği her şey küfür değildir. Aynı şekilde insanın aklen doğru bildiği şeyin, şer’an da doğru olduğu anlamına gelmez “ 

Dera et Tearuz, 1/242, Muhtasaru Savaik el Mursele, 2/421, Savaik el Muhrika Li İbni Hacer Heytemi, 78

Bu nedenle Ehli Sünnet kendi muhaliflerini, onlar kendilerini tekfir etse dahi tekfir edemez. Zira Tekfir şer’i bir konudur dolayısıyla insan bireysel olarak karşısındakini cezalandıramaz. Mesela birisi sana iftira atsa ya da senin mahreminle zina etse, sen buna karşılık ne ona iftira atabilirsin ne de onun mahremiyle zina edersin. Çünkü zina ve iftira Allah’ın haram kıldığı şeylerdir. Tekfir  sadece Allah ve Rasulü’nün tekfir ettiği kişiler için mümkündür.

Menahicüs Süne : 5/244 – Derae Taarudi’l-Akli ve’n-Nakli 

Şeyhül islam İbn Teymiyye şöyle der :  “ Kur’an’ın yanlızca bir kısmı ulaşan kimse kendisine ulaştığı kadarı ile hüccet ikame edilmiş sayılır. “

el-Cevabu’s-Sahih limen beddele dine’l Mesih : 1/309

“ … Necaşi Kral olmasına rağmen, Allah’ın hükmünü hristiyan olan halkına tatbik edememiştir. Ömer bin Abdulaziz r.h Allah’ın hükümleriyle hükmetmek için yoğun çaba sarfetmiş, fakat büyük zorluklarla karşılaşmış ve bir görüşe göre bu yüzden zehirlenerek öldürülmüştür. Zamanımızda moğolların ele geçirdikleri islam ülkelerinde görev yapan Müslüman hakimler, istemelerine rağmen her zaman Allah’ın indirdikleriyle hükmedemiyorlar. Onun için bu konuda sorumluluğun ölçüsü güç ve kudretin yetmesidir. ”

Mecmuu’l-Fetava : 19/217

Şeyhu’l İslam yine şöyle buyurmaktadır : ” Her Sünnet’e Muhalefet Edenin Tekfiri Caiz Değildir. Özellikle Ümmetin Üzerinde Çokça İhtilaf Ettiği Konularda … ! “

 Mecmuu’l Fetava : 6/3

Şeyhu’l İslam yine şöyle buyurmaktadır : Delil Mevcut Olup , Yol Apaçık Oluncaya Kadar Yanlışlık Yapan Bir Müslümanı Kimsenin Tekfir Etmeye Hakkı Yoktur. Müslümanlığı Kesin Olan Bir Kimsenin İslam’ı Şüphe İle Yok Olmaz. Çünkü Delil Kesin Olup Şüphe Ortadan Kalkmadikca Müslüman Kişinin Müslümanlığı Son Bulmaz … !

Mecmuu’l Fetava : 12 / 250

Şeyhul İslam İbn Teymiyye r.h şöyle demiştir : “ İnsân ne zaman üzerinde icmâ edilmiş bir haramı helal kılar veya üzerinde icmâ edilmiş bir helali haram kılar ya da üzerinde icmâ edilmiş bir şeriatı değiştirirse, fakihlerin ittifakıyla mürted ve kâfir olur.”

Mecmûu’l-Fetâvâ : 3/267

Şeyhul İslam İbn Teymiyye r.h şöyle demiştir :  Hiç kimse, kendisine hücceti ikame edilip ona doğru yol belli oluncaya kadar, hata ve yanlış yapması hasebiyle bir Müslümanı tekfir edemez. Bir kişinin yâkîn ile sabit olan İslâm’ı şek ( şüphe ) ile zail olmaz, öyle ki ona yapılacak hüccet ikamesi ve şüphelerin giderilmesine kadar bu böyledir.

Mecmuu’l Fetâvâ : 12/466  

Şeyhul İslam İbn Teymiyye r.h şöyle demiştir :  ” Kur’an, Sünnet ve İcma’ya göre küfür olan söz için mutlak olarak küfür olduğu söylenir. Şer’i deliller buna delalet eder. Allah ve Rasulü’nden alınan hükümler, insanların zan ve heveslerine göre kullanacakları hükümler değildir. Ancak tekfirin şartları sabit oluncaya ve engelleri ortadan kalkıncaya kadar bu sözü söyleyen herkesin kafir olduğunun söylemesi gerekmez.”

Mecmuu’l-Fetava : 35/101

Şeyhul İslam İbn Teymiyye r.h şöyle demiştir :  ” Birbirini tekfir etmesi bidat ehlinin ayıplarındandır, hatalıdır deyip tekfir etmemek ise ilim ehlinin övülecek hasletlerindendir … “

 Minhâc es-Sünne : 5/251

Şeyhul İslam İbn Teymiyye r.h şöyle demiştir :  “ Söylenen söz, mutlak olarak sahibinin tekfir edildiği türden olabilir ve genelde bunu ifade etmek için, “ Kim şöyle derse kafir olur ” ifadesi kullanılır. Ancak bu sözü söyleyen kişi, gerekli olan hüccet ikamesi yapılmadan önce tekfir edilmez. Allah’u Teala’nın, “ Haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler şüphesiz karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar ; zaten onlar alevlenmiş ateşe gireceklerdir ” Nisa : 10 ayetinde olduğu gibi, va’id ile ilgili olan nassların durumu bu şekildedir. Bu ve buna benzer nasslar hak olan va’idi bildirir. Ancak gerekli olan şartların oluşmaması ve engellerin de kalkmaması sebebi ile mutlak olan bu va’id muayyen bir şahsa indirgenemez. Çünkü işlediğinin haram olduğu kendisine açıklanmamış veya bu yaptığından tevbe etmiş veya işlediği bu haramın affedilmesine sebep olacak derecede iyilikleri fazla olmuş ya da kendisine şefaat edilmiş olabilir. Küfür olarak nitelenen sözler de böyledir. Kişiye hakkı bildiren nasslar ulaşmamış olabilir, ulaşmış olsa bile onları sabit görmemiş olabilir veya anlamamış olabilir ya da Allah’u Teala’nın mazur göreceği şüpheler ile karşılaşmış olabilir. Hak peşinde olup hata yapan mü’minin hatasını ne olursa olsun Allah’u Teala bağışlar. Bu hatanın nazari veya ameli konularda olması farketmez. Rasulullah s.a.v’in   ashabı ve ümmetin imamlarının görüşü budur.”

Mecmuu’l-Fetava : 23/195

Şeyhülislâm İbni Teymiyye : muayyen olarak kabirlerden medet uman, yaptıkları şirk ve küfürler Usuluddine ve Zaruratı Diniyye aykırı olan Ğulatı Sufîyeyi bile tekfirin şartları oluşup manileri ortadan kalkmadan tekfîr etmiyordu. Bunun en büyük misali Ğulatı Sufiyeden bir Şeyh olan ve insanları kabirlerden istiğaseye davet eden Ebu Hasen el-Bekri’yi cehaleti ve te’villerinden dolayı tekfîr etmemesiydi. Bununla birlikte Bekri, Şeyhulislâm’ı kabirlerden medet dilemenin şirk olduğunu belirtmesi sebebiyle tekfîr etmişti. Şeyhulislâm ona mukabil yazdığı er’Reddu ele’l Bekri kitabında onun hakkında şöyle der : “Bu sebeble Bekri’nin bizi cehaleti ve iftirasıyla tekfîr edişine aynı şekilde karşılık vermedik. Tıpkı bir adamın diğer bir adam aleyhine fuhuş iftirası atmasıyla o iftira atılanında iftiracıya aynı şekilde karşılık vermesinin olamayacağı gibi.”

Eğer İbni Teymiyye zaruratı diniyeden olarak bilinen bu şirki mesele de cehaleti ve te’vili özür olarak kabul etmeseydi muhakkak Bekri’yi tekfîr ederdi. Ve yine o, eğer ‘Kur’an’ın ulaştığı herkese hüccet ulaşmıştır’ deseydi, muhakkak ki yine Bekri’yi tekfîr ederdi. Çünkü Bekri, İmam Subki’nin Tabakâtu’l Şâfiiyye’de zikrettiği gibi, Kur’an ve Sünneti bilen mutasavvıf bir şeyh idi.

Zehebi Zuyulu’l İbar : 4/69 – Suyuti,Husnu’l Muhâdara : 1/423

İbni Kayyım r.h şöyle der : Azab iki sebepten dolayı tahakkuk eder :

Birincisi : Delilden yüz çevirmek, onu istememek ve gereyi ile amel etmemektir. 

İkincisi : Delil getirildikten sonra ona karşı inatlaşmak ve gereğini istememektir. Birincisi yüz çevirme küfrü, ikincisi ise inat küfrüdür. Fakat delil ulaşmadan ve delili öğrenme imkanı olmaksızın bir kimseden sudur eden cehalet küfrüne gelince, Allah’u Azze ve Celle, resullerinin hücceti o kimseye ulaşıncaya kadar, onun sahibinden azabı kaldırmıştır……”

Tariku’l Hicreteyn : 412

İbnu’l-Kayyim Rahimehullah yine başka bir eserinde şöyle der : “ Anlamını bilmeden küfür sözü söyleyen kişi tekfir edilmez.”

İlamu’l-Muvakkıin : 3/75

İbnu’l-Kayyim Rahimehullah yine başka bir eserinde der ki :  ” Evliyalardan veya Kabirlerden Yardım İsteyenleri Cehaletleri Sebebiyle Tekfir Etmiyoruz … ! ” 

                                                                                                       
Ahkamü ehli’z- Zimme : 5 / 2 

Muhammed İbni Abdulvahhab şöyle der : “ …. Biz Abdulkadir Geylani’nin türbesine koşup ona tapan kimseleri cehaletleri ve onlara bu fiillerinin yanlışlığını anlatacak kişilerin olmadığı için onları tekfir etmez isek, bizi tekfir etmediği ve bizimle savaşmadığı halde Allah’a şirk koşmayan kimseleri bize hicret etmedi diye nasıl tekfir ederiz ?  Subhanallah ! bu bize büyük bir iftiradır. ”

Ed Dürerü’s Seniya : 1.C.56.S – Dahlan.Siyanetu’l  İnsan : 449 – Fetâvâ ve Mesâilü’ş-Şeyh Muhammed Abdülvehhâb : s. 11 

Muhammed İbni Abdulvahhab şöyle der : “ Size benim herkesi tekfir ettiğim söylenirse bilinki bu, düşmanların bir iftirasıdır. Yine benim beldesinde oturduğu halde Allah’ın dinine ve Peygamberine uyan kimseyi benim yanıma gelmedikçe bunun ona yeterli olmayacağını söylediğimi söylemeleri de bir iftiradır. Kast edilen, nerede olursa olsun Allah’ın dinine ve Peygamberine tabi olmaktır. Fakat biz Allah’ın dinini ve Peygamberine tabi olup da daha sonra ona düşmanlık eden ve ondan uzaklaştıran kimseyi tekfir ederiz. Aynı şekilde müşriklerin dini olduğunu öğrendikten sonra putlara tapan ve bunu insanlara cazip gösteren kimseyi de tekfir ederiz. Yeryüzündeki bütün alimler bunları tekfir ederler. Sadece inatçı ve cahil kişi tekfir etmez. ”

er-Resâilü’ş-Şahsiyye : 3/33, 58

İmam Şafii r.h şöyle der : “ …. Allah’ın isim ve sıfatları vardır. Onları hiç kimse reddedemez. Buna rağmen bir kimse hüccetin ulaşmasından evvel onlardan bir şeye muhalefet ederse, cehaleti yüzünden mazur görülür. Çünkü isim ve sıfatların bilgisi akıl,görüş ve fikirle idrak edilemez….. ”

Fethu’l Bari : 13.407

İmam Zehebi r.h şöyle der : “….. Hiç kimse öğreninceye ve kendisine hüccet ikame oluncaya kadar günahkar olmaz. Allah’u Teala çok merhametli ve çok lutufkardır. Çünkü :

“ Biz hiçbir kavme Rasul göndermeden azab edici değiliz “ buyurmaktadır.

Sahabenin seçkinleri Habeşistan’da iken farz ve haram hükümler Nebi s.a.v’e geliyordu. Bu hükümler onlara ancak birkaç ay sonra ulaşıyordu. Onlar bu hükümleri bilmedikleri için, kendilerine ulaşıncaya kadar bundan mazur idiler. Delil kendisine ulaşıncaya kadar her bilmeyenin durumu işte böyledir ……”

Kitabu’l Kebair :

İbni Hazm r.h şöyle der : “…. Bir kimseye Nebi s.a.v’in emri ulaşana kadar tekfir edilmemesi gerekir. Bir kimse Resulullah s.a.v’e iman ettikten sonra,hangi itikat ve amel üzerinde olursa olsun,kendisine bir şey ulaşana kadar ona hiçbir sorumluluk yoktur…… ”

El-Faslu fil-Milel : 4.24.25

İbn Hazm Rahimehullah şöyle der : Bir kişi Müslüman olup henüz İslam’ın hükümlerini bilmediğinden ve Allah’ın hükmü kendisine ulaşmadığından dolayı, İçkinin helal olduğuna veya kişiye namaz kılmasının farz olmadığına inansa kafir olmaz. Ancak HÜCCET ortaya çıktığı halde bu durumunu devam ettirirse, ÜMMETİN İCMASI ile kafir olur..!”

 El-Muhalla : 13/151

İmam Şevkani r.h şöyle der : “ Sahibi fiiliyle İslam milletinden küfür milletine geçmeyi istemediği halde, kendisinden küfri bir fiilin meydana gelmesine itibar edilmez. Aynı zamanda manasını kabul etmediği halde müslümanın küfre delalet eden bir sözü söylemesine de itibar edilmez. Bilmeden Allah’tan başkasına secde eden de tekfir edilmez … ”

Neylul Eftar : 6.210.S – es-Seylul Cerar : 4.578.S

İmam Şevkani r.h der ki : Bilmeden Allah’tan başkasına secde eden bir kimse tekfir edilmez.  

Neylul Eftar : 6.210

İmam Şatıbi r.h şöyle der : “ …. Rasullerin uyarmasından önce muahezenin olmaması da aynı usullerdendir. Buna Allah’u Teala’nın şu Ayeti kerimesi delalet etmektedir : 

“ Biz Rasul göndermedikçe hiçbir kavme azab edici değiliz “    İsra : 15.Ay.        

Allah’ın kulları arasındaki cari olan sünneti, muahezenin sadece Rasulleri gönderdikten sonra ve hüccetin ikamesinden sonra olacağı şeklindedir. Hüccetin tebliğinden sonra da, “…. Artık dileyen iman etsin dileyen de küfretsin “  Kehf : 29

El Muvafakat : 3.377.S

Molla İmam Aliyyu’l Kari Rahimehullah Şöyle Demiştir : ‘ Eğer Bir Müslümanın Tekfirine İşaret Eden Doksan Dokuz Alamet Bulunsa , Bununla Birlikte İslam’ı Üzere Kalmasına İşaret Eden Bir Amel Bulunsa , Müftü’nün ve Kâdı’nın Bu Bir Tek Alametle Amel Etmeleri Gerekir…! ”

Şerhu’ş Şifa : 2 – 499 – İmam Zehebi Müstedrek : 8163

Kadı Ebubekir İbnu’l Arabi r.h Şöyle Der :  ” – Harici tekfirciler – kendi akidelerine muhalefet eden herkezi tekfir etmeleri ve ebedi Cehennemde kalacağını söylemeleri sebebiyle kendileri bu isme daha layık olmuşlardır … ! “

el Bağdadi  El Farku Beyne’l Firak : 351

Ebu Hanife r.h şöyle der : Yaratılmışlardan hiçkimsenin, yaratanını bilmeme konusunda mazereti olamaz. Çünkü bütün mahlukatın, Rablerini ve onun bu konudaki tevhidini bilmesi farzı ayındır. Göklere, yere, kendi nefsine ve Allah’ın yarattığı diğer şeylere ibretle bakıp düşünen kişiyi bu düşünce, tek olan Allah’ın varlığına ve birliğine inanmaya sevkeder.

Allah’ın farz kıldığı şeyleri bilmek ise böyle değildir. Bunlar ancak, birisi bildirirse bilinebilir. Farzları bilmeyen, ona ulaşamayan bir kimseye huccet ulaşmamış demektir, bundan dolayı sorumlu tutulmaz. ”  

Bedaiu’s-Senai  : 9 .c : 4378.s – Aliyul kari fıkhul ekber şerhi : 116.s

Ebu Hanife r.h’ın ifade ettiği gibi, insanın taa ruhlar aleminde kendisinden alınan misakı inkar etmesi ve ona ters davranması asla mazur sayılmaz. Çünkü bu bilgi taa orada insana öğretilmiştir ve bu bilinmesi gerekli olan fıtri bir bilgidir. Dolayısıyla öğretilen bir şeyin cehaleti olmadığı gibi onun mazereti de olmaz…

Ama Rasullerin getirdiği Şer’i bilgiler böyle değildir. Kulun onlardan sorumlu tutulabilmesi için, hüccet ikamesi gerekir… Yani Peygamber mesajı o kula ulaşmalıdır… Dolayısıyla şunu açıkca ifade edebiliriz ki ; fıtri konularda cehalet asla mazeret değildir… Ama şer’i konularda cehalet mazerettir… Nedeni ise ;

Çünkü birinci misakta Fıtratın gereği şeyler öğretilmiş olduğundan dolayı bunların cehaleti ve mazereti olmaz… Ama şer’i konular böyle değildir … Onlar birinci misakta öğretilmemiştir… Bunlar ikinci misakta Rasuller tarafından öğretilir… Dolayısıyla eğer Rasul tarafından şer’i şeyler öğretilmiş ise, veya onun daveti birilerine ulaşmış ise, artık bunun cehaleti olmaz ve mazereti de olmaz… Ulaşmayanlar ise böyle değildir…

İmam Ahmed r.h :  Bilindiği gibi Ahmed ibn Hanbel dini sağlıklı bir şekilde anlayan, akidesi sağlam, sünnete en çok önem veren ilim önderlerden birisidir…

Bu alimin kendi zamanındaki halifeler Kuran mahlûktur diyorlardı. Sadece bunu söylemekle yetinmiyor, Muhaddisleri, hocaları, imamlık görevi yapmak isteyenleri, müftüleri… bu sözü söylemelerine zorluyorlardı. İmam Ahmet bu sözün küfür söz olduğunu kabul etmesine rağmen, şüphe ve tevillerinden dolayı ne halifeyi nede bu sözü söyleyen insanları muayyen olarak tekfir etmiyordu. Halkı da halifeye karşı ayaklanmaya ve onu azletmeye karşı çağırmamıştır. Hatta İmam Ahmed zindanda kırbaçlanırken Rumlara karşı savaşan halife Mu’tasıma ve askerlerine zafer kazanmaları için dua etmiştir. 

Şeyh Ebu Basirin, Cehalet Özrü kitabının mukaddimesine bakılabilir. 

Muhammed Bin İsmail el-Buharî dedi ki ; ” Yahudi, Hristiyan ve Mecusilerin sözlerine baktım, küfür bakımından Cehmiye fırkasından (Allah’ın heryerde olduğunu söyleyerek istiva sıfatını ve Kur’an mahluktur diyerek kelam gibi sıfatlarını inkar eden fırka) daha sapık bir kavim görmedim. Onları tekfir etmeyenleri, ancak onların küfrünü bilmediklerinden ötürü mazur görürüm.” Yine dedi ki; “Benim için ha cehmî ve rafızinin arkasında, ha Yahudi veya Hıristiyanın arkasında namaz kılmışım fark etmez.”

       Halku Ef’ali’l-İbad : 35 ve 53 Beyhaki el-Esma ve’s-Sıfat : s.253 Begavi Şerhu’s-Sünne : 1/228


      Hulasa, gerek isimlerini zikretmiş olduğumuz bu ilim ehli insanlar ve gerekse isimlerini zikretmediğimiz daha bir çok ilim ehli insan, muahezenin ilimden sonra olacağını, dolayısıyla cahaletin Kur’an ve Sünnetteki deliller çerçevisinde özür olduğunu açıkça ifade etmişlerdir… Öyleyse bize düşen de, Peygamber varisi olan bu ilim ehli kimselerin peşinden gitmektir… Ki bu da ; onları körü körüne taklid edişimizden dolayı değil, dayandıkları delilleri gördükten sonra onlara muvafakat edişimizden dolayıdır…

       Rabbim bizlere önce hakkıyla ilim öğrenmeyi, ardından onunla amel etmeyi, ardından da insanları tekfir değil de onlara tebliğ etmeyi nasibeylesin …

                                                Amin

Vel hamdu lillahi rabbil alemin 

                                                                                     Tacuddin el Bayburdi