Muhabbet

Muhabbet, veya muhabettullah (Allah sevgisi) la ilahe ilallah’ı, kelime-i Tevhidi, şehadeti telaffuz eden kişiye onun faydalı olmasının şartlarındandır.

Yani bir insanın kelime-i şehadeti telaffuz ederken muhakkak o cümlenin özünde Allah sevgisi yani muhabbet olması gerekiyor.

Muhabbet, sevgi , İnsanın tabiatında beraberinde yaratılan değerlerden bir değerdir.

Her insanın fıtratında, tabiatında bu sevginin özü vardır. Bu değerler dahi başlı başına Allah azze ve cellenin insanı ne denli donatarak, teçhiz ederek  dünyaya yolladığını gösterir. Ayrıca bu değerlerin yani sevme, korku gibi değerler başlı başına vahiyde gelen emir ve nehiylerin muhatabıdırlar.

İnsanda var olan sevgiyi anladıktan sonra Kur’an’a döndüğünüzde sevgi ve muhabbet hakkındaki geçen nasları okursanız ayrıca bir de Allah Resulünün o mevzudaki açıklamalarına baktığınızda Kur’an da İmanın, Tevhidin, Allah’ı bilmenin, Allah’ı birlemenin özü olduğunu görürsünüz. Yani Allah sadece kendisinin sevilmesini ve kendisi için sevilmesini istiyor.

İnsanda sevgi denilen duygu olmasaydı fıtratında, tabiatında Allah sadece beni seveceksin, benim için seveceksin dediğinde insanlar bunu anlayamazlardı. Çünkü bu neye benzer âma olan birisine bir yazılı metni verip oku demek gibidir. Görmeyenin onu okuması mümkün değildir. Veyahut okuma yazma bilmeyenin onu okuması mümkün değildir.

Onun için Kur’an ‘da emir ve nehiy olarak gelen her şey bir bakın onun özde bizi muhatap edinen bir tarafı vardır. Sadece benden korkacaksın diye bir emir geliyorsa insanda korkma denilen bir duygu vardır. Sadece bana güveneceksin diyorsa insanda birilerine güvenme diye bir ihtiyacın ister istemez bazen sebeplere göre hemen eyleme dönüşmek istediğini görürsünüz. Bir şeyden korkar bir ümitsizlik vardır hemen birilerine iltica etmek ister, sığınmak ister. Kendisinden daha güçlü veyahut her şeyden daha güçlü veyahut kimsenin tâkatının yetmediği bir güç ister. Onun için muhabbeti de sevgiyi de bu duygulardan birisi olarak düşünürüz.

Hatta bu Tevhid ehli dediğimiz imamların, alimlerin tevhidi anlatırken İlah’ı tarif ederken dahi, İlah’ın ekseriyetinin tarifinde;

Kalbin sevgi ve muhabbetle meylettiği şeydir

denir. İlahı tarif ederlerken, kalbin sevgi ve muhabbetle meylettiği şeydir diyor.

Belki, ekseriyetle insanlarda Allah dan gayrını sevme binaenaleyh Allah dan gayrı İlah edinme eylemi en çok bu değer üzerinde oluştuğundandır. Hatta küfür ehli, İslam karşıtı olarak bildiğimiz kimseler bun bizden önce yakalamışlar kendi mantıklarında.

Mesela falan diyor gençliğin İlahı diyor.  önceden gençliğin idolü diyorlardı bu anlaşılmasın, tepki birden bire gelmesin diye  sonra İlah denilmeye başlandı. Bakıyorsunuz onu, o insanlar nasıl İlah edinmiş diye düşündüğünde o şarkı söylerken ağlayarak kendinden geçip, bayılıyormuş. Çığlıklar atarak onun adını çağırıyor.

Demek ki kalbin sevgi ve muhabbetle meylettiği şeydir İlah.

Binaenaleyh bu denli sevgiyi ve muhabbeti, ilerde gelir mesela, Allah’ı sevdikten sonra Allah için sevdiğini iddia ederek tasavvuf ehlinden de bu denli bir pisliğin çokça görüldüğünü görürsünüz hem de İslam karşıtı dediğimiz kimselerin şarkıcılara veyahut o tip sanatkarlara diyelim meyillerinden daha fazla bir sofinin şeyhine muhabbetle yöneldiğini görürsünüz. Ve bu da Allah için sevme adıyla Allah’a ortak koşulan bir eylem oluyor.

Binaenaleyh insanda var olan bu sevgiyi, bu değeri başından alacaksın sonuna kadar ölçülü bir şekilde kime? ne kadar? Sarf edilmesi gerekir ayırt etmen lazım.

Bazı değerlerde bu ölçüler bellidir ortada sadece bir çizgi vardır aynen korkma dediğimiz bir değer gibi. Korka, tabiaten her insanda vardır hatta bir Nebide de vardır. Tabiaten var olan bir şeyin yok olduğunu iddia ederek, yok varsayarak onu yok edemezsin, vardır. Musa a.s’da da vardı. Musa a.s da Firavunun adamlarından birisini öldürünce, korkarak Mısır’dan kaçmıştı.

Biz var olan değerin yokluğunu değil, varlığını kabul ederek onun kullanımını nereye kadar tabii bir korku, zarar vermeyen bir korku, nerede zarar vermeye başlıyor? Biz bunun ölçüsünü şöyle tarif ederiz;

Eğer o korku Allah’a itaatten alıkoyuyor, Allah’a isyana sebep oluyorsa o zaman o korku zararlı olan korkudur, fıtri boyutu aşmıştır.

Aynen Musa as korku ile kaçtığı yere Allah’ın emri ile gidiyor. Allah git ona diyor. oradan korkarak kaçtı Allah geri dönmesini istiyor. Ve Musa as da diyor ki;

  [1]رَبِّ ٱشْرَحْ لِى صَدْرِى وَيَسِّرْ لِىٓ أَمْرِى ( Rabbim gönlüme ferahlık ver, işimi bana kolaylaştır.) çünkü oraya gitme kalbini sıkar.

Benim işimi kolaylaştır yani işim pek kolay değil. akabinde Musa as gidiyor. İşte Musa as’ın korkarak oradan kaçması ona zarar veren korku değil. Her insanın tabiatında var olan korkudur. Ama o korku eğer Allah’a itaate mani olan bir korku olsaydı, Allah’a isyana sebep olan bir korku olsaydı o zaman o korku zarar verirdi.

Sevgide ise böyle bir sınır çizemiyorsun öyle ki aynen su misali ufak bir dalgınlık suyun kaptan, doldurmak istediğin kaptan çabucak taşmasına sebep olur. Ve sınır tanımaz bir hale gelebiliyor.

Onun için sevginin fıtraten kullanımını, yani amele dönüşümünü anlamadan İmani boyuttaki sevginin ne kadar kullanılacağını, lazım olduğunu düşünemiyorsun.

 Fıtraten sevgi bir kullanımdadır, tedavüldedir. Yani bunu şöyle kullanıyoruz geçmiş paralar vardır, eski yenileri basılınca eskisi tedavülden kalktı, kullanımdan kalktı derler ya bunu anladınız değil mi? Fıtri boyutta da sevginin bir tedavülü vardır kullanım süreci vardır. Burada sevgi kontrolsüzdür. Yani sevgiye bir sınır çizilmemiştir, kontrolsüzdür. Fıtraten insan neseben kendisine yakın olan anasını, babasını, çocuğunu, eşini, akrabalarını, yakınlarını kendisine iyiliği, faydası dokunanları sever yani buradaki sevgi ekseriyetle menfaate dönüktür, yakınlığa dönüktür. şöyle de olabilir bazen hakkı sevip, batılı sevmeme gibi. Mesela fıtraten bilinmesi gereken bazı iyi ve kötüler vardır. Allah’ın Kur’an’da arz ettiği gibi;

فَأَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوَىٰهَا Allah her nefse itaatini, isyanını, hayrı ve şerri ilham etmiştir.[2] İnsan tabiatı buna mülhemdir.

Mesela doğru sözlülük gibi. Yalan ile hakikat gibi. Hangi dilde yalanı ele alırsanız alın yalanın tarifi bellidir.  Hilaf-ı Hakikat söylenen her şey yalandır. Ben yalanı bilmiyorum, anlamadım diyecek bir tek insanoğlu yoktur çünkü Fıtratında bu bilgi var, programlanmıştır.


[1] Taha 26

[2] Şems 8

Binaenaleyh yalanı bilince zemmedilen bir şey olduğunu bilince doğru sözün de takdir edilen bir şey olduğunu bilir. Hırsızlığı da bilir. Hırsızlık nedir denildiğinde, sana ait olmayan bir şeyin kendisine göre biçimli bir şekilde zula etmek, götürmektir. Herkes bunu gizlenerek yapar değil mi? Fark ettirmeden bunu yapar. Aynen  birisine çıkarıp on lira sadaka vermenin, yardım etmenin güzel şey olduğunu da bilir.

Bu gibi insan tabiatında bilinen asli değerler vardır. Düşünün Ebu Sufyan müşrik iken Şam’a gittiğinde, Allah Resulünün mektubu da ulaştığında Buhari deki rivayette, Ebu Sufyan’ı çağırır ona bazı şeyler sorar, o da cevap verir. Kervanın yanına geldiğinde ne olduğunu sorarlar, Hırakl Muhammed hakkında bazı şeyler sordu ve cevapladım der. Ne dedin denince, eğer yalanı kendime yakıştırabilseydim, yalan söylediğimden dolayı dışlanmayacağımı bilseydim orada yalan söylerdim Muhammed hakkında diyor.

Düşünün bu insan müşrik ama yalan söyleyen zemmediliyor  o toplulukta. Demek ki doğru sözlü insanlar orada tutuluyor. Ne olursa olsun bir düşmanı da olsa aleyhinde yalan söyleyemiyordu. Bunun kötü bir iş olduğunu biliyordu. Hatta Mekke dolaylarından birisi gelip Ebu Cehil’e Muhammed’in bu dedikleri doğru mu Ya Ebu’l Hakem diyor. Ebu Cehil de yazıklar olsun sana Muhammed’in yalanını mı yakaladık diyor.

bunlarda tedavülde dolanma belli başlı esasları tanır. Sevmede böyledir mesela birisine yardım eden birisini gördüğünde o yardım sana yapıldığında ne denli memnun oluyorsan o kişi bir başkasına da onu yaptığında onun iyi bir iş yaptığını anlarsın.

İşte sevgiyi bu sınırları içerisinde yani tabiatını bozmadan o fıtratı bozmadan, fıtrat bozulmadan hele hele bunların korunması ananın ve babanın eğitimindedir. Onun için Allah Resulü s.a.v her çocuk doğarken

كل مولود يولد على الفطرة

Her çocuk doğarken fıtrat üzere doğar, anası babası onu Yahudileştirir, Hristiyanlaştırır, Mecusileştirir.

bence çocuğunuzu sıfırdan, okuma yazma anına kadar onun fıtri değerlerinin varlığını bilip onu korumaya çalışacaksınız. O zaman çocuğu sizin sevginizin, şefkatinizin meyvesi olan, merhametinizin meyvesi olan sevgi ile beslemeniz gerekir. Hatta bunu İslam dan uzak olan insanlar dahi çocuğun büyümesinde, dengeli büyümesinde çocuğun karakterinin oluşmasında çocuğa gösterilen sevginin önemi çoktur denir. Hatta Çinliler bu yönlü mahir olan kimselerdir. Yemeğin tadı yemek pişirenin sevgisini ona katarak yapmasıdır diyor. hatta bizim dilimizde buna uygun bir ifadede ; herkesin annesinin yemeği en güzel yemektir değil mi? Halbuki bir başkasına göre onun anasının yemeği tuzsuzdur, acıdır çok yağlıdır ama onun anasının emeğidir o.

Onun için çocuğun fıtri boyuttaki sahip olduğu değerlerin varlığını anlayarak, neden varlığını diyorum? Hepimizde aynı değerler var olmasına rağmen biz onun varlığından habersiziz. Varlığından var olmasına rağmen habersiz olduğun bir şeyin ne denli mükemmelliğini çünkü yaratılırken o değer mükemmel yaratılıyor sonradan o bozuluyorsa doğru olan şeyler bozuluyor. Varlığını hissetmezsen ne denli mükemmel olduğunun farkına varmadıysan onu koruma gibi bir gayret de gündeme gelmeyecektir.

Her ne kadar biz burada muhabbeti Tevhidi boyutta ele almışsak da önce muhabbet in fıtri boyutunu yakalamak gerekir sonra imani boyutunu yakalaman gerekir sonra Tevhidi boyutunu.

Biz derslerimizde ekseriyetle tevhide yüklenelim derken isim ve sıfatların tevhit deki önemi diyorsunuz, muhabbetin tevhit deki önemi, şunun tevhit deki önemi, halbuki bunların tevhit deki önemini yakalamak için imandaki yerinin bilinmesi gerekir. Allah’ı bilmedeki yerinin bilinmesi gerekir ki ondan sonra sen onu tevhidi boyutta anlayıp eyleme dönüştürebilesin.

Bunun içindir derslerde sıkça duyarsınız ;

Selim bir fıtrat olmadan sahih bir imanı bina etmek mümkün değil. sahih bir imandan sonra da ancak halis bir tevhit mümkündür.

Yani selim bir fıtrat, sahih bir ima, halis bir tevhit tir.

Onun için biz deriz İmanı anlatırken biz söz, kavil ve kalbin tasdiki ile deriz. Kalp ile, dil ile, cevarih ile deriz. Aynı şekilde de herhangi bir amelin fıtri boyutu vardır, imani boyutu vardır, tevhidi boyutu vardır. Burada biz Tevhidi boyutta muhabbeti almaya çalıştık ama bu kendisinin alt yapısı olanlar da kopuk olduğu düşünülmesin.

Muhabbet iman ve tevhidin rüknü esasisidir. Yani imandaki esasların tevhit deki esasların hepsinin temeli budur. İslam karşıtı olanlar bunu yakalamış, neden hep sevgiden bahsederler? İnsanları sevmek, hayvanları sevmek, her şeyi sevmek hatta yaratandan ötürü yaratılanı sevmek. Bunların hepsi temelde bizim inancımıza karşı. Biz yaratılanı yaratandan ötürü sevmeyiz eğer yaratılan yaratana kulsa, yaratana kul olduğu için onu severiz. Sadece Allah’ın yarattığı olması hasebiyle bir sevgi mümkün değildir.

Onlar bile yakalamış, sevgi yılı, neden Mevlana’ya fazlaca fazlaca teveccüh var İslam’a Muhammed’ e yok da. Eğer Mevlana Mevlana ise onların dediğine göre o her şeyini Muhammed den aldı. O zaman esas sevginin, değerin Muhammed’e yönlendirilmesi gerekir değil mi? Aslı bu değil o Muhammed’e olan sevgiden alıkoymak için gündeme gelmiştir. Onun için bunu ikili boyutta ele alıp meseleyi yakalamadan rast gele laflar edebiliyoruz. Aynen ben herkesi severim, yok ben herkesi sevemem. Her düşünceye saygı duyarım, yok ben her düşünceye saygı duymam. Yani bunun bir sınırı var. Allah’a küfreden, Allah’a isyan eden birisinin düşüncesine saygı mümkün müdür? Ama bu şu demek değildir, ona insan gibi davranırım değil mi. Birisine insan gibi muamele başka onu takdir etme başka bir olaydır. Onun için muhabbet, sevgi, imanın ve tevhidin rüknü esasisidir yani mayasıdır diyebiliriz.

Allah sevgisinin kemali ile kemal bulması ile tevhit ikmal olur. Yani sevgi ne denli bizde ziyadeleşiyor ise o zaman tevhidi de kemale taşır. Muhabbetin kemalinin noksanlığı yani muhabbetin olgunluktan, tamamlılıktan noksanlığı ile tevhit de noksan olur. Bazen çokça sorun olarak gündeme getiririz, bizler tevhidi kabul ve ikrar etmiş kimseleriz ama tevhidi ne kadar anladık? Onu ne kadar hayatımıza yansıtıyoruz? Münakaşa götürür.

Ayrıca uç noktada tevhidin hatırı bizde ne kadar? tevhit de müşterek değerler paylaştığın insanın küçücük bir hatasına binaen o tevhidin değeri gözden gidiyor Adam’ın gırtlağına oturuyorsun, bir kaşık suda boğmaya çalışıyorsun. Allah azze ve celle dahi gelen hadisi Şerifte de zikredildiği gibi, “Kulum bana dünya dolusu günahla da gelse ben onu dünya dolusu mağfiretle karşılarım” diyor. Taa ki bana ortak koşmasın. Bu Tevhidin hatırıdır.

Şirkin dışında ki işlenen günahlar affedilebilir, bağışlanabilir, ama şirk bağışlanan bir günah değildir.

Binaenaleyh Şirk koşmayan birisi tevhid ehlidir, her ne kadar günahkar da olsa onun hatırı başkadır. Tevhidin hatırına binaen Tevhide ehlinin  hatırı mevzuu bahistir. Bunu yakalayamazsan, El-vera vel-bera dediğimiz dostluk ve düşmanlık dediğimiz şeyi uygulamak mümkün değil, bunlar birbirine karışır.

Tevhit ehli olduğu halde birisine sana dönük yaptığı bir yanlışlıktan dolayı ona buğuz etmeye başlarsan ne yapıyor şeytan? Şirk ehline göstermen gereken buğuzu burada sana tevhit ehline harcatır. Ona karşı kullanacak buğuzun kalmaz. İyiliği dokunan birisi, şirke bulaşmış olmasına rağmen ona kullanacağın muhabbet, yakınlık yine şeytanın orada muhabbeti tamamen burada boşaltmana benzer. Ve bu sefer tevhit ehline sevgi kalmaz, kullanacağın. Onun için bunu bilme, bunu yakalama, buğuzun, sevginin, kin ve nefretin kime, nasıl, nerede kullanılacağını ancak böyle bilmek yani yakalamak mümkündür. Değilse Tevhit ehli bize yamukluk yapmış, bindiriyoruz. Ufak bir hatasından dolayı selam bile vermiyoruz.

Bizler tevhidi anlamış, kabul etmiş kimseleriz ama ne kadar anladık da hayatımıza yansıtıyoruz ve tevhidin hatırı ne kadar? Bunu deneme hiç de zor değil bakın herkes kendisinin rahatlıkla sağlamsını yapabilir. Tevhidin hatırı için kimi ne kadar hatalarında bağışlar, kimi ne kadar muaheze eder yani hesaba çeker bunu rahatlıkla deneyebilir.

Muhabbet ağacı kalbe ekilip, ittiba ve ihlas ile sulanırsa, muhabbet ağacı kalbe ekilip, ittiba ve muhabbet ile sulanırsa yani ihlas ağacı kalbe dikilecek ittiba ve ihlasla, ittiba dan kasıt sevilene tabii olmak ile sulanırsa, kökü klapte karar kılan dalları Sitretül Muntehaya uzanan muhtelif tatlarda, muhtelif meyveler veren bir ağaç olur.

Şimdi Fıtri boyuttaki muhabbeti anlamış isek varlığını, onun bütün arızalardan, bozulmalardan selim bir şekilde, salimen İmana ulaştırmış isek bu ağacın kökü bunu kalbe ektiğinde ittiba ile yani imanın cüzleri dediğimiz her şeyi şöyle gözünüzün önüne serin, aynen Kur’an’da dediği gibi;

قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُونى يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ de ki onlara, Eğer Allah’ı seviyorsanız çünkü bunun hakkındaki gelen nakli bilmeseniz bile şu anlaşılmıyor mu? Demek ki birileri, Allah’ı sevdiğini iddia ediyor ki bu ayet, De ki onlara eğer Allah’ı seviyorsanız deniliyor. Anlaşıldı mı. Yani bir olay olmuş, birileri Allah’ı sevdiğini söylemiş, iddia etmiş, eğer Allah’ı seviyorsanız diyor onlara, bana Tabii olun yani Allah’ı sevmenin tek alameti Resule tabii olmak onun için eğer muhabbet ağacı kalbe ekilirse onu, ittiba ve ihlasla sularsak onun gıdası ittiba imiş. Ne kadar Resule tabii oluyorsan, ne kadar ona uyuyorsan, her şeyinde ona benzemeye çalışıyorsan, onun gibi yapıyorsan Ben Allah’ı seviyorum demeye ihtiyaç kalmıyor.

Hele hele şunu kafanıza iyi koyun hak aşığı, Allah aşkı diye bir mesele bizim fıkhımızda bilinmeyen bir ifadedir. Allah aşkı diye bir anlam yoktur. Seleften kimse bunu kullanmamıştır Tasavvuf dışında. Yani muhabbetten de daha üstün bir mertebe diyemezsiniz. Yani Leyla’ya aşık oluyorsun, seni hakka kavuşturuyor. Doğru onun hakkına kavuşturuyor.

Allah’a ulaşmanın tek yolu, Muhammed’e tabii olmaktır. Muhammed’e tabii oldun mu Allah’ı seviyorum demene ihtiyaç yoktur.

Senin eğer Muhammed’e ittibada görülen bir yanın yoksa, istediğin kadar dilde Allah sevgisini iddia et. Eğer ittiba ile muhabbet ağacı kalbe dikilirse, fıtrattan selimen oraya ulaştırılsa.

Bunu fıtratta bozdun mu çünkü fıtratı selim bir şekilde ulaştıramadıysan hepsini değil bazı cüzlerini diyelim ki doğru sözlülüğü ulaştıramadın ama Mekkeli müşriklerin hepsi ulaştırdı bakın. Ne olur? İmanda o sevgiye dönük eyleme dönüşecek ne kadar amel varsa ittiba yönüyle bunları yani selim bir fıtrat olmadan sahih bir iman mümkün değil. o aslen bozulmuştur ama bozmadan geldiyse sahabeyi düşünün neden biz umumen sahabeye udul diyoruz? Müşrik iken yalan söylemeyi densizlik kabul eden o insanların iman ettikten sonra yalan söylemeleri mümkün müdür? Hayır.

Ama bizde öyle insanlar görürüz ki bu bozulmuştur. Müminim dediği halde tevhit ehliyim dediği halde rahatlıkla yalan söyleyebiliyor.  Bu gösteriyor ki o değer fıtratta bozulmuş buraya öyle gelmiş. Doğru sözlülüğün üzerine ne denli bir ahkam bina edildiğini biliyor musunuz?  En azından ceza hukukundaki ikame edilen hadlerin hepsi şahitlik ile mümkündür değil mi? Ve birilerine iftira, yalan şahitlik büyük günahlardan kabul edilmiştir. Kişi yalan söyleye söyleye öyle olur ki yalancılardan yazılır ve ateş ehli olur. Doğru söz söyleyen birisi doğru söz söyleye söyleye öyle olur ki Sıddıklardan yazılır ve cennet ehli olur. Aynen eğer fıtratta o değeri salimen imana ulaştıramadıysanız sahih bir imanı da gerçekleştirmeniz mümkün değildir.

Bakıyorsunuz Mekkelilerde fıtraten öyle meziyetler var ki cahiliye devrindeki yani müşrikken efendileriniz şimdi de İslam da efendileriniz oldu. Onlarda alt yapıyı oluşturan meziyetler vardı. Onun için bazen denilir, hakikaten yalan söylemek istemiyorum ama diyor alışmış gidiyor.

 Öyleyse çocuk kucağınıza verildiği andan itibaren dikkat edin. Sözünüz ile yaptıklarınız arasında çocuk bir tezat görmemelidir. Bunu hissettirmemelisiniz. Velev ki sizin fıtratınız bu yönlü bozulmuş ise  kendinizin o bozukluğunu karantinaya alın. Başkasına bulaştırmayın yani en azından çocuğunuza bulaştırmadan getirin. Tabi fıtri değerlerin varlığını ne kadar yakalamış isek.

Ve ittiba ve ihlas ile sulayacaksınız. İhlas tevhidi boyuta yöneldiğinde sadece ona ve onun için olmalıdır bu.

 Birisini sevebilirsin sana çok yardım ettiği için birisine sana kötülük ettiği halde Allah için yardıma devam edebilirsin.

 Aynen Ebu Bekir’in Ayşe annemize iftiraya sebep olan yakınına  iftiradan önce ona yardım ettiği ve onu himaye ettiği gibi. İftiradan sonra bir daha ona yardım etmeyeceğim diyor buna rağmen Allah Resulüne gelip anlattığında sen ona ne için yardım ediyordun? Allah için. O zaman devam et diyor. eğer bir şey Allah için yapılıyor ise karşılığı ondan bekleniyor ise  iş biter.

Onun için muhabbet ağacı kalbe ekildi mi ittiba ile beslenecek. İttiba bunun toprağı gibidir. Ve ihlas da bunun suyu gibidir.

Selim bir fıtrat, sahih bir iman, halis bir tevhit ancak bu şekilde gündeme gelir. Sadece onu sevmek, onun için sevmek derken de burada  ihlasın Allah’ı birleme boyutu, ittiba Allah’ı bilme boyutudur.  Çünkü Allah’a iman, Allah’ı bilme, Allah’ı birleme farklı şeylerdir. Allah’ı bir bilmek birlemek değildir. Allah’ı bir bilmede katiyetle Nuh dan bu zamana kadar  insanlığın ekseriyetinin bir sorunu olmamıştır. Allah’ı birlemede sorun vardır.

Allah’ı sevenin kalbi Allah’ın zikrine bağlı, Allah’ın hukukunu koruyan, her sözü Allah dan Kitap ve Sünnetten, konuştuğunda Allah için konuşan, hareket ettiğinde Allah’ın emri ile hareket eden sükun bulduğunda da Allah ile sükun bulan, Allah için, Allah adına, Allah ile iş görendir.

Allah’ı sevenin kalbi, Allah’ın zikrine bağlıdır. Tasavvufun anladığı şekli ile basitleştirerek anlamayın. Eğer Allah’ı sevmek Resule ittiba ise  Allah’ı sevenin kalbi Allah’ın zikrine muntabıt dediğimizde nedir? Allah’ın vahyine, Kitabına, Sünnetine bağlı anlamındadır. Çünkü Allah sevgisi ancak böyle gerçekleşebiliyor. Kalbi bağlılık bu. Allah’ın hukukunu koruyan katiyetle onun emirlerinde pürüzsüzce ona uyan, imtisal eden ve yasaklarından sakınandır. Onun hukukunu koruyor.

Her sözü Allah dan, Kitap ve Sünnetten hangi meseleyi ispat etmek istiyorsa ya Allah’ın kitabından yada Resulünün Sünnetinden olmalı. Konuştuğunda Allah için konuşan, Allah’ı anlatan, ona imana davet eden, onu birlemeye davet edendir. Hareket ettiğinde de Allah’ın emri ile hareket eder. O böyle yap dediği için, sükun bulduğunda da Allah ile sükun bulan, Allah için, Allah adına, Allah ile iş görendir.

Muhabetullah, Allah sevgisi amellerin ruhudur. Muhabbetten hali (boş) her amel ruhsuz ceset gibidir. Muhabbetin amellere nispeti, ihlasın muhabbete nispeti gibidir. Bilakis ihlasın özüdür. Daha da öte İslam’ın ta kendisidir. Çünkü istislam emirlere ittiba, tabi olma, nehiylerden sakınma, muhabbet, taat (itaat) Allah içindir. Her kimin muhabbeti yoksa elbet İslam’ı da yoktur. Daha da öte muhabbet Allah’dan başka ilah yoktur şehadetinin hakikatidir yani özüdür. Bu yönlü, bununla İslam dan inhiraf eden, sapıtanlara, Allah dan gayrı ilah edinenlere bakarsanız hep muhabbetteki sınıra tecavüz etmedir. Sınırı aşmadır. Bazen öyle olur ki bu sevgi Kur’an’ı açıp baktığınızda, Allah’ı sevme, Resulünü sevme, onlar yolunda cihat etmenin manileri olarak, ananız, babanız, çocuğunuz, sülaleniz, evleriniz, kesatlaşmasından korktuğunuz ticaretiniz, Allah dan ve Resulunden daha mı sevgili diyor. onun için elbise kulunun burnu yerde sürtülsün, para kulunun burnu yerde sürtülsün diyor. bu nedir? Nefis ve hevanın, şehvetle muhabbet eylemidir.

EBU SAİD EL-YARBUZİ

YAZAN: ANKARALI MEHMET ŞAHİN