Benim bir önceki dersimde “Tevhid ve Toplum” başlığı altında Tevhid dersleri serisine başladığımızı sizlere söylemiştik. O dersi bir özet yapmamız gerekiyor. Birincisi şunları aldık: Tevhid tüm günahları siler. Biz günah işlemeden duramayız ama o günahları ortadan tamamen kaldırabilecek bir eylem var ortada, o da muvahhid olabilmemiz. Eğer muvahhid olabiliyorsak, ne günah işleyelim, ister tövbe edelim arkasından ister etmeyelim, Allah Tevhid’in hatırına bütün günahları silebilir. Bu neden kaynaklanıyor? Tevhid’in büyüklüğünden kaynaklanıyor, günahların küçüklüğünden değil.
Sonra “la ilahe illallah”ın anlamı nedir? dedik, hatta ne değildir dedik. Cevap Allah’tan başka ibadete layık bir ilah yoktur, hatta Allah’tan başka hak ilah yoktur tarzındaki açıklamayı burada almıştık. O zaman Türkçe’ye “Allah’tan başka ilah yoktur” diye çevirenlerin hepsi Tevhid’i bilmiyorlar. Yani bu şekilde çeviren kim varsa bilmiyordur, onlar adına üzülelim, biz bildiğimiz için sevinelim.
Sonra ne aldık? Biz bu bilgiyi aldıktan sonra inşallah daha kavi bir şekilde alacağız dersler ilerledikçe. Bunu bilmeyenlerin aleyhine kullanmayacağız. Yani karşı tarafa bir zemmedici malzeme üretmek için biz bunları öğrenmiyoruz. Kimi tekfir edelim, kime buğz edelim, kime vera ve belayı uygulayalım diye değil, asıl gayemiz bu değil. Asıl gayemiz, Allah’a yaptığımız ibadetlerimizi geçerli kılmak. Tevhid ehli olmaya çalışıyoruz, muvahhid olmaya çalışıyoruz. Amellerimizin kabul olması ve günahlarımızın silinmesi için çalışıyoruz. Ama bununla beraber de insanların da cennete girmesini istediğimiz için onları da buna davet ediyoruz.
Bu topluma abdesti almadan önce abdesti bozan şeyleri öğretmememiz lazım dedik. Aynı şey burada da geçerli, önce bu topluma imanı öğretmemiz gerektiğini unutmayacağız. Yani onlara şu küfürdür, bu küfürdür den ziyade önce iman ettikleri Allah’ı bir tanıtacağız, onun kudretini onların indinde yücelteceğiz, daha sonra da onların bu konuda birlemeleri gerektiğini ve bu birleme esnasında da neyin birlemeyi bozduğunu, yani küfür ve şirk olduğunu onlara öğretmeye çalışacağız. Tatlı dil ile, gayretli bir şekilde, gece ve gündüz, sesli ve sessiz, gerekiyorsa paramızı ve vaktimizi harcayarak insanlara bu daveti ulaştıracağız.
Bilinmeyen şeyin birlenmesi mümkün değildir de dedik. Bu nedir, eğer bir insanda rububiyette, uluhiyette veya isim ve sıfatlarda şirk söz konusuysa, o kişide bu adam yüzde 99 Allah’ı gereği gibi tanımadığını söyleyebiliriz. Eğer Allah’ı gereği gibi tanısaydı, kalkıp da “yetiş ya Abdulkadir Geylani” demezdi. Allah’ı gereği gibi tanımış olsaydı, İsviçre’den kanun talep etmezdi, Fransa’dan kanun getirmezdi. Bu tamamen buradaki eksiklikten kaynaklanıyor. Buradaki eksiklik beraberinde ister istemez böyle bir sonuç doğuruyor. Tevekküldeki eksiklik nelere yol açıyor? Tevekkül domino taşı etkisi veriyor, tevekküldeki eksiklikte bu şekildedir. O yüzden de bilinmeyen bir şeyin birlenmesi mümkün değildir dedik.
Peki, kelime-i Tevhid’den önce ilim gerekir dedik, hangi ayetti bu, hangi ayeti delil getirdik bu iş ilimle olur derken? Muhammed 19: “فَاعْلَمْ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ,” bil ki Allah’tan başka hak ilah yoktur. Allah “la ilahe illallah” cümlesinin önüne bir emir sigası koydu. Nedir o? Bil. Peki neyi bil? İşte bu “la ilahe illallah” kelimesi içerisindeki, hem de bu kelimenin içerisindeki kelimeyi, hem de bu kelimelerin oluşturmuş olduğu cümleyi, hem de bu cümlenin nelerden oluşturduğu ve neleri red ettiğini o kişinin bilmesi gerekiyor. Yalın bir şekilde ve bilgisiz bir şekilde bunu söylediği zaman içi dolu bir şekilde söylendiğinde o kişiye sadece nerede fayda sağlar, ilimsiz ve bilgisiz bir şekilde söylediğinde o kişiye nerede fayda sağlar, sadece dünyada fayda sağlar. Neden? Canını ve malını korur, eğer bir adam “la ilahe illallah” diyorsa. Münafıklar bununla korunmuyorlar mıydı? Korunuyorlardı. Peki daha ileri taşır mı insanı? Hayır dedik.
Peki, Mekke müşrikleri Allah’a inanıyorlar mıydı? İnanıyorlardı. Delil şudur, Kur’an’dan delil getirdik, Mekke müşriklerinin bir Allah inancı olduğuna dair delil getirdik. Peki bu neyi ispat eder? Demek ki Allah’a inanmak adamın cehenneme gitmesine engel değil. Bunu da beraberce sizlerle almıştık. Peki Hud 1-2: “الٓرٰ۠ كِتَابٌ اُحْكِمَتْ اٰيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَك۪يمٍ خَب۪يرٍۙ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّا اللّٰهَۜ اِنَّن۪ي لَكُمْ مِنْهُ نَذ۪يرٌ وَبَش۪يرٌۙ” bu kitap her şeyden hakkıyla haberdar olan Allah tarafından muhkem bir şekilde kılınmış, sonra da Allah’tan başkasına kulluk etmeyesiniz diye ayrı ayrı açıklanmış bir kitaptır. Biz bu ayeti neye delil getirdik? Hasleten bir şeye delil getirdik geçen derste. Sonra da “Allah’tan başkasına kulluk etmeyesiniz” diye açıklanmıştır kısmında, bu ayet Kur’an’ın niçin indirildiğinden bahsediyor. O da Tevhid olduğunu söylüyor bu ayet. Allah’tan başkasına kulluk etmeyesiniz diye ne demek bu? Tevhid. Onun için zaten Allah muhkem kıldığını söylüyor ve açıkladığını söylüyor. Bu kitapta en çok açıklanan şey, kadının hayızı veya miras değil, oruç değil, namaz bile değil namazın yüzde 98’ini Allah resulü s.a.v. açıklıyor, tevhidi açıklıyor bu kitap her iki sayfada bir, bazen her sayfada bir. Bunları aldık geçen ki dersimizde.
Allah’ın Bizi Sevdiğini Nasıl Anlarız
Allah’ın bizi sevdiğini nasıl anlarız? Eğer tevhid ehliyse bir insan tevhidi biliyorsa Allah’ın istediği bir şekilde. Kitab’a bu şekilde bir imanı söz konusuysa, Allah’ın onu sevdiğini söyleyebiliriz. Çünkü muvahhidler kesinkes Allah’ın sevdiği kullardır, müşriklerde kesinkes Allah’ın sevmediği kullardır. O yüzden bir kul kendisini çok güzel check edebilir. Mesela ben çok güzel infak ediyorum her Cuma infak ediyorum, kim istese veriyorum. Bu yeterli biz ölçü değil.
Abdullah bin cüdan ile ilgili hadiste Aişe annemiz diyor ki: “Abdullah bin cüdan vardı müşrikken ölen fakirlere iyilik yapardı, akrabalık bağlarını gözetirdi diyor, bu ona fayda sağlayacak mı? ey Allah’ın Resulü, Aişe annemiz merak ediyor. Allah Resulü diyor ki: hayır hiçbir fayda sağlamayacak. “Çünkü bir kere olsun rabbim kıyamet günü günahlarımı bağışla demedi” diyor. Yani ahireti inkâr ediyordu. İnkâr edilmemesi gereken bir şeyi inkar ettiğinde veya Allah’a ortak koşulmaması gereken bir şeyi ortak koştuğunda yapmış olduğun iyilikler gidiyor ve Allah’ta seni sevmiyor. Sende tevhid bilgisi ne kadar fazlaysa seni sevdiğinin alameti de sende o kadar fazla olmuş oluyor dedik. Mesela Hicr suresini almışız, hicr 96’da diyor ki: اَلَّذ۪ينَ يَجْعَلُونَ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهًا اٰخَرَۚ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ “Allah ile beraber başka ilah edinenler yakında bilecekler” Hırsızlık edenler, zina edenler veya başka bir şey demiyor da ilah edinenler diyor. Neden böyle bir ifade olabilir? Tehdit var burada. Eğer burada bir problem varsa ötekilerdeki problemsizlik hiçbir işe yaramıyor. Buradaki problem yani Allah ile beraber yakında ilah edinecekler kısmı. Hiç kimse ben Allah ile beraber ilah edineceğim demez. Mesela insanların çoğu müşrik, bu şekilde mi cehennem kapanacak. Ölüm koç suretinde getirilip kesildiğinde insanların çoğu cehennemliktir. İşte bakın bunun en büyük sebebi bu, bu topluluk Allah’a iman edilmiş bir topluluk olacak, kahir ekseriyeti. Ama Allah ile beraber başka ilah edinmiş olacaklar. O yüzden Allah’ı kabul etmek, ben çok seviyorum demek kesinlikle ve kesinlikle o adamın kurtuluşu için bir ölçü değildir. Ne Kur’ani bakış açısında nede nebevi bakış açısında. Zaten bir insanın şirk koşması için önce bir Allah’a iman ediyor olması gerekiyor.
Şimdi bir adamı çevirsek la ilahe illallah nedir desek olması gereken cevabı vermese, o adam hakkında ne düşünmemiz gerekir? Bilmiyor diye düşünmemiz gerekir. Zaten biz malzememizi onu tekfir etmek için kullanmayacağımızı söylemiştik. Ebu Cehil’mi hayırlı o adam mı hayırlı? Ebu cehil la ilahe illallah’ın manasını biliyor, ama adam bilmiyor. Hangisi daha iyi durumda? La ilahe illallah’ın anlamını Ebu Cehil’in kendisinden daha iyi bildiği bir kimsede hayır yoktur. Bu aslında acı bir durum. Allah resulünün gittiği topluluğun (kureyş müşrikleri) la ilahe illallahı anlamayan yok. La ilahe illallahı anlayıp iman edenlere sahabe diyoruz, anlayıp küfredenlere kureyş müşrikleri diyoruz. Ortak payda ikisinin de anlaması. Ama bu toplum kabul ediyor, bilmiyor, fealem yok. Maide 72’de لَقَدْ كَفَرَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَۜ وَقَالَ الْمَس۪يحُ يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ اعْبُدُوا اللّٰهَ رَبّ۪ي وَرَبَّكُمْۜ اِنَّهُ مَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدْ حَرَّمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ الْجَنَّةَ وَمَأْوٰيهُ النَّارُۜ وَمَا لِلظَّالِم۪ينَ مِنْ اَنْصَارٍ “Biliniz ki kim Allah’ta ortak koşarsa muhakkak Allah ona cenneti haram kılar. Artık onun varacağı yer ateştir ve zalimler içinde yardımcılar yoktur”. Bizim için burada önemli olan cennetin haram kılındığı kimse Allah’a inanmayan değil, inandığı Allah’a ortak veya ortaklar edinenler.
Şimdi Allah’ın haram kıldığı iki şeyi söyleyelim. Bu sözü duyunca bizim toplumda akla ilk gelen haramlar genelde zina, içki ve faiz gibi konulardır. Enam Suresi 151’de “De ki: Gelin, size Rabbinizin neleri haram kıldığını okuyayım. Ona hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana babaya iyilik edin, fakirlik korkusu ile çocuklarınızı öldürmeyin.”
قُلْ تَعَالَوْا اَتْلُ مَا حَرَّمَ رَبُّكُمْ عَلَيْكُمْ اَلَّا تُشْرِكُوا بِه۪ شَيْـًٔاۜ وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَانًاۚ وَلَا تَقْتُلُٓوا اَوْلَادَكُمْ مِنْ اِمْلَاقٍۜ نَحْنُ نَرْزُقُكُمْ وَاِيَّاهُمْۚ
Ne ile başladı bakın: ilk başlanılan şey “ona hiçbir şeyi ortak koşmayın.” Bakın Allah’a ortak koşmak haram bir şeydir. Allah’a ortak koşmak günah bir şeydir. Günahlar içerisinde en büyüktür, haramlar içerisinde de en azim olanıdır. Bu şekilde bakmamız gerekiyor bu konuya. Gördüğünüz gibi subhanehu ve teala haram kılınan meseleye şirkten başlıyor.
Araf Suresi 33. Ayette:
قُلْ اِنَّمَا حَرَّمَ رَبِّيَ الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ وَالْاِثْمَ وَالْبَغْيَ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَاَنْ تُشْرِكُوا بِاللّٰهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِه۪ سُلْطَانًا وَاَنْ تَقُولُوا عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ
“De ki: Rabbim ancak açık ve gizli kötülükleri, günahı ve haksız yere sınırı aşmayı, hakkında hiçbir delil indirmediği Allah’a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.”
Haram algısını değiştirmemiz lazım toplumda. Ben haram yemedim diyor, müşrik olabilir ama. Haram çıtasını, günah çıtasını topluma yüksekten vermek lazım. Öbür türlü Mekkelilerde müşrikler de var olan iyilikleri yapıyor. Yine Mekkelilerde müşriklerin, bazen Hristiyanların, bazen Yahudilerin kaçındıkları günahlardan kaçınıyor ve ondan sonra da kendinin Müslüman olduğunu düşünüyor, yanlış. Bunlar tevhid ile desteklenmesi gereken şeyler.
Bakın Ebu Said Hocanın sürekli üstünde durduğu bir şey var: tevhid amellerin geçerlilik şartıdır. O yüzden “ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”
وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ
Burada kulluktan sonra bir parantez açsaydık ne koyardık? Ancak ve ancak, sadece bana kulluk etsinler diye. Bu ayeti kerimeyi toplum nasıl algılıyor? Parantezi oraya koymadan algılıyor. Ben Allah’a ibadet ediyorum diyor. Allah da zaten beni bunun için yaratmış diyor. O zaman problem var mı? Yok diyor. O zaman ona şu soruyu sormamız gerekiyor: “Mekkelilerin Muhammed a.s. geldikten sonra ibadet çeşitlerinde ne gibi bir değişiklik oldu?” İsimlerinde, çeşitlerinde ne gibi bir değişiklik oldu: doğru düzgün hiçbir şey olmadı. Hac ibadetlerine bakın, sadece 1-2 tane. Emrolundukları şeyler ibadet değildi, zaten ibadet eden bir toplumdu Mekkeliler. Allah’a ibadet eden ama ona ortak koşan bir topluluktu. O yüzden asıl emrolundukları şey burada gizliydi.
Şöyle bir cümle kullanalım: en çok öğüt veren kitap Kur’an, en az öğüt alan insan. Kur’an tevhid’i açıklamak için muhkem bir kitap olduğuna göre, Kur’an bunu çok güzel açıklamış. Bir kimsenin muvahhid olması için fakülte bitirmesine gerek yok, çok çok ilimler okumasına Arapça bilmesine gerek yok. Kendi dilinde de bir insan muvahhid olabilir, Kur’an bunu çok güzel açıklamıştır, ama insan az öğüt alıyor. Onunla olan meşgalesi zayıf insanın. Şöyle bir cümle kullanmışız:
“İbadet için yaratılan insan, ibadetini ıskalamamış ama mabudunu yani ilahını ıskalamıştır.” Mabudu birleyememiş, mabudda problem var. Yoksa ibadet noktasında çok bir sıkıntı olmamış. Hatta o kadar dindarlar ki Kureyş topluluğu, keza Nuh a.s’ın topluluğu dindar bir topluluk. Ebu Cehil’i görseniz hacı emmi derdiniz belki de, dindar bir adam yani. Ama hangi dinin dindarı? Şirk dininin dindarı. Dolayısıyla ibadet var, o yüzden Allah Resulü haricilerin hangi yönlerinden bahsediyor, amellerinin çokluğunu öne çıkarıyor. Namaz kılmaktan deve ayağı gibi olur, üstündeki elbiseler yıpranır ibadet etmekten, ama okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkarlar. Aynı onları müşrikler gibi düşünün, çoğu ibadet ediyor bunların, dindar adamlar. Şimdi bunu destekleyen bir ayet de (Yusuf 106):
“Ve onların çoğu şirk koşmadan Allah’a iman etmezler.” وَمَا يُؤْمِنُ اَكْثَرُهُمْ بِاللّٰهِ اِلَّا وَهُمْ مُشْرِكُونَ
Bu ayeti ezberlememiz gerekiyor. İnsanların çoğu, imanlarına bir şey dedi mi ayet, hayır. İmanlarını tasdik etti onların ama nasıl iman ettiklerini söyledi, Allah’a ortak koşarak iman ettiklerini söyledi. Övgü mü, yergi mi? Yergi. Sen bunlardan mısın? Ben bilmem. Bunu sen delilleri ile ispat edeceksin. Ebu Said hoca: Biz doğru olduğumuzu söyleyen bir topluluk değiliz, biz doğru olduğumuzu ispat eden bir topluluğuz derdi. İkisi arasındaki fark ne, kanıtlı gideceğiz. Şirkin dallarını bileceksin, onları izole edeceksin hayatından. Buna nereden başlayacaksın, öncelikle Nuh kavmini tanıyacaksın. Nuh kavminin şirki neydi bunu bilmemiz gerekiyor, yoksa Nuh kavminin şirkine biz de düşebiliriz. Bilmiyorsak düşebiliriz. Diyelim ki şirke düşmenin 18 tane yolu var, ama biz bunu bilmiyoruz, 17 tanesini bilirsek 1 tanesini bilmezsek o zaman o 1 tanesine bile düşme ihtimalimiz var. O yüzden ispatlı gitmemiz gerek, onları bileceğiz sonrasında ben müşrik değilim diyeceğiz. Ben şirk koşmuyorum, ben muvahhidim, ben Allah’ı Rububiyetinde, Uluhiyetinde, İsim ve sıfatlarında birliyorum demek için “fealem’i ” başarıyor olmamız gerek. Bu derslerin ana hedefleri bunlar zaten, Kuran da ayrıca kendisine bunun için indiğini söylüyor. Şimdi benim bu ayet ile ilgili bir açıklamam var: Biz çoğunluk mu olmaya çalışıyoruz, azınlık mı? Ayeti kerimeye göre, azınlık. Çünkü çoğu farklı bir dalda. Peki onların azınlıktan olması doküman eksikliğinden mi kaynaklanıyor? Hayır. Neden kaynaklanıyor, Allah haşa tevhid’i saklamış mı, belli kişiler mi bulsun demiş, veya kitabın bir kısmını anlamsız mı kılmış, bu insanlar okuyor olmasına rağmen böyle hatalara düşüyorlar. Biz azınlıktan olmaya çalışıyoruz, bu ayettede olduğu gibi, müşriklerin müşrik olmalarına sebep Allah’ı inkar etmeleri değil. İnandıkları Allah ile beraber başka ilaha veya ilahlara da ibadet etmeleri. Dolayısıyla Muhammed s.a.v Mekkeli müşrik toplumuna Allah’ın varlığını ispat etmekle değil, yaratıcı oldukları kabul ettikleri Allah’tan başka hak ilah olmadığını, sair ilahların batıl olduğunu anlatmak ile davetini sürdürmüştür.
Özetle, zaten Allah’a iman eden bir topluma gönderilmişti Allah Resulu (s.a.v.). Fakat, istenilen imanı gerçekleştirmiyorlardı; imanlarına zulüm bulaşmış. Bu bilgi maalesef Türkiye Müslümanlarınca bilinmemekte, sanki müşrikler Allah’a inanmamış bir toplum gibi kabul görülmektedir. Hatta bazı kesimler bütün enerjilerini Allah’ın varlığının ispatı noktasına harcamaktadırlar. Aynı gayreti ise Allah’ın ilahlığında birlenmesi, yani ibadetin bütün cüzlerinin sadece ve sadece ona sunulmasının gerekliliğini, bunun aksinin ise şirk olduğunu anlatan çalışmalarla, sohbetlerle ve eserlerle uğraşmadıklarına şahit oluyoruz.
Kuran’ı hakkı ile tilavet eden kişi, gönderilen elçilerin neredeyse tamamının Allah’ı bilen ama onu ilahlığında birleyemeyen topluma gönderildiklerini hemen fark edecektir. Tabi, ölülere okunmaktan, anlayarak Kuran okumaya sıra gelirse. Şöyle bir soru soralım; mesela Allah Resulü şöyle deseydi Kureyş toplumuna: “La ilahe illallah” değil de, “la halıke illallah” deseydi, yani ne demek: Allah’tan başka yaratıcı yoktur. Sizce Ebu Cehil’in, Ebu Leheb’in, Umeyye bin Halef’in düşmanlığı Resulullaha olur muydu? Olmazdı. Çünkü onlar Allah’tan başka yaratıcı olduğunu düşünmüyorlar. O yüzden yaratıcı ispatı ile ilgilenmemiş Allah Resulü (s.a.v.). Peki bugün biz bunun ile ilgilenelim mi? Deist, ateist ve agnostikleri bir kenara koyarsak, hayır. Çünkü Allah’a iman ettiğini söyleyen bir toplum ile karşı karşıyayız. Hem bu coğrafyada hem de uzak coğrafyada, ama birleyemeyen bir toplum ile beraberiz.
O zaman şunu soracağız: “La halıke illallah” ile, “La ilahe illallah” arasında büyük fark olsa gerek ki Ebu Cehil bir tanesinde ses çıkarmıyor, diğerinde ise savaşıyor. O zaman anlam büyük olmalı, işte bu büyük anlam sende de büyük olmalı. Sen bunu anladığın an büyük bir topluluk olmuş oluyorsun. O yüzden Allah’ın seni sevdiğinin alameti, bu konulardaki profesyonelliğin kadar. Evet biz hukuk veya kardiyoloji profesörü olmayabiliriz. Ama biz tevhid profesörü olmak zorundayız. Ne dediğimizi bileceğiz. Neye davet ettiğimizi bileceğiz, bizden önceki ayak kaydığını bileceğiz, “sıratellezine en amte aleyhim” ( صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْۙ ) deki “kendilerine nimet verilenlerin”, neden iyi bir noktaya geldiğini iyi bileceğiz.
Peki çok gayret etmemize rağmen tevhid daveti nasıl bir sonuç alması gerekiyor? Üstüne düşmemize rağmen (Kuran ve Allah resulü de üzerine çokça düşmesine rağmen), hatta Allah Resulü öleceği zaman çile çektiğinde bir cümle kullanıyor:
عن عائشة رضي الله عنها قالت: قال رسول الله صلى الله عليه وسلم في مرضه الذي لم يقم منه: «لعن الله اليهود والنصارى؛ اتَّخَذُوا قُبُورَ أنبيائهم مساجد». قالت: ولولا ذلك لأُبْرِزَ قبره؛ غير أنه خُشِيَ أن يتخذ مسجدًا.
Âişe (radıyallahu anha)’dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) bir daha kalkamadığı hastalığı sırasında şöyle buyurdu: «Allah Yahudi ve Hristiyanlara lanet etsin. Onlar, peygamberlerinin kabirlerini mescitler edindiler». Âişe (radıyallahu anha) dedi ki: Böyle olmasaydı kabri zahir olurdu. Ancak onun kabrinin mescit edinilmesinden korkuldu.
Yine tevhidden bahsediyor, bakın ölmek üzere olan bir nebi hala ölmeden önce toplumdaki tevhidin damarlarını güçlendirmekle uğraşıyor. Yakup (a.s.) böyle değil miydi? Yakup (a.s.) oğullarına ne tavsiye ediyordu; onlara bir soru sordu ölürken: “Benden sonra hangi ilaha ibadet edeceksiniz?” dedi. Oğulları ona “senin de ilahın olan, atalarının da ilahı olan Allah’a ibadet edeceğiz” diyorlardı. Bakın ölüm döşeğinde bile oğullarının Allah’ı ilahlığında birlemesi için uğraşıyor, biz parkta uğraşmışız çok mu, bununla uğraşmamız lazım.
İşte bu davetimizde çok da yankı bulmayabilir.
Yusuf 103: “وَمَٓا اَكْثَرُ النَّاسِ وَلَوْ حَرَصْتَ بِمُؤْمِن۪ينَ” “Sen şiddetle arzu etsen bile insanların çoğu iman edecek değildir.”
Nasıl iman edecek değildir (Allah’a ortak koşmadan)? Şiddetle arzu etsen bile onları şirkten ve küfürden uzaklaştıramayacaksın, alıkoyamayacaksın. Nuh (a.s.) ne kadar uğraştı, gizli açık yaptı, o anlattı, örtülerine büründüler. Dinlememek için ellerinden gelen gayreti yapmışlar. Allah Resulü ile ne kadar uğraştılar. Hatta o kadar dinlerinden eminler ki diyorlar ki: “Muhammed secde ettiğinde şunun sırtına işkembe koyalım” diyorlar. O kadar eminler. Dolayısıyla bu kadar ısrara rağmen karşılık bulmayabilir.
Siz çok değerli kullarsınız şu yeryüzünde, her muvahhid bulunmaz hint kumaşıdır, siz de birbiriniz için böyle olmalısınız. Konuşurken birbirinizin şeytan arasını bozmak ister, şunu uzatsana dedirtir, kalbini kırdırır. Sizler bizim için de bulunmaz hint kumaşısınız aslında, bizler de böyleyiz. Muvahhid ehli böyledir, azdır. Her zaman az olmuşlardır işte ayeti kerimede de bahsedilen tam olarak budur. Yani aslında Allah’a iman edecekler ama zulüm bulaştırarak iman edecekler. O yüzden bir kalpte hem Allah sevgisi hem de başka bir ilahın sevgisi olabilir. Ama bu istenilen kalp değildir.
Sübhâneke Allahümme ve bihamdike eşhedü en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyke
