Allah’a hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve kötü amellerimizden Allah’a sığınırız. Allah bir kimseyi hidayete erdirdiği zaman onu saptıracak yoktur; bir kimseyi de dalalete terk ettiğinde ona hidayet verecek yoktur. Şehadet ederim ki Allah’tan başka hak ilah yoktur, şeriksiz tektir, Muhammed (a.s.) onun kulu ve resulüdür.
Allah’a hamd olsun, bir ramazan akşamında ilk defa beraber olduk. Organize eden arkadaşlardan ve maddi manevi destek olanlardan Allah razı olsun. Allah nasip ederse, bundan sonra Çerkezköy’e geldiğim zamanlarda Tevhid serisi ile alakalı derslere başlayacağım. Zaten cuma derslerinde de (sizin Telegram’dan katılabildiğiniz derslerde) Kitabü’t-Tevhid’in şerhine başlayacağız. Tabi, o belki en az iki yıl sürer. Ama benim size yapacağım dersler, inşallah tevhidin ne olduğu, giriş, gelişme ve sonuçlarıyla alakalı tamamını kapsamaya çalışan bir ders olacak. Tabi, bu bir ders silsilesi olacak. Aleyhisselatu vesselam yirmi üç yıl boyunca bir davette bulundu ve bu davetin ana merkezi tevhid idi. Bu iş kolay değil, ama imkansızda değil. Biraz gayret ile, biraz özveri ile bu mesele öğrenilebilir. Bizim bu akşamki meclisimizin ana teması da tevhid konusuna giriş olacak. Yani ben sizin, bu meselenin ne kadar önemli bir mesele olduğuna dair dikkatinizi çekeceğim. Daha önceden bilginiz varsa bunu da vurgulamış olacağım, inşallah.
Tevhid Ne Demek?
Tevhid ne demek? Tevhid mastar bir kelime. Yani Arapça’da vahhede yuvahhidu tevhiden. Yani birledi, birliyor, birledi manasına gelmektedir. Mesela, bakınız burada neler var şimdi, şekerler var değil mi. Ben şu an ne yaptım, birledim, bir sürü şekerden birledim. Allah’ın dışında bir sürü ibadet edilen var, Allah ile birlikte ibadet edilen varlıklar var. İslam bize ibadet edilen varlığın ne yapılmasını tavsiye ediyor? Birlenmesini tavsiye ediyor. Yani senin hayatındaki ibadet ettiğin varlık sadece tek bir varlık olması gerekiyor. Ama senin hayatında o birlenmesi gereken varlığın dışında ibadet edilen varlıklar da olacak. Tarihte de bu böyle olmuş, her zamanda bu böyle olacak. Küfür, şirk yeryüzünden silinmeyecek, ama senin hayatından silinebilir. Allah’ın senden beklentisi nedir? Kendisini ibadetlerde birlemen. Seni ibadet için yaratmış, ama sadece ve sadece kendisine ibadet etmeni istiyor, olay bu. Bunu başardığımız zaman nereye giriyoruz? Cennete giriyoruz. Neresi üstümüze haram kılınıyor? Cehennem üstümüze haram kılınıyor. Çok azim bir mesele olarak karşımızda duruyor kardeşler bu. Yani bu meseleyi (yani Lailahe illallah Muhammedurrasulullah) dediğimiz kelime-i şehadetin. Daha özelde de La ilahe illallah dediğimiz kelime-i tevhid kısmının düzgün bir şekilde öğrenilmesi bizim karşımızda hayat memat meselesi olarak duruyor. Bu kelimenin bilinmesi ve hayatımızda uygulanması bizi helakten uzaklaştıracak.
Kelime-i Tevhid’in Türkçesi veya Kelime-i Şehadet’in Türkçesi “Allah birdir” veya “Muhammed onun elçisidir” tarzındaki anlatım tamamen sizi cehennemin kapısına itebilir. Tekrar ediyorum, bakın, La ilahe illallah Muhammedun Resulullah. “Allah birdir Muhammed onun resulüdür” tarzındaki bir anlayışa sahipseniz, siz cehennemin kapısına yaklaşmış olabilirsiniz, çünkü bunun anlamı bu değil. Kul huvallahu ehad, Allahus samed değil mi, Kul de ki huvallahu ehad, O Allah birdir. Bak burada oldu, ama La ilahe illallah, “Allah birdir” demek değildir, tamam? Bunların hepsini alacağız. Bu aslında sorunun büyüklüğü, Kelime-i Tevhid’in büyüklüğü kadardır şu an. Toplumumuzun bu kelime anlamındaki eksiklik veya bu kelimenin yanlış öğrenilmesi, Kelime-i Tevhid’in azameti kadar büyük bir hata içerisindedir. Çünkü bu kelime çok büyük bir kelime. Kişiyi Müslüman yapan veya Müslümanlıktan çıkaran bir kelime olarak duruyor.
Öncelikle şunu belirtelim ki kardeşler, din konusunda, şu yaşamakta olduğumuz coğrafyamızı, ülkemizi ve bu ülkenin halkını suçlamak hiç de doğru bir tavır değil. Yani şunu demek istiyorum: Siz birisine sorduğunuzda “La ilahe illallah ne demek?” diye. O derse ki “Allah birdir, Muhammed onun elçisidir.” Şimdi, eğer doğruyu biliyorsanız, onun yanlış söylediğini bileceksiniz. Ama o adam şu an kınanmayı hak etmiyor. Neden? Oraya geleceğim; çünkü Türkiye toplumunda tevhidi, kitap ve sünneti, imanı ve imanı bozan hususları bilen ve bu hususlar üzerine anlatım yapan insan sayısı gerçekten az. Bakın, dindar az demiyorum. Kendini dine nispet eden az demiyorum. Bu toplumda yaşayan insanların kitabı ve sünneti, Allah’ın indirdiği vahyin içinden yakalamış, özümsemiş ve bunu anlatan insan sayısının azlığından bahsediyorum. O yüzden Türkiye toplumu kınanmayı hak etmiyor şu an.
120 bin din görevlisi var, 52 hafta boyunca cuma hutbesi veriliyor. O hutbelerin öncesinde vaazlar var. Bayram namazları var ve bunların öncesinde bir buçuk saat süren vaazlar var. Ben 50 yaşındayım, İstanbulluyum. Ülke dışına çıkmadım. Bunların hiçbir tanesinde vahyin öğretmiş olduğu, birazdan gelecek Allah Resulü’nün gönderilme sebebi, Kur’an’ın iniş sebebi, Ramazan orucunu niye tutuyoruz; Kur’an indirildiği için tutuyoruz. Bu, Kur’an’ın gündemi o hatiplerin ağızlarında yok, vaazlarında yok. Sanki bu bitirilmiş, hiç gündeme gelmesine gerek olmayan, herkesin çok rahat bildiği, adı gibi bildiği, soyadı gibi bildiği meseleymiş gibi La ilahe illallah Muhammedun Rasulullah ifadesi rafa kaldırılmış vaziyette ve neyle uğraşılıyor? Arka planda işte faizden kaçının, içkiden kaçının, namazınızı kılın, orucunuzu tutun, gıybet etmeyin, kamu malı yemeyin, birbirinizin hakkını yemeyin… Bunlar bolca anlatılıyor.
Ama velakin, bu mesele bunların hepsini kapsayıcı; bunların hepsinden daha değerli. Bu sayılanları yapan veya yapmayanın, yapmadığından ecir alabilmesi için veya yaptığından ecir alabilmesi için öncelikle La ilahe illallah’taki meseleyi ne yapmış olması lazım? Halletmiş, bitirmiş olması gerekir. O yüzden Türkiye toplumu kesinlikle kınanmayı hak etmiyor, çünkü tevhidi anlatan usturuplu insanlarla veya usturuplu kitaplarla tanışmamış, hatta bunun en güzel anlatıcısı Allah (c.c.) ve kelam dediğimiz Allah’tan bunu daha güzel kelam eden olamaz. Allah bunu kitabında kelam etmiştir. Bu meseleyi çok güzel anlatmıştır. Ama buna rağmen Türk halkı, bu Arapça manzumeden mahrum kalmıştır.
Yani kendi dilinde, Türk ise Türkçe, Kürt ise Kürtçe, Laz ise Lazca, İngiliz ise İngilizce… Neyse artık, bu dili anlayabileceği kendi dilindeki karşılığını maalesef bu toplum burada da mahrum bırakılmıştır. Bir takım bir şeyler öğrenen harici zihniyetli insanlarda ki bugün neo-haricilik dediğimiz, yani yeni haricilik, tekfirci dediğimiz bazı kitlelerde, bazı bir şeyler öğrendikleri zaman bu toplumdaki bazı kimselerin eksikliklerinden faydalanıp hemen karşı taraftaki insanları tekfir ile, yani onları kâfir olmakla, İslam dışı olmakla itham eden pozisyona düşürüyorlar o kişileri. Bütün bunlar da bu topluma yapılan haksızlıktır. Bu toplum bunu da hak etmemektedir. Yani Türkiye toplumu bunu da hak etmemektedir. Çünkü bu topluma dair, tevhide dair, imana dair yeterli bilgi verilmemiştir.
Üzerine vacip olan hüccet ikamesinin yapıldığını düşünen harici zihniyetteki o insan, karşı taraftakinin daha hüccet ikamesinin ne olduğunu bilmiyor. Yani hüccet ikamesi ne, onu bilmiyor. Buradaki adam sanki hüccet ikamesi tamamlanmış gibi, yani karşı tarafa her şey anlatılmış, net ve berrak bir şekilde ortaya konmuş, o da zihninde kabul ve red aşamasına gelmiş gibi hemen o insana ne yapıyor, saldırıda bulunuyor ve onu İslam dışına itmekle rahatlıyor, kardeşler.
Bir de bazı davetçilerin de tevhidin ispat yönünden önce nefy yönünü anlatmaları, imanın tarifinden önce imanı bozan şeyleri anlatmaları, tıpkı abdesti öğretmeden önce abdesti bozan şeyleri anlatmak gibi bir duruma düşürmektedir onları. Oysaki sen ilk önce imanı anlatacaksın, daha sonra da bu imanı bozan hususları bu topluma vermen gerekmektedir. Allah’a iman etmeyen birisi, onu nasıl birleyebilir? Önce bir Allah’a iman edecek ki adam, ondan sonra ona yani nasıl şirk koşulduğunu öğreteceksin. Yani tevhidi öğreteceksin, şirkten onu sakındıracaksın. Önce bir Allah’a ne yapması lazım, onun güzelce bir iman etmesi gerekmektedir.
Allah rahmet etsin, Ebu Said hocanın bu sıralamasını yabana atmamak lazım: Selim bir fıtrat, sahih bir iman, halis bir tevhid. Halis bir tevhidi oturtabilmek için, yani şirkten uzaklaşmış bir imana sahip olabilmesi için bir insanın öncelikle imanı sahih kanallardan öğrenmiş olması gerekir. Bakın toplumda burada bir problem var şu an. Toplum sahih bir imanı tam öğrenmiş değil. Çok basit bir örnek vereyim. Buhari’de iman babı var mı? Var. Müslim’de iman babı var mı? Var. Sizce bu toplumun kaçta kaçı bu babları okumuştur? Hiç uzağa gitmeyin, 120 bin imamın anketini tutsunlar, Buhari’nin iman babını okudun mu? Müslim’in iman babını okudun mu? Bakın şerhlere geçmedim, Fethu’l-Bari’ye geçmedim. İmam Nevevi’nin Minhac’ına geçmedim daha Müslim’de. Yani asılları okudun mu? Büyük ihtimal %5’in altında bir sonuca ulaşacaksınız. O yüzden bilinmeyen bir şeyin birlenmesi mümkün değildir.
Rabbimizi doğru tanıyacağız, O’nun bize tanıttığı şekilde kendisini tanıyacağız.
Tasavvurumuzu, yani Allah tasavvurumuzu, hocamızdan, şeyhimizden, abimizden, Zafer’den veya Süleyman’dan oluşturamayız. Allah tasavvurumuzu, Allah’ın izzet ve ikram bir şekilde yeryüzüne indirdiği 6200 ayetten oluşan iki kapak arasındaki vahiyden oluşturacağız. Bütün insanlar içerisinde âlemlere rahmet olarak seçtiği Muhammed Mustafa (s.a.v)’in öğretisi içerisinde Allah tasavvurumuzu oluşturacağız. Din babadan oğula tevarüs etmez, tamam? Din nesilden nesle tevarüs etmez. Eğer böyle olmuş olsaydı Allah vahyi indirmez, vahyi de korumuş olmazdı.
Dolayısıyla herkes bulunduğu konumda “Ben Allah tasavvurumu, düşüncemi, Allah hakkındaki bilgimi doğru kaynaklardan öğrendim mi, öğrenmedim mi?” diye herkes bunu, eğer inanıyorsa, eğer Allah’a kavuşacağına inanıyorsa, öldükten sonra yani ahirete, bunun derdine düşmelidir. İlim yani bilgi, kelime-i tevhidin önündedir. Ne demek istedik yani? Hani kelime-i tevhid cennetin anahtarıydı? Hani kelime-i tevhid her şeyden daha önemliydi? Acaba benim söylediğimin buna zıt bir yönü var mı? Ben diyorum ki ilim, kelime-i tevhidin biraz önündedir. Peki, ne dedim ben şimdi? “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 9). Bunu çokça duyarsınız etraftan. Muhammed Suresi 19. ayette de (bunu çokça duymayabilirsiniz): Bakınız, şimdi hiç Arapça bilmenize gerek yok. “Fealem ennehu la ilahe illallah.” Bizim konumuz bu değil mi? “La ilahe illallah?” Allah bunun öncesinde bir iki kelime daha söylemiş: “Fealem ennehu la ilahe illallah.” Bil ki, hakiki manada, hakikaten, gerçekten Allah’tan başka hak ilah yoktur. Yani bu ayet-i kerimenin Türkçesi bu: Bil ki Allah’tan başka hak ilah yoktur. Bizim için önemli olan buradaki şu ifade “bil.” Çünkü “la ilahe illallah” tan biraz önce söylenen kelime. Yani bu ne demek? Az sonra söyleyeceğim cümle hakkında bir bilgi sahibi ol. “Fealem” bil. Eğer “la ilahe illallah” hakkında gerekli bilgiye sahip değilsen ya da oluşturduğun o bilgiyi vahiyden almamışsan kardeşim, o zaman bu “la ilahe illallah”ın da sana hiçbir faydası olmaz, kalmaz.
Öyleyse, söze başlamadan önce sözün mahiyetini bizim bilmemiz gerekir. Bakınız, şöyle size söyleyebilirim: Yeryüzünde şu an Allah’ın en çok sevdiği insanlar kimlerdir? “La ilahe illallah”ı söyleyip ve öncesinde de ne söylediğini bilen, bununla neyi kabul ettiğini neyi reddettiğini bilen kullardır. Herkes bunun testini böyle yapması gerekmektedir. Resulullah (a.s.)’ın gönderiliş gayesi olan tevhid mücadelesini iyi anlamak için bu söze muhatap olan toplumu iyi tanımamız gerekir. Kim bu topluluk? Kureyş topluluğu. Çünkü Allah Resulü o toplumun içerisinden çıktı. Kinaneden gelen soy ve Allah Resulü (a.s.), onların en temiz soylularının bir tanesi. O toplum, Resulullah’tan önce şirk toplumuydu. Resulullah onların içerisinden çıktı ve onları “La ilahe illallah”a davet etti. Çünkü kendisini gönderen davet sahibi ona bunu emretmişti.
İşte o “la ilahe illallah”ı dediğinde, oradaki toplumun buna karşı çıkış sebebi, onunla savaşmayı göze alma sebebi, bir türlü o kelimeyi söyleyememesinin sebebi, yeğenini çok sevmesine rağmen Ebu Talib’in bir türlü bu kelimeyi yeğenini sevindirmek için dahi söyleyememesi… “Kulu la ilahe illallah tuflihu” “la ilahe illallah” deyin ki kurtuluşa erin tarzındaki ifadelere neden hep olumsuz yanıt verdiler? Neden hep ayak direttiler de bize göre çok kolay olan bu kelimeyi, topu topu 3-4 kelimeden oluşan bu kelimeyi söylemediler? Yani Kureyş bunu niye söylemedi? Allah Resulü (a.s.) onlara “la ilahe illallah” deyin dediğinde veya amcası da dahil olmak üzere Ebu Talib’e, o müşrikler bu kelimenin ne manaya geldiğini çok iyi biliyorlardı. Yani şunu çok iyi biliyorlardı: Muhammed (a.s.) diyordu ki bize “birleyin.” Bunu çok iyi bildiler, işte bu yüzden demediler. Diyenlere ne dedik biz? Sahabe dedik. Bunu yapanlara, bunu diyenlere sahabe dedik. Demeyenlere Mekke’li müşrikler dedik.
Peki, ikisinin ortak noktası ne oldu? Yani sahabenin de Mekke’li müşriklerin de bu olaydan sonra kabul ve redden sonra, ortak paydası nerede birleşti? Her iki taraf da “la ilahe illallah” ne demek, bunu çok iyi anladı. Biri anlayarak küfür etti, bir diğeri de anlayarak kabul etti. Bu, şu ayetin gerçekleşmesidir: “İnanan bilerek iman etsin, küfreden bilerek küfretsin” (Kehf, 29).
Dolayısıyla sahne geniş; problem yok, senin küfrün ile Allah’ın şanı azalmaz. Doğru mu? Muhammed (a.s.) görevini yerine getirmedi diyemeyiz senin küfür etmenle. Ama sen “iman ettim” diyorsan, şu “la ilahe illallah” kelimesinin ne manaya geldiğini en azından şu kâfir, beğenmediğin Mekke’li müşriklerden daha iyi bilmen gerekmez mi? Soruyorum ben şimdi sana, Müslüman olduğunu söyleyen kardeşim: Senin “la ilahe illallah” hakkında hiçbir bilgin yok. Sana soruyorum, Ebu Cehil biliyordu, Ebu Talib biliyordu, Ebu Leheb biliyordu. Hanginiz daha üst seviyede oluyorsunuz? Bilgiye sahip olan bu durumda üstün olur.
Peki, bilmeden yaptığımda ne olur? Dünyada canını ve malını korur, ahirette ise bir fayda sağlamaz. Bu ne demek? “İnsanlarla la ilahe illallah diyene kadar savaşmak ile emir olundum” deniyor. Eğer birisi “la ilahe illallah” derse bilmeden, münafık bile olsa, onun canını ve malını alamayız. Usame (r.a.) birini öldürmüştü; tam kılıcı kaldırdığında adam dedi ki, “la ilahe illallah.” Usame yine de öldürdü. Sonra bu olay Allah Resulü (s.a.v.)’e aktarıldı, onu çağırdı ve “Böyle mi yaptın?” dedi. Usame “Evet, Allah’ın Resulü. O korkudan öyle dedi” deyince Allah Resulü şöyle dedi: “Kalbini mi yardın?”
Usame için doğru olma ihtimali yüksek değil mi sizce de? Usame’yi öldürmeye kalkan adam, bu sefer tam tersi, Usame adamı öldürecekken adam “la ilahe illallah” diyor. Bir oyun var gibi duruyor değil mi aslında biraz? Ama bütün bunlara rağmen canına ve malına el uzatmaması gerekiyordu. Bu dünyada “la ilahe illallah” (eğer İslam devleti olmuş olsaydı) diyene biz dokunamazdık. Fakat ahirette ona dokunabilirlerdi. Neden? Çünkü dünyada söylediği sözü bilmiyorsa, muhakkak onu bozacak işler yapar; dünyada onu koruyacak işleri ise beceremez. “Fealem (bil ki) ennehu la ilahe illallah (muhakkak Allah’tan başka hak ilah yoktur).” Bu konuda bir bilgimiz yoksa, Allah’ı gerektiği şekilde birleyemeyeceğiz.
Belki de burada şunlar var: Biz “la ilahe illallah” demeye devam edeceğiz ama bu söz bize fayda vermeyecek ve tesir etmeyecek. O yüzden bu konuda yapacağımız dersler inşallah, “la ilahe illallah” kavramını bir nevi masaya yatırmak, kelimelerini ayrı ayrı öğrenmek, kelimeleri birleştirdiğimizde oluşan anlamı öğrenmektir. “La ilahe illallah” cümlesi aslında iki kısımdan oluşur: “La ilahe” ve “illallah.” Bunların hepsini inceleyeceğiz, sakın korkmayın. Yani sakın burada Arapça kelimeler var diye “Abi, sen bunları bize anlatacaksın ama anlar mıyız?” diye düşünmeyin. Hayır, kesinlikle ve kesinlikle zor bir şey değil. Allah kimsenin kaldıramayacağı yükü yüklemez; “la ilahe illallah” eğer cennete girmenin bir avantajı ve cehennemin bir engeli ise muhakkak suretle bunları da öğreneceğiz.
Şimdi bakın, Kur’an ve sünnete baktığımızda Mekke’li müşriklerin, az önce “la ilahe illallah” demeyen, Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te Allah Resulü ile savaşan kitleden bahsediyorum. Mekke’li müşriklere baktığımızda onların Allah’a inandıklarını, öldürenin ve diriltenin, yağmuru yağdıranın Allah olduğuna inandıklarını görürsünüz. Yani Ebu Talib, Ebu Cehil, Allah’a inanan bir topluluktu; bu topluluk yağmuru yağdıranın Allah olduğuna inanıyor, öldürenin Allah olduğuna inanıyor, diriltenin Allah olduğuna inanıyor, göğü ve yeri inşa edenin Allah olduğuna inanıyor. Bu konuda onlarca ayet-i kerime var. Anlamaya sıra gelmeyen insanlarda bunların tespiti çok zordur. Tevhid’i öğrenmemiş, birilerine kulak verenlerde bunların tespiti çok zordur.
O yüzden de bizim Mekke’li müşriklerde bazı inanç müşterekliğimiz ve hadislere yöneldiğimizde ibadetlerde bazı müşterekliklerimizi görürsünüz. Ne demek istiyorum ben? Müslüman olmamasına rağmen gerek Yahudilerde, gerek Hristiyanlarda, gerekse Mekke’li müşriklerde bizim gibi bazı inançlarda ortak paydamız ve bazı ibadetlerde de ortak paydalarımız vardır. Ama bu müşterek inançlar, yani bizim de kabul ettiğimiz bu inançlar onlara hiçbir fayda sağlamayacak. Yapmış olduğu bu ibadetler yine ne Mekke müşriklerine, ne Yahudilere ne de Hristiyanlara asla fayda sağlamayacaktır. Neden? La ilahe illallah’tan kaynaklanıyor işte. Buradaki sıkıntı, diğerlerini geçersiz kılan bir unsur haline getiriyor.
Gelecek ama yine hatırlatayım, Zümer 65’te “Ey Muhammed sen bile ortak koşsan bütün amellerin iptal olur.” Eğer Muhammed’in amelleri iptal oluyorsa, Yahudinin, Hristiyanların veya Mekke’li müşriklerin Allah için yapmış olduğu tüm ibadetler de iptal olur. Bugün kendine Müslümanım diyen insanların da eğer kelime-i tevhidi bozan unsuru taşıyorlarsa ve barındırıyorlarsa, bu konudaki eksiklikleri, bilgi eksiklikleri varsa ve bu da mazeret olarak onlardan kıyamet gününde geçerli kabul edilmeyecekse; Allah Resulü’nün tehdit edildiği şey yani “Ey Muhammed sen bile şirk koşsan” denilmesi, sen bile ne demek, yani gayrısı var ya senden başka, o gayrısı; onların ibadetleri ve amelleri hayli hayli iptal olur.
Bu seni korkutması gerekmiyor mu şimdi? Eğer benim Nebim şirk’e düştüğünde Allah onu tehdit edip amellerinin yok olmasıyla onu korkutuyorsa, zaten bu ayet-i kerimenin Muhammed (a.s.) ile işi ne ki? Şirke içimizde en uzak olan o değil mi? Küfre içimizde en uzak olan o değil mi? Burada gizli özne bizleriz. Bunu anladık mı? O yüzden biraz ürkmek lazım bu işte.
Biz Müslüman toplumu olarak bizden önceki toplulukları takip edeceğiz. Ebu Said el-Hudri (r.a.)’dan gelen rivayette Allah Resulü (a.s.) şöyle buyurdu: “Sizler sizden öncekileri karış karış, arşın arşın takip edeceksiniz. Eğer onlar keler yuvasına girse (büyük kertenkele yuvası) siz de peşinden gireceksiniz,” buyurdu. Sahabe diyor ki: “Ey Allah’ın Resulü, bunlar Yahudiler ve Hristiyanlar mı?” Allah Resulü diyor ki: “Ya kim olacak.” Bakın şimdi biz ne yapacakmışız ümmet olarak, Yahudi ve Hristiyanları takip edecekmişiz. Hatta ve hatta onlar bir kertenkele yuvasına girecek olsalar biz de ne yapacakmışız? Girecekmişiz.
Şimdi soru şu: Bunlar ne yaptılar da bu hale geldiler, cehennemlik oldular, canları ve malları helal oldu ve biz bu adamlarla Beni Kaynuka ile, Beni Kureyza ile, Beni Nadir ile savaştık. Tebuk’ta Hristiyanlarla savaştık. Kıyamete yakın yine bunlarla savaşacağız. Bu adamların derdi ne veya bizim onlarla derdimiz ne? İşte bakın arkadaşlar, bu adamları eğer takip edeceksek biz, bu adamları herhalde sadece noel kutlamalarında takip etmeyeceğiz. Sadece ve sadece giyim ve kuşamda bunları taklit etmeyeceğiz. Sadece faiz ekonomisinde bunları taklit etmeyeceğiz.
Bu taklit içerisinde en kötü olanı, onların küfürlerini ve şirklerini takip edecek bu ümmet. Onlar nasıl nebilerini ilah edindilerse, nasıl azizlerini yücelttilerse, bu ümmetten de değer verilen kişiler onların makamlarına yükseltilebilir. Olabilir ve çıkabilir demektir. Onlar hahamlarını ve rahiplerini rabler edindiler. Peki, soru şu: Keler yuvasına girdiler mi? Keler yuvasına girmenin bir sürü çeşidi var. Bir çeşidi de onlar rahiplerini ve hahamlarını rabler edindiler mi?
O zaman hadise göre biz ne anlayacağız şimdi? Bizde rahip yok? Burada selefimize baktığımız zaman, tabiine ve etbaün tabiin tefsirlerine baktığımız zaman burada din adamlarının ve sözü dinlenilen önderlerin olduğu söyleniyor. Dolayısıyla bu ümmetten bunları takip edenlerde ne olabilir, çıkabilir. Tabii ki bu demek değil ki herkes böyle olacak, ama Allah Resulü ne yapıyor, uyarıyor, dikkat edin diyor. Yani sizden önceki sapan toplulukların sıkıntıları bu, sakın ola ki siz de buna düşmeyin demektir bu aynı zamanda. Dolayısıyla ümmet olarak bunları takip edeceksek şirk ve küfür konusunda evveliyetle bunlara dikkat etmemiz gerekiyor.
Bir adam mesela kravat ve fötr şapka taksa, bu adam evet onlara benzemiş olabilir dönemsel olarak. Peki bu adamı ebedi cehennemlik yapar mı? Yapmaz. Şimdi ama benim dediğim meselelerde, küfür ve şirk meselelerinde onlara uyduğunuz zaman, o zaman sıkıntı gelir. Mesela şöyle bir örnek var; Ehl-i Sünnet vel Cemaat bidati ikiye ayırır: Bir, itikadi bidat; iki, ameli bidat. Ameli bidat nedir? Allah Resulü ve sahabenin uygulamadığı bir ameli uygulamaya kalkan birisi ameli bir bidat ortaya koymuştur. Ama velakin Allah Resulü’nün bıraktığı o dinde Sahabenin inanmadığı bir inanç tarzını sen inanç tarzı edinirsen, bu sefer itikadi bir bidata girmiş olursun.
Nitekim cehmiye dediğimiz, kaderiye dediğimiz, mutezile, eşariye, kullabiye dediğimiz ve daha ismini sayamadığımız. Allah Resulü s.a.v’in 73 fırka olarak gelen sahih rivayette, 72’si ateştedir, biri kurtulacaktır dediği o rivayette onlarca olan bu fırkaların ana teması yine bu vahiyden uzaklaşma olarak karşımızda duruyor. İşte bakın, şirkin ve küfrün dünyanın dört bir yanına yayıldığı ve ufku kapladığı o dönemlerde Allah Muhammed’i (s.a.v) göndermiştir. Muhammed a.s’ın gönderildiği o toplum şirkin, küfrün karanlığının insanlığın üzerine çöktüğü bir dönemdir. İşte o karanlığı Allah Resulü aydınlatmıştır.
Ne ile aydınlatmıştır? Bakın, geçmişe dair bir bilgi ile aydınlattığını göremezsiniz. Kaç yaşında nebilik geldi? 40. 39 yıllık geçmiş hayatından aldığı bilgiyle insanları aydınlattığını göremezsiniz. Neyle aydınlattı? Vahiy ile aydınlattı. Şura Suresi’nde dediği gibi “Ey Muhammed, sen iman nedir, kitap nedir bilmiyordun” diyor ayette. Kime diyor bunu? Allah Resul’üne diyor. Hangi dönem için diyor? Vahiy gelmeden önceki dönem için söylüyor bunu. Sen iman nedir, kitap nedir bilmiyordun diyor. Bütün bildiklerini Allah Resulü vahiy ile öğrendi.
Allah Resulü nefsinden konuşmaz. Onun öğrendiği her şey vahiydir ve vahyin kontrolündedir. Yani siz akşam namazını kaç rekat kıldınız? 3. Peki bu Kur’an’da var mı? Yok. Peki bu vahiy midir? Evet. Burada problem yok. Benim anlatmak istediğim bu noktada, sizin şu an bir dini bilginiz var ya, bu vahiy midir, aslında sorun bu.
Şimdi şu ayeti kerimeye bakalım, Hud Suresi 1 ve 2. Ayeti kerimeler:
“Elif Lam Ra. Bu Kur’an ayetleri, hüküm ve hikmet sahibi her şeyden haberdar olan Allah tarafından muhkem kılınmış, Allah’tan başkasına da ibadet etmeyesiniz diye ayrı ayrı açıklanmış olan kitaptır.”
Ne anladın ve konumuzla bağlantısı nedir? Şimdi, Elif Lam Ra bunlar Arap alfabesinden harfler. Dikkat çekiyor, Allahu Teala yüzde doksan beş hurufu mukatta harflerinden sonra Kur’an’dan bahsedilir.
“Bu Kur’an, hüküm ve hikmet sahibi, her şeyden haberdar olan Allah tarafından indirilmiştir.” Sonrasında da neden bu ayetleri indirdiğini söylüyor. Şimdi bakın, biraz sonra Kadir gecesini aramaya başlayacağız. Kadir gecesinin kutsallığı nerede? Kur’an orada. Ramazanın kutsallığı nerede? Kadir gecesinde. Muhammed a.s ne zaman peygamber oldu? Kur’an indikten sonra. En büyük meleklerin görevi ne? Vahyi indirmek. Nerede dolaşıyoruz şu anda? Vahiyde dolaşıyoruz.
Bir dönemin Musa’sı a.s vardı değil mi? Ona da Cebrail a.s. geldi. Şimdi bakın, Allah indirmiş olduğu bu vahyi neden indirdiğini açıklarken içkiyi haram kılmak için, gıybeti önlemek için, zinayı kaldırmak için değil. Böyle bir şey demiyor. Ya ne diyor? Tevhid için söylüyor. Sonra da ne diyor? “Bu kitap indirildikten sonra muhkem kılınması” nedenmiş? “Sonra da Allah’tan başkasına kulluk etmeyesiniz diye, ayrı ayrı açıklamıştır” diyor. Allah’ın gayesi bu.
En kıskanç kimdir? Allah’tır. Kendisine ortak koşulmasını kıskanıyor. Ve bunun cezası olarak da ebedi cehenneme koyuyor. Bu hadis, kıskançlık konusu. Öyleyse Allah Resulü a.s’a 23 yıl boyunca inen bu ayeti kerimelerin ana hedefi, ana gayesi, kulların Allah’tan başkasına ortak koşmamasıydı.
Kuran’ın beyanı yani açıklamasını elinde bulundurarak Allah Resulü de son nefesine kadar inen bu ayeti kerimelerdeki tevhidin daha iyi anlaşılabilmesi için gerek kendi hayatına bunu uygulamasını gösterdi, gerekse kendi çevresindeki yanlış uygulamalara hemen müdahale etti ve muvahhid bir toplum oluşturdu.
Biz bugün onların çilesinin kaymağını yiyoruz. Bugünkü Müslümanlar olarak, biz o topluluğun radiallahu anhum yapmış olduğu amansız mücadelelerin, yeri geldiğinde babaları ile analarıyla, ırklarıyla savaşabilecek o sahabenin, bir insanı dahi hidayete erdiririm diye Azerbaycan’a giden, Harran’a giden, Mezopotamya’yı fethetmiş olan o sahabe topluluğunun kaymağını yiyoruz. Eba Eyyup el Ensari’nin 90’lı yaşlarda geldiği Eyüp Sultan’dayız. Biz bak orada oturuyoruz. Ve bu insanların tek gayeleri la ilahe illallah’tı. İnsanlarla la ilahe illallah deyinceye kadar savaşmakla emrolundum hadisini bildikleri için, bütün mücadelelerini bunun üzerine oturtmuşlardı.
Biz ise la ilahe illallah’ı çözmüş gibi davranıyoruz, bilmiş gibi davranıyoruz. Sanki bu konularda hiçbir eksiğimiz yokmuş gibi davranıyoruz; bu yanlıştır. Eğer böyle yaptıysak, yani la ilahe illallah’ı şöyle rafa koyduysak, oradan indirelim. Muhakkak suretle her seferinde indireceğimiz şeyler var. Bakın, ben size bir şey söyleyeyim: İbrahim a.s’ın hayatını öğrenmek istiyorsunuz, nereden öğrenirsiniz? Kur’an’da. 14. sure İbrahim Suresi mi? Hayır. İbrahim a.s sadece İbrahim Suresinde anlatılmıyor; Kur’an’ın her yerine serpiştirilmiş İbrahim. Resulullah a.s. en çok ona benzeyen kimdi yeryüzünde? İbrahim’e benzeyen Allah Resulüydü. İşte bu İbrahim’i, nasıl ki Kur’an’ın diğer yerlerinde de öğrenmek zorundaysak, bilgi sahibi olabileceksek eğer, Tevhid’i de 114 surenin içerisine serpiştirmiş Allahu Teala. 6200 küsur ayetin aralarına serpiştirmiş.
Yani şunu demek istiyorum: Siz hatim etmeye başladınız Kur’an’ı kerimi. Başladınız, Fatiha orada bir kere tevhid var: اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ Yalnız Senden yardım isteyerek sana ibadet ederiz. Dakika bir, gol bir. Bakara’ya geçiyorsunuz, dolu; Ali İmran’a geçiyorsunuz, dolu. Nisa böyle, Maide böyle, En’am böyle, Araf böyle, Enfal böyle, Tevbe böyle. Nereye uğrarsanız uğrayın, Allah kendisine ortak koşulmasın diye ayrı ayrı açıkladığı şeyleri, yani tek bir sureye koymamış, serpiştirmiş o surelerin içerisine. O yüzden bunlar hakkındaki bilgimizin yoğun olması gerekir.
Mesela, şunu hiç yaptınız mı? Kur’an’da ortak koşan toplulukların ortak koşma sebeplerini araştırdınız mı? Eğer bunu araştırmadıysanız, şöyle bir durumla karşılaşmış olabilirsiniz: Bulunduğunuz çağda, yaşantınızda, yani onlardan bir tanesinin düşmüş olduğu vartaya siz de düşersiniz; ama bu konuda bir bilginiz olmadığından dolayı bunun tespitini yapamazsınız.
Bir soru daha sorayım: Allah’tan başka ilahlar var ya, hani Lat, Menat, Uzza, Hubel, Firavun, Hristiyanların edinmiş oldukları İsa ve annesi veya buna benzer. Şöyle bir soru soruyorum: Kur’an’da ilah tanımının geçtiği yerler var; ilah kullanıyor Allahu Teala. Çoğulu neydi? İlahlar. İlah kavramı, Arapça ilah ve alihe kavramının, Allah’ın kullandığı ayetlerdeki yerlerinde hangi kişiler için, hangi şeyler için kullanıldığını merak ettiniz mi? İlah diye tanımlanan o şeyin, Allah’ın dışındakilerin, hangi şeyin karşılığı olarak kullanılmış? Maide’de o ilah hangi şeyin karşılığı olarak kullanılmış?
Mesela size daha açık söyleyeyim. Nuh a.s.’ın kavminin ilahlarının isimleri nelerdi? Ved, Suva, Yeus, Yevuk ve Nesr. Kim bunlar? Salih kişiler. İşte bunlar o ilahların tanımında Zafer’in dediği gibi orada onları bulursunuz. Aşağı inersiniz, Musa döneminde ilahın tanımı olarak buzağı’yı bulabilirsiniz; mesela, veya Firavun’u bulabilirsiniz.
Peki İsa a.s. dönemine gidelim. İlah tanımında kimleri görürsünüz? Allah o dönemi anlatırken, Hristiyanlar daha önceden Müslüman değil miydi? İsa’nın getirdiği din neydi? İslam. Peki İsa a.s.’a tabi olanların ismi nedir? Müslüman. Peki İsa a.s.’ın getirdiği, o dini bozduktan sonra onlar Nasrani ismini almadılar mı? Yani Hristiyan ismini aldılar. İşte o Hristiyan isimlerini almalarına sebep olan, dinden çıkmalarına sebep olan o unsurda, ilah tanımında karşılarına çıkan ne olabilir? Mesela İsa, Meryem ve salihler.
Bu sorulara cevap vermeniz gerekiyor; korkmayın, bunlar hallolacak. Bu gökten zaten inmiş bilgiler, daha önceden zaten inmiş, burada duruyor, iki kitap arasında. Biz uzak kalmışız. Necip Fazıl ne diyor? “Tam 30 yıl boyunca uçurtma uçurmuşum, gökten habersiz.” Yani 30 yıl boyunca ben hidayetten uzak kalmışım diyor.
Şimdi bakın arkadaşlar, bu bilgilere sahip olmamanızın sebebi sizin suçunuz değil. Toplumun bu konularda çok suçu yok; bunlar maalesef tali meseleler olarak değerlendiriliyor. Halledilmiş meseleler olarak değerlendiriliyor.
Hayır, bu meseleler böyle değildir; bunlar öğrenilmesi gereken ana meselelerdir. Bu noktalar, ibadetlerimizi geçerli kılan hususlardır. Oruçlarımız iptal olabilir. Şu soğukta kıldığımız ve hâlâ ayağımın üşüdüğü bu dönemde yaptığımız tüm ibadetler boşa gidebilir. Sahurlarımızda kalkıyoruz, uykumuzu bölüyoruz, sakal bırakıyoruz, hepimiz. Üstümüze saldıracakmış gibi bakıyorlar; siz o duyguyu çok bilmezsiniz. Eskiden daha fazlaydı, özellikle 28 Şubat sürecinde. Bütün bu sıkıntıları bir şirk koşarak boşa çıkartabiliriz.
Ey Muhammed, sen bile şirk koşsan, amellerin iptal olur. وَلَقَدْ اُو۫حِيَ اِلَيْكَ وَاِلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكَۚ لَئِنْ اَشْرَكْتَ لَيَحْبَطَنَّ عَمَلُكَ وَلَتَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ Bu tehdit benim için de geçerli; şu an, yarın hepsini iptal edebilirim ben aldığım tavırla. Ve şu mazereti nasıl sunabilirim ben? Rabbim, ben bilmiyordum. Bilmiyordum diyeceğim ama bazı şeylerde: “Her şeyi biliyordun da bunu mu bilmiyordun?” derse? Birçok şeyi biliyordun, birçok şey için gayret gösteriyordun. Peki, benim izzeti ikram indirdiğim o kitabıma karşı, senin diline çevirdiğim o kelama karşı neden kör ve sağır kesildin? Ben onu ayrı ayrı açıklamıştım; onu muhkem kılmıştım ve kıyamete kadar korumuştum. Ve sen de kıyametten önce onunla karşılaşmıştın. Yani 2023’te o kitap vardı.
Benim muhkem kıldığım, koruduğum, “وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْاٰنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ” (Kamer 32) ayetinde olduğu gibi, kolay kıldığım. Duruyordu ve vardı ama sen başka şeyler kolay geldiği için onlara yöneldin. Bu ise sana zor geldi. Aslında bu zorluğundan kaynaklanmıyor. Bakın, birçok insan oruç tutmuyor, birçok insan namaz kılmıyor veya buna benzer ibadetleri yapmıyor. Bize kolay geliyor. Mesele zorluğundan kaynaklanmıyor; bu bir inanç, bir dava meselesi: peşine düşme meselesi. O yüzden ayeti kerimenin açıklığı çok net. Başka bir ayette de Hud 1-2’yi destekliyor.
Fussilet 6’da “قُلْ اِنَّمَٓا اَنَا۬ بَشَرٌ” diyor. Deki, ben de sizin gibi bir beşerim. Yani ben de yemek yerim, gülerim, ağlarım, cinsi münasebet yaparım, kızarım. Devamında “مِثْلُكُمْ يُوحٰٓى اِلَيَّ اَنَّمَٓا اِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌ” der. Fakat bana yalnızca vahyediliyor. “فَاسْتَق۪يمُٓوا اِلَيْهِ وَاسْتَغْفِرُوهُۜ وَوَيْلٌ لِلْمُشْرِك۪ينَ” ayetinin bitişi muhteşem: artık ona yönelin ve ondan bağışlanma dileyin; müşriklerin vay haline!
Ben bir beşerim; bana bir şey vahyolunuyor. O vahyolunan bir şey mi var yoksa o vahyin içerisinde birçok şey mi var? Vahyin içerisinde birçok şey var. Neden bunu seçti? Bana ilahınızın bir tek ilah olduğu vahyediliyor, artık ona yönelin. Yani, onu ilahlığında birleyin, onun dışındaki ilahlara yönelmeyin; vay müşriklerin haline. Arkadaşlar, vay müşriklerin haline diyen Allah, Kur’an’ı indiren konuşuyor. O yüzden ben nasıl ortak koşmam diye profesör olmamız gerekiyor. Ben nasıl Allah’ı birlerim diye profesör olmamız lazım; bilen olmamız lazım. Yani bilmemiz lazım, ilah ne demek, bilmemiz lazım. La ilahe illallah ne demek, bilmemiz lazım. Ne diyorsam bilmemiz lazım; bunu ne bozuyor, bilmemiz lazım.
Şu ayetle son vermek istiyorum: Allah c.c., İsa a.s.’ın diliyle bizlere bir pasaj sunuyor bu konuda. Maide 72’de geçiyor. Ben sadece konumuzla alakalı kısmını alacağım. Ayet şöyle diyor: “Biliniz ki, kim Allah’a ortak koşarsa, muhakkak Allah ona cenneti haram kılar. Artık onun varacağı yer ateştir; zalimlerin hiç de yardımcıları yoktur.” (اِنَّهُ مَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدْ حَرَّمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ الْجَنَّةَ وَمَأْوٰيهُ النَّارُۜ وَمَا لِلظَّالِم۪ينَ مِنْ اَنْصَارٍ)
Bu ne demektir? Yani cennet ve cehennem, herkes yerine geçtikten sonra bir koç getirilir; herkesin göreceği bir yere konur. Yani cennet ve cehennem halkının göreceği bir yere yerleştirilir. Daha sonra birisi gelir ve o koçu keser. O koç nedir? Ölümdür. Ölüm, ne yapılır? Öldürülür. Cennettekilerin ferahı, cehennemdekilerin ise hüznü artar.
Bu mesele, “muhakkak Allah ona cenneti haram kılar” dediği, bizim Allah’a ortak koşma dediğimiz meseledir. Zıddı ise tevhid dediğimiz konudur. Vahhede, yuvahhidu, tevhid; birledi, birliyor, birlemek. Sen birledin mi? Allah’ı birledin mi? Allah’ı tek ilah olarak kabul ettin mi? Allah’tan gayrı ilahları küfrettin mi? Onların ilahlıklarını red ettin mi? Allah’tan gayrı ilah olarak hangi varlıklara ilah kelimesini kullanmış olduğunu öğrendin mi? Onlara küfür ettin mi? Onların ilah olmadıklarını deklare ettin mi? Tek ilah olarak Allah’ı kabul ettin mi? Ve bunu bir ömür boyu sürdürdün mü? İşte cennet sana helal olur o zaman. Cehennem de haram olur. Aksi takdirde cennet haram olur.
Namazda kılarsan, oruçta tutarsan, zekatta verirsen, hacca da gidersen; kul hakkı yemesen, yetimin başını da okşasan, komşunu da gözetlesen, anne babana da iyilik etsen, hepsi boşa gider. Ben söylemiyorum bunu; Nebimiz de söylemiyor aslında. Nebimize öyle söylenmesi söylendi.
“ Sübhâneke Allahümme ve bihamdike eşhedü en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyke “
Zafer Günal
