Pazariçi, Ordu Cd. No:306, 34240 Gaziosmanpaşa/İstanbul
+90 (0534) 625 48 49
ilmedavetdernegi@gmail.com

Allahın Emrine İtaatin Önemi

Allah'ın Emrine İtaatin Önemi ve Bakarada'ki Talut Kıssası

Bu günkü mevzumuz Kur’an da Bakara suresinde geçen Beni İsrail’e ait bir kıssa olacak.

Kur’an’ı Kerim’i okurken dikkat ettiyseniz, Allah azze ve celle bize Kur’an dan geçmiş ümmetlere ait bazı kıssalar ile örnekler verir.

Bu kıssaların Kur’an da zikrediliş sebebi öncelikli olarak ibrettir.

 Yani o vakalardan ola ylardan ibret alıp, bazı meseleleri olayların geçiş seyri içerisinde, kendimize emsal tutarak, bizim de bu denli olaylarla imtihan edildiğimiz, sınandığımız bizde de buna benzer olayların olabileceği, eğer olursa nasıl davranmamız gerektiğine dair bir şeyler anlayabilmektir.

Onun için bu kıssalar Kur’an da geçmiş olması hasebi ile birinci elden kaynaktır.

Ekseriyetle bu kıssaların bizzat mantuku yani metnin kendisi bize anlatılmak istenilen şeyi istenildiği gibi anlattığı için onlar hakkında hadis olarak bir açıklama niteliğinde pek nakil, rivayet bulunmuyor.

 Çünkü  sadece Kur’an da geçiş şekli ile yetinilmiştir. Bunlar meseleyi ifade etmeye yeterli sözlerdir denilir.

Bunun için geçmiş kıssalara ait açıklama niteliğinde bir şeyler zikredilirse bunların Beni İsrail den değil bizzat Allah Resulünden gelen, onun tasdik ve tasvibi ile Sahabenin sahih bir yol yani sahih bir nakil ile bize aktarmış olmaları gerekir. Değilse biz bunlara genelde İsrailiyyat deriz.

 Bunlar doğrudan doğruya Tevrat, İncil den veyahut geçmiş deki indirilen sahifelerden nakledilmiş şeyler de olsa, doğrudan doğruya oradan da gelmiş de olsa biz bunları tasdik de etmiyoruz, yalanlamıyoruz da. Buhari deki Hadisi şerifte anlatıldığı gibi tasdik etmiyoruz çünkü Beni İsrail’in, geçmiş ümmetlerin tahrif ettiği ayetlerden olabilir. Bunun için tasdik etmiyoruz. Yalanlamıyoruz da, yalanladığımız şey mümkün ki tahrif edilmemiş aynen indirildiği şeklini koruyan bir ayet olabilir.

Bunun için yalanlamıyoruz ve tasdik etmiyoruz. Ama doğrudan doğruya o kıssa Kur’an da zikredilmiş ise Kur’an dan bir ayeti kabul etme keyfiyeti ile biz bunları alırız, anlamaya çalışırız.

Dediğim gibi az önce de, zaten anlatmak istediği şeyi net bir şekilde anlatıyor demektir.

Allah Resulünden bir izah, nakil gelmişse onlar zaten bunun açıklaması niteliğinde sahabeden sahih bir nakille gelmiş olması gerekir.

Bazen doğrudan doğruya Kur’an da zikredilmemiş olmasına rağmen Allah Resulü bazı kıssaları, geçmiş ümmetlere ait kıssaları, bize Hadisi şerifler ile de nakletmektedir. Bunlar da sahih bir yolla gelmiş ise, sahih bir nakille gelmiş ise yani ilmi kaideler ile bize onların ulaşması sahih bir nitelik, keyfiyet, kimlik taşıyorsa onları da biz öylece kabul ederiz.

Bu Ayet-i Kerime Bakara suresinde 246 nolu ayet ile başlıyor.

Allah azze ve celle Resulüne hitaben diyor ki;

أَلَمْ تَرَ إِلَى ٱلْمَلَإِ مِنۢ بَنِىٓ إِسْرَٰٓءِيلَ مِنۢ بَعْدِ مُوسَىٰٓ

Musa dan sonra İsrail oğullarının ileri gelenlerinin yaptıklarını görmedin mi? Neler yaptık görmedin mi? Diyor.

Burada doğrudan doğruya Resule bir hitap var. Görmedin mi? Haberi sana ulaşmadı mı? Ne yaptıklarını bilmiyor musun? Veyahut bak ben sana bunu anlatayım.

Bu topluluk Musa dan sonra gelen bir topluluktur ki onlar şöyle demişlerdi;

إِذْ قَالُوا۟ لِنَبِىٍّ لَّهُمُ

O an nebi olan, Allah’ın nebi olarak yolladığı kişiye diyorlar ki;

ٱبْعَثْ لَنَا مَلِكًا نُّقَٰتِلْ فِى سَبِيلِ ٱللَّهِ

Allah dan iste, yalvar bize bir kral yollasın, bir idareci, hükümdar yollasın.

نُّقَٰتِلْ فِى سَبِيلِ ٱللَّهِ

Onunla beraber, onun arkasında Allah yolunda mukatele edelim.

قَالَ

Dedi ki o Nebi;

هَلْ عَسَيْتُمْ إِن كُتِبَ عَلَيْكُمُ ٱلْقِتَالُ أَلَّا تُقَٰتِلُوا۟

Ya üzerinize savaş farz kılınır da sonra siz savaştan imtina ederseniz?

Yani Allah dan böyle bir şey istiyorsunuz. Bir Kral, melik, hükümdar yollamasını istiyorsunuz yani başınıza bir lider istiyorsunuz, talep ediyorsunuz. Sonra buna sebep Allah size kıtalı farz kılar, ve sonra da siz kıtal dan kaçarsanız? Sarf-ı nazar eder, bu emri uygulamaktan imtina ederseniz ne olacak?

Belki bu söz geçmişte Beni İsrail’in bu denli taleplerde bulunup Allah onlara farz kıldıktan sonra o emirlere, nehiylere itaat etmemeleri gibi çok olay olmuştur. Bu beni İsrail’in alışkanlığı sanki. Onlar bu sefer cevaben diyorlar ki;

وَمَا لَنَآ أَلَّا نُقَٰتِلَ فِى سَبِيلِ ٱللَّهِ 

Neden? Neden savaşmayacağız ki? Savaşmamak için hiçbir sebep yok.

وَقَدْ أُخْرِجْنَا مِن دِيَٰرِنَا وَأَبْنَآئِنَا  

Yani yurdumuzdan çıkarıldık ve sonra çocuklarımızdan uzaklaştırıldık.

Yani onunla, onun arkasında düşmanlarımıza karşı harp etmemek için hiçbir sebep yok.

Eğer böyle bir şey olursa, farz kılınırsa, Allah bize bir kral, hükümdar yollarsa onunla beraber, onun arkasında düşmana karşı mukatele den sarf-ı nazar etmemiz mümkün değil.

Çünkü yurdumuzdan çıkarıldık. (Beni İsrailin yurtlarından çıkarılma olayını Kur’an da birçok yerde okumuşuzdur.) Hem de çocuklarımızdan uzaklaştırıldık. Başka bakacak olursanız kadınlarımızı esir aldılar. Zaten böyle bir fırsat bekliyoruz diyorlar.

فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيْهِمُ ٱلْقِتَالُ 

Kıtal onlara farz kılınınca

تَوَلَّوْا۟ إِلَّا قَلِيلًا مِّنْهُمْ

Çok azı hariç hepsi bu emre itaat etmekten, inkıyat duymaktan uzak durdular. Hem bu emirden uzak durdukları gibi sebepler de uydurmaya başladılar.

وَٱللَّهُ عَلِيمٌۢ بِٱلظَّٰلِمِينَ

Şüphesiz Allah zalimleri hakkı ile bilendir.

Yani hem bir kral istiyorlar, düşmanlarına karşı savaşabilmek için bu kralı, hükümdarı istiyorlar. Nebi uyarıyor ya farz kılınır da bu emre itaat etmezseniz. Onlar da neden itaat etmeyelim ki? Yurdumuzdan, memleketimizden çıkarıldık, çocuklarımız esir alındı diyorlar.

 Allah kıtalı onlara farz kılınca ve bu sefer  تَوَلَّوْا۟ إِلَّا قَلِيلًا مِّنْهُمْ onlardan çok azı müstesna ekseriyeti bu emre itaat etmekten yüz çevirdiler, imtina ettiler diyor.

Burada تَوَلَّوْا۟ إِلَّا قَلِيلًا مِّنْهُمْ çok azı müstesna yani bu emrin yüz kişiye hitap ettiğini düşünün çok azı müstesna yani %30’u ancak itaat etti. %70’i etmedi. Askari uç uca anlatmak istesek %51’i itaat etmedi azınlık ancak ona itaat etti, uydu diyebiliriz.

Allah azze ve celle de akabinde وَٱللَّهُ عَلِيمٌۢ بِٱلظَّٰلِمِينَ yani Allah’ın emrettiğini yapmamakla yüz çevirerek, ters dönmekle kendilerine zulmedenleri yani kimlerin kendilerine zulüm ettiklerini en iyi Allah azze ve celle bilir. Yani hakkıyla bilendir diyor. Ne demektir bu? Sonunda yine peş peşe az önce olduğu gibi mazeretler beyan ederek özür sunamazlar. Yani hiçbir hüccetleri, mazeretleri olmayacak.

وَقَالَ لَهُمْ نَبِيُّهُمْ 

Nebileri onlara şöyle dedi;

إِنَّ ٱللَّهَ قَدْ بَعَثَ لَكُمْ طَالُوتَ مَلِكًا

Allah size Talut’u hükümdar olarak yolladı diyor. Bu Allah’ın yolladığı birisi, isteğiniz yerine geldi diyor.

قَالُوٓا۟ bu sefer dediler ki, az önceki itirazlar gibi.

أَنَّىٰ يَكُونُ لَهُ ٱلْمُلْكُ عَلَيْنَا 

O bizim üzerimize nasıl hükümdar olur?

وَنَحْنُ أَحَقُّ بِٱلْمُلْكِ مِنْهُ 

Biz ondan daha çok bu topraklar üzerinde hüküm sahibiyiz. O nasıl bizi üzerimize hükümdar olur?

Nebi den yalvararak, dua ederek Allah dan böyle bir kral yollamalarını istiyor buna sebep Allah size Cihadı farz kılarsa diyor. Sarf-ı nazar ederseniz. Neden olsun ki memleketimizden çıkarıldık, çocuklarımızdan uzaklaştırıldık diyerek özür beyan ediyorlar. Ve Nebi gelince de neticeyi hemen söylüyor, Allah size Talut’u kral olarak yolladı demeden, çok azı hariç birçoğu bundan yüz çevirdi diyor.

Allah kral yollayınca da bu nerden bizim üzerimize kral olacak, bunun hakkı ne? Biz daha çok hak sahibiyiz diyorlar.

وَلَمْ يُؤْتَ سَعَةً مِّنَ ٱلْمَالِ 

Ona zenginlik de verilmemiştir dediler yani hadi zengin olsa da, ondan istifade edeceğimiz bir şeyler olsa da ona bu hakkı tanısa. Malı mülkü de yok bunun.

Ve arkasından Nebileri şöyle dedi,

قَالَ إِنَّ ٱللَّهَ ٱصْطَفَىٰهُ عَلَيْكُمْ 

Allah onu sizin üzerinize hükümdar seçti. Hem de siz istediniz de bunu verdi size.

Burada her halde şöyle bir ilişki kurmamız gerekiyor. Bazen Allah Resulü geçmiş ümmetlerin dalalet sebeplerinden bahsederken, geçmiş ümmetler şundan şundan dolayı helak oldular, delalete düştüler, sapıttılar derken, bir olayda Allah Resulü sahabenin bazı o an istekli de olsan, bazen çok soru şeklinde de gelse Aynen Allah size haccı farz kıldı diyor. Birisi her sene mi Allah Resulü? Diyor. Allah Resulü sükut ediyor. Evet deseydim bu size farz olurdu onu eda etmeye, her sene eda etmeye gücünüz yetmezdi diyor.

Ramazan da teravih namazında  üç gece üst üste cemaat ile kıldırıyor, dördüncü gece yani insanların çok fazla, fazla gelmeye başladıklarını görünce odasından çıkmıyor. Seslerini yükseltiyorlar, öksürüyorlar yani biz buradayız seni bekliyoruz Ey Allah’ın Resulü der gibi. Ama Allah Resulü çıkmıyor ta ki sabah ezanı okunduktan sonra sünneti kılıp çıkıyor. Namazı kıldırdıktan sonra onlara diyor ki;

Sizin dün geceki halinizden habersiz değildim. Yani buraya toplandığınızı biliyordum. Ses çıkarıyordunuz, yüksek sesle öksürüyordunuz ama bunun sizin üzerinize farz kılınmasından korktum. Farz kılınsaydı taakat getiremezdiniz diyor. Bu size çok zor gelirdi diyor.

Burada Beni İsrail’in kendisi istedi, istemelerine rağmen ikaz edildi, Allah Talutu kral olarak yolladı sonra da bu nerden bizim üzerimize hükümdar seçildi? Dediler.  Bunun malı mülkü bile yok hadi parası pulu olsa da bundan istifade edeceğimizi düşünsek de üzerimize onu söz sahibi kabul etsek. O da yok! Nebi bu sefer diyor ki yine görevi, asli görevi üzerine; Allah onu sizin üzerinize hükümdar seçti  ister kabul edin, ister kabul etmeyin.

وَزَادَهُۥ بَسْطَةً فِى ٱلْعِلْمِ وَٱلْجِسْمِ

Onun bilgisini ve gücünü arttırdı. Yani bilgili, güçlü, irade sahibi, kendisine itaatle sizin çok istifade edeceğiniz bir bilgi verildi ona.

وَٱللَّهُ يُؤْتِى مُلْكَهُۥ مَن يَشَآءُ 

He ne kadar siz bunu istemiş de olsanız herhalde kime neyi vereceğini siz tayin edecek değilsiniz. Allah istediğine, mülkünü dilediğine verir.

Bu haset Yahudilerin mayasından görünen bir sorun. Hatta Allah Resulü s.a.v’in bir nebi olarak Tevrat da İncil de haber verildiğini bilmelerine rağmen bu nebinin Beni İsrail den birisi değil Kureyş ten hem de ümmi okuma yazma bilmeyen bir topluluktan olmasından dolayı haset ederek, neden Beni İsrail den değil bu ümmi yani toplumun en hakir görülen, en zayıf, en fakir, en cahil topluluğundan birisi olarak gönderildi diyorlar.

 Bu bir krallıkta değil, sanki kendilerinin isteği üzere ha bizden bir Nebi olsun der gibi onların seçmesi gerekirmiş illa. Hoş beni İsrail kendilerinden olan nebileri bile… İsa kendilerinden olan bir Nebiydi, onlardan öncekiler de öyle. Devamlı hep itirazla onlara ters düşmüşlerdir yani karşı gelmişlerdir.

Ayrıca dikkat edilmesi gereken bir yer de ayetin başlarında da dediği gibi;

Onların çok azı müstesna hepsi karşı durdu, yüz çevirdi diyor.

Allah onun bilgisini ve gücünü de arttırdı.  وَٱللَّهُ يُؤْتِى مُلْكَهُۥ مَن يَشَآءُ 

Allah mülkünü dilediğine verir. وَٱللَّهُ وَٰسِعٌ عَلِيمٌ Allah’ın lütfu geniştir. Ve ayrıca bunu hakkıyla bilendir. Yani kimin buna layık olduğunu en iyi bilendir. Kimin layık olup olmadığını siz seçecek değilsiniz.

Devam ederek;

وَقَالَ لَهُمْ نَبِيُّهُمْ 

O Nebi yine devam ediyor,

إِنَّ ءَايَةَ مُلْكِهِۦٓ 

Onun hükümranlığının alameti yani Allah’ın onu sizin üzerinize hükümdar olarak seçtiğinin alameti, yani biz onun bizim üzerimize hükümdar seçildiğini nasıl anlayacağız derseniz, bu çok olmuştur bu Beni İsrail de de olmuştur, Araplarda da olmuştur illa o Nebinin sözünde, iddiasında doğru olduğunu anlamak için ondan bir şeyler istemişlerdir. Yani mucize niteliğinde kimsenin yapamayacağı, fevkalade şimdiki tabirle tabiat üstü bir şeyler istemişlerdir.

Daha onlar bunu istemeden bu Nebi onlara diyor.  إِنَّ ءَايَةَ مُلْكِهِۦٓ 

Allah’ın ona bu mülkü verdiğinin alameti;

أَن يَأْتِيَكُمُ ٱلتَّابُوتُ فِيهِ سَكِينَةٌ مِّن رَّبِّكُمْ 

Alameti size o sandığın gelmesidir. Onda Rabbinizden bir güven duygusu, huzur ile

وَبَقِيَّةٌ مِّمَّا تَرَكَ ءَالُ مُوسَىٰ 

Musa ve Ailesinin, Harun ailesinin geriye bıraktıklarının kalıntıları vardır.

Yani eğer onları size getirirse bilin ki bu ilahi bir işarettir. Sizin üzerinizde Kral olmaya, hükümdar olmaya hak sahibi birisidir. Ve bunu;

تَحْمِلُهُ ٱلْمَلَٰٓئِكَةُ

Yani o sandığı melekler taşıyor. Onlar koruyorlar, muhafaza ediyorlar.

إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَءَايَةً لَّكُمْ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ

Eğer cidden inananlar iseniz, inanıyorsanız bunda Allah azze ve celle nin bu iş için kesin delilleridir bu. Yani itiraz etmenize mahal bırakacak bir şüphe, tereddüt yok artık. Böylece bunu bilmeniz gerekir diyor.

فَلَمَّا فَصَلَ طَالُوتُ بِٱلْجُنُودِ 

Talut artık kendisine inanan azınlık ile orduyla hareket edince;

 قَالَ إِنَّ ٱللَّهَ مُبْتَلِيكُم بِنَهَرٍ 

Allah bugün sizi bir nehir ile imtihan edecek, deneyecek yani sınayacak diyor. Yani ikinci bir imtihan geliyor.

Bir Kral istediler ve istekleri neticesinde Allah bir Kral yolladı. İtaat etmediler. Çünkü Allah onu yollamıştı, bu nerden hak sahibi diye itiraz ettiler. O azınlık olanlarla, imtihanı kazananlarla, Talut hareket edince dedi ki;

 فَمَن شَرِبَ مِنْهُ فَلَيْسَ مِنِّى وَمَن لَّمْ يَطْعَمْهُ فَإِنَّهُۥ مِنِّىٓ 

Kim bu nehirden geçerken içerse o benden değildir. Tatmadan geçen, hiç dokunmadan, içmeden geçen o bendendir diyor.

Bir imtihan ile geliyorlar, o azınlık Talut’a tabii oluyor bugün sizi yani yolda düşmanlar ile harp etmeye giderken Allah sizi bir nehir ile imtihan edecek.

Gördüğümüz gibi Allah azze ve celle kullarını, imtihanı kazanmış kullarını çünkü ekseriyeti itiraz etti. İmtihanı kazanmış kullarını tekrar bir imtihana tabi tutuyor hem de ikaz ediliyorlar önceden. O nehri geçerken kim içerse benden değildir. İçmeyen ise bendendir. Sadece;

إِلَّا مَنِ ٱغْتَرَفَ غُرْفَةًۢ بِيَدِهِۦ

Kana kana olmamak kaydı ile sadece ağzını ıslatma şeklinde bunu yapabilirsiniz. Ölçülü içeceksiniz. Kana kana doymayacaksınız. Sadece ağzını ıslatan müstesna, bunu yapabilirsiniz.

فَشَرِبُوا۟ مِنْهُ إِلَّا قَلِيلًا مِّنْهُمْ  

çok azı hariç hepsi içti diyor. Zaten bir Kral yollanmasını isteyenlerin azıydı bunlar değil mi? Ve bunlar da deneniyorlar, imtihan ediliyorlar.

فَشَرِبُوا۟ مِنْهُ hepsi o nehirden içti. إِلَّا قَلِيلًا مِّنْهُمْ çok azı hariç diyor.

فَلَمَّا جَاوَزَهُۥ 

Nehiri geçtikten sonra

هُوَ وَٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ مَعَهُۥ 

İçmeyenler onunla beraber karşı tarafa geçince diğerleri dediler ki;

لَا طَاقَةَ لَنَا ٱلْيَوْمَ بِجَالُوتَ وَجُنُودِهِۦ  

Geride kalanlar yani içenler dediler ki, bugün bizim Calut ile askerleri ile savaşacak, onlara karşı duracak gücümüz yok dediler.

İmtihanda ilk taife onun Krallığını kabul etmedi. Azı kabul etti yola çıktılar imtihan edildiler, çoğu içti azı içmedi. İçenler karşıya geçince dediler ki; bugün bizim Calut ile askeriyle baş edecek takatimiz, gücümüz yok dediler. Geri döndüler.

قَالَ ٱلَّذِينَ يَظُنُّونَ أَنَّهُم مُّلَٰقُوا۟ ٱللَّهِ

Onlardan yani Allah azze ve celle ye kavuşacağını ümit edenler, bilenler, arzu edenler, ırmağı geçenler şu cevabı verdiler onlara;

كَم مِّن فِئَةٍ قَلِيلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَثِيرَةًۢ بِإِذْنِ ٱللَّهِ ۗ وَٱللَّهُ مَعَ ٱلصَّٰبِرِينَ

Allah’ın izni ile büyük bir topluluğa galip gelen nice küçük, küçük topluluklar vardır. Muhakkak Allah sabredenlerle beraberdir.

Peşindeki ayette diyor ki;

وَلَمَّا بَرَزُوا۟ لِجَالُوتَ وَجُنُودِهِۦ 

Calut’un askerleri ile karşılaştıklarında dediler ki;

وَلَمَّا بَرَزُوا۟ لِجَالُوتَ وَجُنُودِهِۦ قَالُوا۟ رَبَّنَآ أَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْرًا وَثَبِّتْ أَقْدَامَنَا وَٱنصُرْنَا عَلَى ٱلْقَوْمِ ٱلْكَٰفِرِينَ

Rabbimiz bize sabır, sebat ver. Ayaklarımızı sabit kıl. Bu kafir topluluğun üzerine bize yardım et.

Görüldüğü gibi çoğunluk Sarf-ı nazar etti.

Azınlık eğer korkulacaksa Bugün bunlarla baş etmeye bizim takatimiz, gücümüz yoktur demek birisinin hakkı olsa herhalde azınlığın olur. Aksine azınlık Allah’a kavuşacağını kesin bilenler. Biz ne olursa olsun, her halükarda, öldükten sonra bütün bunların hesabını vermek için onun huzuruna çıkacağız. Buna inananlar dediler ki;

Ey Rabbimiz sağnak sağnak bize sabır yağdır. Ayaklarımızı sabit kıl, geri dönüp kaçmayalım. Bu kafir topluluğun üzerine bize sebat ihsan eyle, zafer ihsan eyle yani bize başarı ver dediler.

فَهَزَمُوهُم بِإِذْنِ ٱللَّهِ   

Allah’ın izni ile onları darmadağın edip, bozguna uğrattılar.

فَهَزَمُوهُم بِإِذْنِ ٱللَّهِ وَقَتَلَ دَاوُۥدُ جَالُوتَ وَءَاتَىٰهُ ٱللَّهُ ٱلْمُلْكَ وَٱلْحِكْمَةَ

Davud, Calut’u öldürdü. Allah ona hükümdarlık ve hikmet verdi.

وَعَلَّمَهُۥ مِمَّا يَشَآءُ

Ona dilediğini, istediğini öğretti.

وَلَوْلَا دَفْعُ ٱللَّهِ ٱلنَّاسَ بَعْضَهُم بِبَعْضٍ 

Eğer Allah insanların bir kısmını, bir kısmı ile def etmeseydi

لَّفَسَدَتِ ٱلْأَرْضُ 

Yeryüzü bozulur, fesada uğrardı.

Buda gösteriyor ki yeryüzünde fesada sebep olan, fesat çıkaran toplulukları Allah bizim elimiz ile def etmek istiyor. Ha isteyenler ile. Az önceki seyreden süreçte gördüğümüz gibi imtihanı kaybedenlere bu gücü vermiyor. Onları bunda kullanmıyor.

وَلَٰكِنَّ ٱللَّهَ ذُو فَضْلٍ عَلَى ٱلْعَٰلَمِينَ

Allah bütün alemlere karşı, herkese karşı mutlak lütfu ile mukabele ediyor. Lütfu ile karşılık veriyor.

Yani Allah azze ve cellenin cezasını, ihsanını karşılaştıracak olursak mükafat diyelim buna ama mükafattan yani yaptığı iyi şeye karşı, iyi ile karşılık verme mükafat olarak tesmiye edilmez. Neden? Mükafat olmanın çok üstünde lütufta bulunur.

Yani altmış senelik onun uğrunda, onun yolunda geçirilen bir kulluğa, ahirette altmış senelik bir ebedi hayat verseydi kim Allah’a haksızlık ettin, adil olmadın diyebilirdi? Kimse diyemez.

Ama bu kadar kısa bir itaate, çok az bir zahmete karşılık bu ihsanı, bu lütfu, yaptığımız işin karşılığı değil, onun lütfu ile buna nail olduğumuzu düşünmek gerekir. Bunun için Allah herkese aynı seviyede lütuf, ihsan sahibidir. Yani cezayı birebir verir.

Bunu da sınırlandırmış bunların içinden en kötü olanı ebedi hüsran olan yani ona ortak koşarak ahirete göç etmektir.

تِلْكَ ءَايَٰتُ ٱللَّهِ نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِٱلْحَقِّ

İşte biz bu ayetleri sana hak olarak okuyoruz.

Yani bunda hak olarak ibret almanız gereken çok şey var.

Basit bir kıssa hikaye, geçmişlerin masalları değil. Dededen toruna aktarılan hikaye değil bu.

وَإِنَّكَ لَمِنَ ٱلْمُرْسَلِينَ

Şüphesiz sen Allah tarafından gönderilmiş Resullerden birisisin.

Şimdi bu kıssalar hakkında genel olarak Allah azze ve celle bize ibret alınması gerektiğini tavsiye ediyor.

Bunlar ibretlik ayetler derken bizi ona imanda, ona itaatte, ona iyi bir kul olmada yönlendirecek. Yapabileceğimiz hatalarda bizi ikaz eden nitelikler, uyaran nitelikler vardır. Hem de çok hikmetli örneklerle dolu.

Şimdi şöyle düşünün bir imtihandan geçiriliyorlar ekserisi kaybediyor imtihanı, azı tabii oluyor. O gün Allah sizi bir dereden geçerken deneyecek diyor. İmtihan bitmedi. Yani bir imtihandan geçip de hah bundan sonra imtihan yoktur havasına giremiyorsun. Ölene dek amellerimiz ile biz imtihan olunacağız. Bu amelleri eda edip etmememiz, itaat edip etmememiz katiyetle bir imtihan.

ٱلَّذِى خَلَقَ ٱلْمَوْتَ وَٱلْحَيَوٰةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا[1]

 O ölümü de hayatı da hanginiz daha iyi amel işleyecek diye (sizi denemek, imtihan etmek için) yarattı.

Eğer kulluğu anlamış isek daha önceki derslerde anlatıldığı şekli ile “Her kulluk eylemi bir amel velhasıl bir imtihan sürecidir.”

İmanın mukaddimesinde şöyle diyoruz,

İman meselesi Kur’an da Sünnet de çokça bahsi geçmiş, ilim ehlinin de hiç ihmal etmeden önemli bir şekilde üzerinde durmuş olduğu bir meseledir.

Bütün hadisçilere bakın, akide kitapları yazanlara bakın herkes bu mevzuyu önemsemiş.

Yani bu kadar Kur’an da ele alınmış, Sünnette zikredilmiş bir şeyin hayatiyet ifade ettiği doğru, ayrıca hiç de ihtilafın, anlaşılmamış bir şeyin kalmamış olması gerekirken, inananlar, inandığını söyleyenler bunların en çok ihtilaf ettikleri yine imani meseleler olmuştur. Hem de imani meselelerdeki hatalar, yanılmalar o denli tehlikeli ki insanı ebedi hüsrana uğratabilecek meselelerdir.

Bu kadar hayatiyet ifade eden bir meselenin bu kadar açıklanmış olması, insanların da rahatlıkla anlayabilecekleri, anlayamadık diyecekleri tek bir meselenin olmaması gerekir değil mi?

İnsanlar bilgi, malumat, alt yapı olarak hepsi birbirinden farklıdır. Ama iman öncelikli olarak herkesi muhatap edinen, hayatiyet ifade eden bir mesele yani herkesin rahatlıkla anlayabileceği, yani ben bunu anlayamadım diyeceği bir şeyin olmaması gerekir. Buna rağmen ihtilaf ekseriyetle burada olmuştur.

Bu kadar kolay, basit herkesin anlayacağı bir mesele olması gerekirken bazen bilenler, bu mevzuyu topluma öğreten, eğitmeye çalışan kimseler bu gibi meseleleri anlatırken o denli eğilip, bükülüyorlar, kıvranıyorlar. Kur’an da ki Sünnetteki gelen ifadeyi muhatapların, eğitilenlerin daha iyi anlayabilmeleri için çeşit çeşit biçimde ifade üslubu kullanıyorlar. Zorlanıyorlar. Yani sanki çatlayacak bir şekilde bunu ifade etmeye çalışıyorlar.

Eğer denilen mesele bu kadar, böyle olsaydı diyorlar siz bile bunu anlatırken eğilip bükülüyorsunuz demek ki sorun var.

Anlaşılması gereken. Öncelikli olan şey nedir? Her amel, imandan cüz olan her şey o şey ile bizim imanda denendiğimizdir. Yani kazanıyoruz, kaybediyoruz. İhtilafın çokluğu orada imtihanı kaybedenlerin çokluğudur. Değilse bu meselenin anlaşılmadığından değil. Yani izah edilmediğinden, anlaşılmadığından, insanlar anlamada zorlandıklarından değil orada imtihanı kaybedenler ve kazananlar var.

Görüldüğü gibi de imtihanı devamlı kazananlar azınlıklar. Bir yerde kazanan o azınlık başka bir yerde daha da eleniyor.

Düşünün Allah’a yalvar, niyaz et, bize bir kral yollasın diyen topluluğun azı hariç hepsi yüz çeviriyor.

O az imtihan ediliyor, onların da azı hariç çoğu dereden geçerken su içiyorlar.

Allah istediği gibi, istediği şekilde kullarını imtihan eder.

Hiç kimse Allah’a şöyle şöyle dene, imtihan et. İmtihan soruları şöyle olsun bir tavsiyede bulunamaz. O an dereden geçerken suyu içip içmemekle orada onların itaati deneniyor.

Sen oradan geçerken kana kana su içsen, bütün dünya oradan su içse Allah’ın hazinesinden noksanlaşacak bir şey olmaz değil mi? İçmeseler Allah’ın hazinesinden çoğalacak bir şey de yok burada. Ama deniyor.

Deniyor ki biraz daha zor bir imtihan diğerine nispeten birçoğu suyu içiyor. O içenler bu küçük amel ile isyanda bulunuyorlar.

Burada o amelin küçüklüğü, büyüklüğü değil itaat, o amelin keyfiyeti değil, itaat önemli.

Meleklerin Adem’e secde etmeleri emri karşısında melekler secde edip, iblis imtina edince Allah neden secde etmediğini sorduğunda da;

مَا مَنَعَكَ أَن تَسْجُدَ لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَىَّ

“İki elimle yarattığım Adem’e secde etmene ne mani oldu?”[2]

Deyince; Ben ondan daha efdâlim. Ben ateşten yaratıldım, o topraktan diyor.

Halbuki İbn Abbas dan gelen nakilde diyor ki, orada meleklerin Adem’e secdesi Allah’a itaat idi diyor. Kime secde ettikleri önemli değil. İblis orada Allah’a itaat etmekten Sarf-ı Nazar etti. Kime secde ettiği önemli değil. Kendisinden efdal, aşşağı hiç önemli değil.

Ömer r.a dan gelen bir nakilde de;

Hacerul esvede dönerek diyor ki;

Ey kara taş iyi biliyorum ki, sen ne hayır ne de şer getirirsin. Ama Allah Resulü seni öptüğü için ben de seni öpüyorum. Sırf o yaptığı için.

Burada gördüğünüz gibi dereden geçerken suyu içenler ne yapıyor? Kalpleri bozuluyor. Krala itaat etmiş olmalarına rağmen kalpleri bozuluyor.

Çünkü Calut ile harbe gidiyorlardı, o isyan kalplerini bozdu. Bugün bizim Calut ile baş edecek, askerlerine karşı koyacak takatimiz, gücümüz yok dediler. Ve ters döndüler. O küçücük isyan neye sebep oldu? Kıtal gibi bir emirden kaçmalarına sebep oldu.

İçmeyen azınlık daha da azaldı, Ey Rabbim bugün bize sabır ver, ayaklarımızı sabit tut dediler.

Harp anında da Allah’a tevekkül vardır. Çok da olsanız. Huneyn harbinde on iki bin kişiyiz artık hiçbir güç, kuvvet bizi yenemez diye hava atar bir ifade ile konuştular.

لَقَدْ نَصَرَكُمُ ٱللَّهُ فِى مَوَاطِنَ كَثِيرَةٍ ۙ وَيَوْمَ حُنَيْنٍ ۙ إِذْ أَعْجَبَتْكُمْ كَثْرَتُكُمْ فَلَمْ تُغْنِ عَنكُمْ شَيْـًٔا

Allah size birçok yerde yardım etti. Huneyde de etti. O gün çokluğunuz hoşunuza gitmişti. Ama o çokluk işinize yaramadı.[3]

Çünkü orada çokluğunuza güvendiniz Allah’ın yardımına değil.

Bunlar ise Allah’a güveniyorlar, ondan sabır ve sebat istiyorlar kaçmamak için. Ve bize yardım et diye ona güvenip, ona tevekkül edip, ona dayanıyorlar.

Yani kalpleri hastalanmadı. Onlar çünkü itaat etmişlerdi nehirden geçerken, su içmemişlerdi.

Ve itaat onlara ne kazandırdı? Kıtal gibi bir emre inkiyad duyma gücü verdi onlara.

Az olmalarına rağmen, korkmaya haklarının olmasına rağmen itaat ettiler.

Küçüklüğü önemli değil. İtaat ve isyanda o küçük itaat, daha büyük itaat edilmesi gereken yerlerde bize inkiyad kazandırıyor. Hiçbir gönül sıkıntısı hissetmeden ona teslimiyet oluşuyor bizde.

İsyan ise daha büyük bir isyanın ilk basamağı oluyor.

Kişinin Allah’a, Resulüne itaatindeki inkiyad ondan gelen her şeye teslim olma, küçük büyük önemli değil.

Onun için hadis alimleri hadisin sıhhati hakkında ravinin, nakleden kişinin adaleti mevzuunda لا يرتكب الكبائر ولا يسر عل الصغائر  “Büyük günah irtikap etmeyecek. küçük günahlarda da ısrar etmeyecek.”

Her itaat kendisinden sonraki daha büyük bir itaatin ilk basamağıdır. Ona inkıyadı gündeme getiren değerdir. Aynen isyan da böyledir.

Küçük bir yasaktır ona uymazsanız, riayet etmezseniz, sakınmazsanız daha büyük bir isyanın ilk basamağına adım atmış olursunuz.

Bu kıssada daha bizim belki hülasalandıramadığımız veyahut şuan anlatmak istediğimiz şeyin üzerinde durmak istediğimizden dolayı etraflıca düşünemeyebiliriz.

Bu geçmiş ümmetlerden Kur’an da bize zikredilen bir kıssadır. Ve bu kelimelerin hiçbirisi de ilahi bir kelam olması hasebi ile rastgele söylenen sözler değildir. Yani أَسَاطِيرُ الأَوَّلِينَ  geçmişlerin hikayeleri değil.

Bunlar birer nass dır. İbretlik birer ayettir. En sonda da dediği gibi;

تِلْكَ ءَايَٰتُ ٱللَّهِ نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِٱلْحَقِّ

İşte bu Allah’ın ayetleridir. sana hak üzere anlatıyoruz bunu. Yani bir örnek olsun, hüccet olsun bundan bir hisse alınsın diye.

O an bu kıssalara en çok ihtiyacı olan Resul de değildi. Değil mi? İndirildiği andan itibaren kıyamete kadar Kur’an’a, Sünnete, İslam’a inandığını söyleyen insanların ibret alması gereken şeylerdir.

Bizim Allah’a Resulüne itaatte emredildiğimiz şeyin, yasaklandığımız şeyin keyfiyeti önemli değil. Onunla bir itaat mevzu bahisse onda Allah’a ve Resulüne itaat etmek, daha büyük bir itaate inkiyad uyandırır.


[1] Mülk 2

[2] Sad 75

[3] Tevbe 25

Ebu Said-El Yarbuzi 

Yazan : Ankaralı Mehmet