Kardeşler Tevhid dersi serilerimizin Tağut ile ilgili anlatımının ikinci kısmındayız. Birincisini özetlemek istersek Tağut ne demek? Allah’a ibadetten alıkoyan her şey ama rıza şartı vardır. İlah için söylediğimiz şeyle onun içinde geçerli yani Allah’tan başka ilahlara küfür etmedikçe, red etmedikçe nasıl ki Tevhid gerçekleşmiyor. Tağutlarda red edilmeden sahih bir iman korunmuş olmuyor diye derslerimizde bunu söylemiştik.
Şimdi Tağut’un çeşitleri ile ilgili kısımlara giricez, son bölümde de beşinci kısım olan yani beş tane tağuttan bahsedicez. Tabi bununla sınırlı değil aynı İslam’ın şartı beş, imanın şartı altı olmadığı gibi burada da en önemlilerini dile getireceğiz.
Muhammed Takiyuddin El-Hilali şöyle der: (kitabut tevhid şerhihde) “Ulema şöyle demiştir: Tağutlar çoktur. Ancak şu beşi en başlıcalarıdır: İblis (Allah’ın laneti üzerine olsun), Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler, kendisine ibadete davet eden veya mahlukattan başkasına ibadete davet eden, gayb ilminden haber verdiğini iddia eden, kahin ve sihirbazlar.”
Birincisi İblis
Birincisi İblis, biliyorsunuz Allah subhanehu ve tealanın Sad 78’de rahmetinden kovmuş olduğu varlık olarak İblis, Tağutlar içerisinde yer almakta.
Yasin 60.ayet Şeytanın tağut olduğuna işarettir: “Ey Âdemoğulları! Ben size demedim mi, şeytana kulluk etmeyin, o sizin apaçık düşmanınızdır! Bana kulluk edin, doğru yol budur.”
Şeytana bir ibadet var, bu söz konusu. Şeytana bir ibadet varsa neden Tağut oluyor, ilah kavramı da buna girer. Eğer ibadet olunan varlık ilah ise şeytana da ibadet oluyorsa şeytan ilah kavramı ile de nitelendirilir. Neden Tağut kavramı ile nitelendiriyoruz diye bir soru gelebilir. İşte burada ayırıcı özellik neydi rıza şartının olması.
O bizatihi, kendisi, Allah’ın dosdoğru yoluna oturuyor. Araf 16. İblîs, “Öyle ise beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım” dedi. Demek ki burada kasti bir girişgahı var İblis’in.
İbrahim 22. İş hükme bağlanıp-bitince, şeytan der ki: ‘Doğrusu, Allah, size gerçek olanı va’detti, ben de size vaadde bulundum, fakat size yalan söyledim. Benim size karşı zorlayıcı bir gücüm yoktu, yalnızca sizi çağırdım, siz de bana icabet ettiniz. Öyleyse beni kınamayın, siz kendinizi kınayın. Ben sizi kurtacak değilim, siz de beni kurtaracak değilsiniz. Doğrusu daha önce beni ortak koşmanızı da red etmiştim. Gerçek şu ki, zalimlere acı bir azab vardır.’
Şeytana ibadet deyince satanistler akla gelmesin. Her Allah’tan gayrısına yapılan ibadet, küfür veya şirk olsun bu şeytana ibadet olarak nitelendirilir. Mesela içki içen birisi de aslında şeytana ibadet eder. Allah’a ortak koşan birisi de yine şeytana ibadet eder. Bunların biri ebedi cehennemlik olurken diğeri olmaz. Bunları ibadetin tanımında işlemiştik.
İblis’in isteği ve rızası olduğu için Tağut kavramı içerisine giriyor. Peki şunu soralım, Tağut kelimesini izah ederken hangi ifadeden yola çıkarak bu kelimeye ulaşmıştık? Azgınlık. Nuh tufanında su tuğyan etti yani azdı. Normal yağması gereken litreden daha fazlası yağdığı için oradaki o ifadeyi Allah bu şekilde kullandı. Bu tarafa geldiğimiz zaman tuğyan kelimesinin azgınlık olarak kullanıldığını görüyoruz.
Firavun, diğer kâfirler gibi değil, onun farklı bir azgınlığı vardı. O yüzden de Allah ayette “Ona gidin, o azdı” ifadesinde tuğyan kelimesini kullandı.
Kendisinin Rızası ile Allah’tan Başka Kendisine İbadet Edilen Varlıklar
İkincisi, kendisinin rızası ile Allah’tan başka kendisine ibadet edilen varlıklar. Hatta burada yazarın ifadesiyle Tağutların elebaşlarıdır. İster kendileri hayattayken kendisine ibadet edilsin ister kendisi öldükten sonra kendisine ibadet edilsin, kendisine ibadetten rızası varsa bu kişi Tağut ismini almış olur. Hatta şöyle de deniliyor; adam kendisine ibadet edilmeye davet edilmesine rağmen ibadet eden birini bulamasa dahi, sırf kendisine ibadet edilmesine razı olduğundan dolayı Tağut ismini alır.
Kendisine ibadet edilmeye çağırarak kendisinin yüceltilmesini kabul eden Firavun bu konuya örnek olabilir. Kasas 38’de Firavun dedi ki: “Ey önde gelenler, sizin için benden başka ilah olduğunu bilmiyorum…”
Eğer bir varlığa bir ibadet edilecekse o varlık ben olmalıyım diye dile getiriyor Firavun. Hatta bu işte o kadar azmış ki sihirbazlar secdeye kapandığı zaman kendilerine izin vermediğinden bunu yapmalarını kınıyor. “Nasıl benden onay almazsınız da böyle bir şey yaparsınız?” tarzında. Azgınlıkta İslam tarihinde en önde gelenlerden Firavun gösterilir. Daha yakın tarihte de Ebu Cehil gösterilir mesela. Her ikisi de küfürde çok ileri gidenlerden. Ölürken bile Ebu Cehil, “Beni kim öldürdü?” diyor, bakıyor ki gençlerden biri öldürüyor, beğenmiyor.
Bir de çağımızda kendisine ibadet edilmesini isteyenler var. Fakat bunu çok farklı bir metot ile yapıyorlar. Mesela Türkiye’de “Cuma namazı kılınmaz” ifadesi, normalde fıkhî bir mesele gibi dursa da aslında insanları kendi ideolojisine, kendi düşüncesine, kendi edinmiş olduğu yapıya davet eden bir pozisyonda olarak değerlendiriliyor. Çünkü Cuma namazını farz kılan Allah hiçbir ayetinde, Resulü de hiçbir hadisinde Cuma namazını neshetmemiş. Yani onun bakiliğini veya câriyyeliğini ortadan kaldırmamış mesela. Ama o kişiler kalkıyorlar “Türkiye’de Cuma namazı kılınmaz” tarzında bir ifade kullanabiliyorlar veya “oy kullanmak küfürdür” diyorlar. Şimdi oy kullanmak bir hükümle ilgilidir. “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, kâfirdir, zalimdir, fâsıktır”. Eğer birisi bir hüküm koyduğunda bu İslamiyet’te yoksa, Allah böyle bir şey söylememişse bu adamın durumu, arkadaki yazılardan birine düşer.
Çevremizde bugünkü hayatımızda veya bundan sonraki hayatımızda kendisine veya kendi mezhebine, kendi ideolojisine ibadete davet edenler de çıkabilir. İbadet kelimesini çok yanlış anlıyor Türk toplumu. Şeytana ibadet demek asla ve asla ona rukû veya secde etmek demek değil. Adiy bin Hatim kıssasını hemen hatırlamamız gerek. Orada Muhammed a.s. Adiyy bin Hatim’e geldiği zaman boynundaki istavroz ile, o putu çıkar at dedi ve ona Tevbe Suresi’nin 31. ayetini okudu ve sonrada Adiyy “Biz ona ibadet etmiyoruz” dedi. Neyi kastetti? Rukû ve secdeyi kastetti. Peki Muhammed a.s. ona neyin ibadet olduğunu söyledi? Haram ve helâl meselesinde, yani hüküm koymada, o hükme sen boyun eğiyorsan o ibadet oluyor. Dolayısıyla burada “Cuma namazı kılınmaz” diyen birisine sen itaat ettiğin zaman aslında ona ibadet etmiş oluyorsun. Veya “oy kullanmak küfürdür, haramdır” diyen birisine uyduğunuz zaman sen ona ibadet etmiş oluyorsun. O ne olmuş oluyor? Tağut oluyor. Çünkü bundan da rızası var. Birazdan buna daha ayrıntılı olarak gireceğiz.
Şöyle bir cümleye ne dersiniz? “Tağut’a ibadet evliyalara göre azdır. Evliyalar da severek itaat ağır basar.”
Ne demek istiyor bu cümle? İlk şirk koşulan ve son şirk koşulan toplumlara baktığımız zaman her ikisinin de sevgide aşırı gittiklerini, velilerini aracı kıldıklarını, o değer verdikleri şahsiyetleri aşırı sevdiklerini görüyorsunuz ve onlar Allah ile aralarında ilah pozisyonuna bürünüyor oluyorlar. Yani Allah’a yapılması gereken ibadetlerin bir kısmını bunlarada sunmaya başlıyorlar ve bunu isteyerek mi yapıyorlar yoksa otorite zoru ile mi yapıyorlar? Bunu tabikide isteyerek yapıyorlar.
Cümlenin kastettiği aslında bu. İnsan zorlama ile şirke girmez. Yani daha çok ayağının kaydığı alan severek olur. İlah kavramında olur.
Önemli olan şey aslında sevgide aşırılığa dikkat etmemiz gerekiyor, âlimleri sevmemiz gerekiyor, ama bir o kadar da onlara karşı dikkatli olmamız gerek. Sevgideki paylaşımımıza, bizden sudur eden şeylere dikkat etmemiz gerekiyor. İçimizde Buhari’yi, Ebu Hanife’yi, Tirmizî’yi sevmeyen olabilir mi? Ama bütün bunlar bir değeri olduğu kadar onlara karşı göstereceğimiz fıkıhta da sağa ve sola karşı göstereceğimiz kaçışta da dikkat etmemiz gerekiyor. Düz gideceğiz ne soldaki yamaca yuvarlanacağız ne sağdaki yamaca yuvarlanacağız, Sıratı Müstakim üzere bir yola gideceğiz.
Bizden öncekiler böyle bir hataya düşmüşlerse eğer, din adamlarını aşırı yüceltme konusunda, bu taraftakilerinde, bugün yaşayanlarında buna dikkat etmesi gerekir.
İkinci kısımda ise evliyalar da severek itaat ağır basar. Yani ilkinde itaat zorunludur belki Tağut’a bazı zorlamalar vardır Firavun gibi. Mesela Kur’an-ı Kerim’de şöyle bir ayet var. Firavun ’un korkusundan dolayı kavminden Musa’ya çok azı iman etti diyor. Yani aslında Musa’ya iman edecekler ama Firavun ’un korkusundan dolayı ona iman edemediler diyor. Müthiş bir tespit bu. Bakın bugün çoğu insan İslamiyet’i yaşadığı zaman başına bir şeyler geleceğinden korkar. Devletin sopasından korkar veya toplumun tepkisinden korkar. Korkularla İslam’ı yaşayamaz, tam manası ile yerine getiremez. Dolayısıyla burada kastedilen şey salih kişilerde sevgi ile beraber olan bir itaat söz konusu olur. Ama Allah’ın istemediği bir itaat pozisyonuna bu süluk eder kardeşler.
Dediğimiz gibi ikinci kısımda da kendisine ibadet edilmesinden razı olan, kendisine ibadete davet eden veyahutta başkasına ibadet edilmesine davet eden kişiler buna girebilir.
Yani burada şöyle düşünün, bir totem var mesela ona davet ediliyor o kişi dolayısıyla oda aynı kavram içerisine girecektir. İlla kendisine ibadet edilmesi değil başka birisine ibadete davet de bu kavramın içerisine girer. Neticede o kişilerin rızasının olması ikinci başlık altında yer almasına sebep oluyor.
Gaybı Bildiğini İddia Eden Kimseler
Üçüncü başlığımız, gaybı bildiğini iddia eden kimselerdir. Malumunuz gaybı sadece Allah bilir ve dilediği elçilere gaybı bildirir. Fakat asla ve asla Nebiler gaybı biliyordur diyemeyiz bakın. Nebiler gaybı bildirilen insanlardır. Allah gaybı kimseye açmaz sadece seçmiş olduğu Resul’e bunu açar. O yüzden Resullerin bir altındaki katman olan havari diyebileceğimiz, sahabe diyebileceğimiz kimseler ve yahut ta ilimde ruhu sahibi olan, ehli hal vel akt olanlar ve ulul-nüha dediğimiz, ileri seviyede dinlerine sahip çıkanlar, bilenler ve amel edenler dediğimiz kitle ise asla ve asla gaybı bilemezler. Neden, çünkü resul değillerdir.
Burada önemli olan bir diğer husus var ki Resuller de kendiliğinden gaybı bilme yetkisine sahip değildirler. Bunun tek bir örneğini verelim:
Enes -ra-: “Rasûlullâh -sav-’in Bi’r-i Maûne’de şehid olan ashâbına üzüldüğü kadar, hiçbir şeye üzüldüğünü görmedim!” demiştir. (Müslim, Mesâcid, 302)
Resulullah sav. dini öğretmek için birilerini gönderiyor fakat o birileri hainlik ediyorlar ve Resulullah’ın seçmiş olduğu ve onlarla gönderdiği sahabeleri Bi’r-i Maûne (kuyu) olayında orada katlediyorlar, onlar şehid oluyorlar. Allah Resulü sav. buna çok üzülüyor, hatta bunu yapanları yakalatıyor ve ellerini ve ayaklarını çaprazlama kestiriyor, gözlerine de mil çektiriyor.
Şimdi gelmek istediğim konu şu: Neyi ispat ettim ben? Gaybı bilmediğini. Gaybı bilseydi, yapar mıydı böyle bir şey? Uhud’da dişi kırıldı, Uhud’da okçuların yerlerini terk etmesi… Enes -ra-: “Rasûlullâh -sav-’in Bi’r-i Maûne’de şehid olan ashâbına üzüldüğü kadar, hiçbir şeye üzüldüğünü görmedim!” demiştir. (Müslim, Mesâcid, 302)
Dolayısıyla Allah Rasûlü gaybı bilmez. Ayşe annemize atılan iftiranın doğru olup olmadığını bilmiyor, bakın. Bugün bakıyorsunuz insanlar bazı konuşmalar yapıyor böyle. Güya birilerinin evliyaullah dediği, veli dediği, keramet sahibi dediği kişiler… Hiç bize öğretilen gaybî meseleler ile insanlara haber verilen gaybî meseleler arasında ciddi farklar var. Güya bunlar o kişileri övmek için yapılıyor. Gittikleri yolun doğru olduğunu ispat etmek için bu yapılıyor. Oysaki aklı başında bir kul asla ve asla böyle bir cümle kullanmaz. Gayba dair hiçbir şekilde açıklama yapmaması gerekir.
Gaybı bildiğini iddia edenlerin neden bu kısım içerisine girdiğini ben de çözememiştim. Şimdi o gaybdan haber veriyor ya, ne bekliyor? İnanılmasını, tasdik, kendisinin doğrulanmasını bekliyor. Kendisinin tasdik edilmesine rızası var. Adam peki gaybı bildiğini iddia ediyor, birisi de onu tasdik ederse, burada ne gerçekleşiyor? Küfür. Dolayısıyla burada gaybı bildiğini iddia edenlerin Tağut kısmına dahil olması bu şekilde karşımıza çıkıyor.
Kâhinler, Medyumlar, Arrâflar
Dördüncü başlığımız ise kâhinler, medyumlar, arrâflar olarak karşımıza çıkıyor. Bunların birbirine yakınlıkları ve uzaklıkları var yaptıkları eylemlerden dolayı ama neticede bu kimseler de bir takım sihir ve büyüler ile insanlar üzerinde baskı kuruyorlar ve onlarla ilgili bir takım, onların istemediği birtakım sihirleri yerine getiriyorlar. Tabi kâhinlerin bir kısmının gaybı bilmek ile de alakası var, bir önceki konu ile alakalı.
Bakınız Harut ve Marut isimli meleklere geliyorlar, “Biz size bu sihri öğretiriz” diyorlar melekler, “ama siz kâfir olursunuz.” Onlar da “Bunlara problem yok, biz bu mesleği edinelim ama kâfir olmamızın hiçbir anlamı, hiçbir problemi yok” deyip alıyorlar. Allah böyle bir imtihanda insanları imtihan etmiş zamanında. Aslında şu anda bu cari bir şey, hala satılıyor. “Gizli Gemiler” kitabı denilerek. Orayı açık baktığınız zaman cinlerden alınan gaybî bilgiler söz konusu oluyor. Bunlar içerisinde ileri seviyede denilecek küfür tarzı hareketler var ve bütün bunlara rızası var. Yeter ki o ilmi cinlerden alsınlar, kâhinliklerini ve medyumluklarını kendilerinde ispat etsin kardeşler.
وَأَنَّهُ كَانَ رِجَالٌ مِنَ الإِنْسِ يَعُوذُونَ بِرِجَالٍ مِنَ الجِنِّ فَزَادُوهُمْ رَهَقًا
“Şu da gerçek ki, insanlardan bazı kimseler, cinlerden bazılarına sığınırlardı da bu iş onların taşkınlıklarını artırmaktan başka bir işe yaramazdı.” (Cin Suresi 6. Ayet)
Burada kâhinlerin veya diğerlerinin Tağut olma sebeplerinden bir tanesi de insanların onları tasdik etmeleri ve onlarında bu tasdikleri beklemeleridir. Aynı bir önceki meselede olduğu gibi. Yani bir inanış kâhin bekler, kehanetini sunar ve bekler. Tamamen bir rıza söz konusu olduğu için onlarda bu Tağut kavramı içerisine dahil olurlar.
Allah’ın İndirdiği ile Hükmetmeyenler
Beşinci başlığımız ise, Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler. Bu en uzun başlığımız. Tağut kavramı içerisine bunlarda dahil oluyor.
Maide Suresi’nde geçen, “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir”, bir diğer ayette “zâlimlerin ta kendileridir” ve diğer ayette ise “fâsıkların ta kendileridir” diye geçen ayetler de bizim genel gündemimizi oluşturacak bu beşinci başlıkta.
وَمَن لَّمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللهُ فَأُولئِكَ هُمُ الكَافِرُون
“Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin tâ kendileridir.” (Mâide Suresi 44. Ayet)
وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ
“Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar zâlimlerin tâ kendileridir.” (Mâide, 45)
وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ
“Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar fasıkların ta kendileridir.” (Mâide, 47)
Men ifadesi Arapçada kişiler için ismi mevsul olarak kullanılan bir ifadedir, yani sadece hükmedenleri, hâkimleri, sultanları veya bugünkü tabiri ile devlet başkanlarını, idarecileri kapsayan bir anlam barındırmamaktadır. Genel bir ifadedir. Yani birisi bana su verebilir mi dediğim zaman içinizden herhangi biri bana su verdiğinde bu nasıl yerine geliyorsa bu şekildedir. Ama ben İsmail bana su ver dediğim zaman bu özel bir sesleniş olur. Peki ben birisi bana su versin dediğimde İsmail ona dahil miydi? O da dahildi. Yani buradaki men ifadesi sadece ve sadece idarecileri ve sultanları kapsayan veya siyasi erki elinde bulunduran bir ifade olarak karşımızda durmuyor. Bunun içerisine herkes giriyor. Çünkü herkes Allah’ın indirdiği ile hükmetmek zorundadır kardeşler. Önce bu girişi yapalım. Çünkü genel algıya baktığımız zaman bu ayeti sadece idareciler için kullanıyorlar, oysaki bu sadece idareciler için kullanılması gereken bir ayet değildir.
Acaba yukarıdaki ayette geçen üç sıfat tek bir varlığın ayrı ayrı sıfatı mıdır? Yoksa üçü de ayrı ayrı varlıklardan mı bahsetmektedir? Bazı yerlerde üçü de bir kişi veya varlık için kullanılmasına rağmen ehli sünnet vel cemaatin kahir ekseriyeti bu üç sıfatın da ayrı ayrı kişiler için kullanılması gerektiğini söylüyor. Çünkü cümlenin girişi ve başlangıcı aynı ama bitişi farklı. Bir kişi Allah’ın indirdiği ile hükmetmez, bu kâfir olabilir; bazen de Allah’ın indirdiği ile hükmetmez, zalim olabilir; bazen de Allah’ın indirdiği ile hükmetmez, fâsık olabilir. Biz şimdi inşallah bu sıfatları bu başlık altında incelemeye çalışacağız.
Birinci ayette geçen ifadeye baktığınızda bu ayet özellikle çok kullanılır. İslami ortamlarda bulunduğunuzda Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler fasıktır demezler genelde, kâfirdir denilir. Genel algı bu şekildedir, bu doğru değildir aslen. Çünkü diğerleri de ayettir.
Birincisi, Allah’ın indirdiğini hafife aldığında… Bu kadar tevhid dersi yaptık, bu bilgileri verip sadece dinleyiciye bazı bilgileri vermediğimiz zaman, öğrenmiş olduğu bu tevhid bilgisini karşısında göremediğinde onu tevhid dışılıkla itham etmeye kalkabilir. O yüzden bunun da fıkhını da beraberinde vermek lazım. Yani silahı verdiğimiz gibi silahı nasıl kullanması gerektiğini ona öğretmemiz gerekir.
Birincisi, kâfir olanlardan bahsediyor. Bir adam nasıl olur da Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyip kâfir olabilir? Allah’ın indirdiklerini hafife aldığında yahut küçük gördüğünde ya da başka hükmün ondan daha uygun olduğuna, insanlara daha faydalı olduğuna ya da onun gibi olduğuna inandığından dolayı Allah’ın indirdiğinden başkası ile hükmeden bir kimsenin bu tutumu dinden çıkartan manası ile kişiyi kâfir yapar. Bu gibi kimseler arasından insanlara İslâm şeriatına aykırı kanunlar koyup bunun insanlar tarafından izlenecek yol olmasını isteyen kimseler vardır. Onlar İslâm şeriatına aykırı olan bu yasamaları ancak daha uygun ve insanlar için daha faydalı olduğuna inandıkları için yaparlar.
Şayet hükümdar Allah’ın yasakladığı bir şeyi yaparken, bu şeyin helal olduğunu veya kendi hükmünün İslam’ın hükmünden daha iyi olduğunu veya kendi hükmüne eşit olduğunu veya Allah’ın hükmüyle bu asırda hükmedilemeyeceğini düşünürse, bu durumda o kâfir olur.
Bunlar Mâide 44 ile ilgili söyleyeceğimiz maddelerdi. Burada ortak olarak hangi özelliği hissettiniz? Allah’ın hükümlerini beğenmemesi, hafif görmesi, başka kanunlarla hiçbir farkının olmadığını düşünmesi, hatta ve hatta kendi koymuş olduğu kanunların ondan daha iyi olduğunu düşünerek bunları işletmesi, bu kişinin kâfir olmasına yeterli bir malzeme olarak görülmektedir. O yüzden buradaki adam için Mâide 44 gündemdedir.
Mâide 45 ve 47’deki ifadeleri açıklarken de meselenin daha iyi olacağını düşünüyorum.
İkinci maddemiz 45. ayetle ilgili olacak. Bir diğeri Allah’ın indirdiği ile hükmetmemekle birlikte, Allah’ın hükmünü hafife de almaz, küçük de görmez. Allah’ın hükmü dışındaki hükmün kendisi için daha uygun olduğuna da inanmaz, ya da buna benzer bir durumda bulunursa, böyle bir kimse zalimdir, kâfir değildir. Hüküm verdiği şeye ve hüküm araçlarına göre de zulmünün mertebeleri değişiktir.
Birincisi ve ikincisinin farkını anlayabildik mi? Zaten Allah’ın indirdiği ile hükmetmiyor, yalnız birinci maddede olduğu gibi kendi hükmünün Allah’ın hükmünden daha üstün olduğunu düşünmüyor. Kendi hükümlerinin veya başka hükümlerin ona denk olduğunu da düşünmüyor. Bunların kendisi için aslında iyi olduğunu biliyor. Ama buna rağmen hükmetmiyor. Bu da zalimlik kısmı.
Allah’ın hükmünü hafife almayıp küçük de görmemekle birlikte; başkasının ondan daha uygun olduğuna da faydalı olduğuna inanmayıp Allah’ın hükmünden başkasıyla sadece lehine hüküm verdiği kimseyi kollamak yahut bir rüşvet veya buna benzer dünya menfaatlerinden bir menfaat gözeterek hükmeden kimse, bu hükmüyle fâsık olur, kâfir olmaz. Bunun fıskının mertebeleri de kendisiyle hükmettiği şeye ve hüküm yollarına göre değişir.
Zalimlik ile fâsıklık arasında çok büyük bir fark yok göründüğü kadarıyla. Şöyle bir ayırma var. Ben mesela bir kadıyım, iki kişi bana geliyor, birisi Çerkezköylü, birisi Pazariçi’li. Bende adam kayırıyorum, aslında Çerkezköylü haklı. Allah’ın indirdiği hükmü kabul ediyorum, biliyorum ki o hükme göre Çerkezköylü haklı ama ben Pazariçi’li olduğum için adam kayırıyorum. Ben burada fâsık olmuş oluyorum. O zaman şöyle bir kanıya varabilir miyiz? Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen herkes otomatikman kâfir olmaz. Bu, Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen kişinin düşüncesi, niyeti ve ortaya koyduklarına bakılıp derecelendirilir ve ona göre o kişiye böyle bir hüküm verilmesi gerekiyorsa o şekilde verilir.
Üseyminin İslam devletinde ki bir hâkim kurallara beğenmemesine rağmen şeriata göre kuralları uyguluyorsa bu kâfirdir. Demokratik bir küfür devletinde hâkimlik yapan Müslüman, Allah’ın kanunlarının beşerî kanunlardan üstün olduğuna inanıyorsa o kâfir olamaz!
Burada kişinin niyeti çok önemli. Kişi Allah’ın indirdiği hükümlerin üstün olduğuna inanıyor, fakat bulunduğu konum itibarıyla uygulamaya gelince uygulamıyor. Zaten o hükmü koyan da kendisi değil, sadece o hükmün uygulayıcısı.
Allah’ın indirdiklerinden hoşlanmamaları amellerini boşa çıkarır.
Muhammed Suresi 8. Ayet: “İnkâr edenlere gelince, onların hakkı yıkımdır. Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmıştır. 9.Ayet İşte böyle; çünkü onlar, Allah’ın indirdiğini kerih gördüler, bundan dolayı, O da onların amellerini boşa çıkardı.”
Bir kişi Allah’ın indirdiği herhangi bir hükmü, örneğin misvak olsun, sakal olsun, bunları hafife alan kişi veya tesettür ile ilgili, tuvalette sol el kullanmak ile ilgili… Bunların hepsi Allah’ın indirdiği hükümler değil mi? Dolayısıyla burada Allah’ın indirdiği ifadesinden men ifadesine buraya herkes girer. Cumhurbaşkanı da girer, normal birisi de girer, tebaasından herhangi birisi de girer. Ben de Allah’ın indirdiği ile hükmetmek zorundayım. İşte Allah’ın kesin indirdiği ile hükmetmek dediğimiz şey de sadece ve sadece o had cezaların uygulandığı meseleler olarak düşünülmemeli, genel olarak düşünülmeli.
Ali İmran Suresi 85. Ayet: “Kim İslam’dan başka bir din ararsa asla ondan kabul edilmez. O, ahirette de hayra batanlardandır.” İslam dini tek kabul edilecek dindir. Ve bu vahye dayanmalı, bir önceki nesillere değil. İslâm’a alternatif kanun arayışı yeni bir din arayışıdır.
Konumuzla ilgili “Kim İslam’dan başka bir din ararsa” lafzının şerhi nasıl olur? Eğer bakın siz Allah’ın indirdiği dışında bir hükmü daha geçerli olarak kabul ediyorsanız, o aynı zamanda bir din seçimidir. O seçtiğiniz şey, o hüküm. Yani aynı örneğe devam edebiliriz. Devlet eşit veriyor mirası, kız kardeşiniz yarım alacak, siz yarım alacaksınız. İşte o kişinin Allah’ın o dinini bırakması, beğenmemesi, o kişi için yeni bir din olmuş oluyor. Ama adam şöyle yaparsa: “Evet, Allah’ın indirdiği belli, bana yarım, abime tam düşüyor. Ama bizim buna ihtiyacımız var şu an, biz devletin vermiş olduğu şeyi alalım” derse kâfir olmaz; yukarıda bahsettiğimiz gibi fâsık veya zalim olur, kâfir olmaz. İşte bakın, Allah’ın indirdiği ile hükmetmemelerine rağmen onlara kâfir diyemiyoruz.
Niyet o kadar önemli bir şey ki, adam yattığı yerde kâfir olur.
“Hz. Zeyd b. Hâlid el-Cühenî (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Hudeybiye’de geceleyin yağan yağmurun ardından bize sabah namazını kıldırdı. Namazdan çıkınca cemaatin önüne dönüp şöyle buyurdu: ‘Rabbiniz ne buyurdu, biliyor musunuz?’ Cemaat: ‘Allah ve Resûlü daha iyi bilir’ dediler. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki: ‘Allah Teâlâ şöyle buyurdu: Kullarımdan bir kısmı bana mümin (inanmış) ve bir kısmı da kâfir (inkârcı) olarak sabahladı. Kim ki, ‘Bize Allah’ın fazlı ve rahmetiyle yağmur yağdırıldı’ derse, işte o bana mümin, yıldızları inkâr etmiş olur. Kim de ‘Falanca yıldızın (doğması veya batmasıyla) bize yağmur yağdırıldı’ derse, işte o da beni inkâr etmiş, yıldıza mümin olmuş olur.’
Çok basit bir olay. Örneğin burada bu kişi Allah Rasûlü’nün ifadesiyle kâfir olmuş oldu. Birinci maddeye de uygun mu? Evet, uygun. Niyetler çok önemli o yüzden. İslam şeriatı o yüzden ilk önce adama “Niye yaptın?” sorusunu sormuş, niyet önemli mi? Evet, çok önemli.
Hatib ibn Berta, Müslümanların savaş haberini Mekkeli müşriklere ispiyonluyor. Bedir Savaşı’na katılmış büyük sahabelerden. Allah haber veriyor Resulüne, Resulü de Ali r.a. ile birkaç kişi yolluyor ve “Gidin falanca yerde bir kadın var ve o kadının üstünde bir not var, o notu bulun” diyor. Gayb bildirilmiş, bilemeyebilirdi aynı zamanda. Daha sonra Ali r.a. ve adamlar gidiyorlar, kadını buluyorlar. Kadına diyorlar ki: “Mektubu ver.” Kadın diyor ki: “Bende mektup yok.” “Biz arayacağız” diyorlar ve mektubu bulamıyorlar. Ali r.a. diyor ki: “Ya bize mektubu verirsin ya da biz sana yapacağımızı yaparız” diyorlar. Bu sefer kadın da mektubu veriyor. Daha sonradan Ömer r.a. ve Allah Rasûlü beraber, Ömer r.a. diyor ki: “Bırak Hatib ibn Berta’nın boynunu vurayım.” Allah Rasûlü diyor ki: “Ey Hatib, bu ne hal?” Oda diyor ki: “Ey Allah’ın Resulü, sizin hepinizin Mekke’de akrabaları var, hepinizin eşyaları akrabaları var. Benim kimsem yok, bende istedim ki bu mektup ile beraber oradaki insanlar bana biraz iltimas geçsinler ve orada benim mal varlığımı, ailemi bir şey yapmasınlar” istediğini söylüyor. Daha sonradan Allah Rasûlü onun bu mazeretini kabul ediyor.
Burada niyet çok önemli. O kişinin niyeti çok önemli. Bizde bir huy var, biz de bu dersi dinledikten sonra burada özneyi kendimiz yapmamız gerekiyor. Falanca hâkim, filanca yönetici, mahalledeki tekfirci komşu, buradaki falanca kişi… Yoksa bunlar mı akla geldi? Biz dinimizi kendimiz için öğreniyoruz. Bana deseler ki “Çerkezköylülerin hepsi cehenneme girecek, seni cennete sokacağız”, şu an deseler bana, ben kabul ederim. Gözünüzün yaşına bakmam, ben cennet için buradayım, cennet için dinimi öğreniyorum. Biz buradan kendimizi yakalamamız lazım.
Men ifadesine sen giriyor musun? Evet. Allah’ın indirdiği ile hükmetmen gerekiyor mu? Evet. Niyetin burada önemini yakalayabilmek lazım. Allah’ın indirdiği her alanda hükmetmemiz gerekiyor mu? Evet. Baba ailenin reisidir veya işverensin veya öğretmensin, her alanda her türlü şartta bunları uygulaman lazım.
Cahiliye hükmü terk edilmeli: “Yoksa onlar (İslam öncesi) cahiliye idâresini mi arıyorlar? İyi anlayan bir topluma göre hükümranlığı Allah’tan daha güzel olan kim vardır?” (Mâide, 50)
Yani Allah’ın indirdiği hükümler dışındaki tüm hükümler cahiliye hükmüdür. Biz bunlara küfür etmekle emrolunduk. Hiçbir tanesini doğru bulamazıyız. Ne kendi yaşadığımız ülkedeki hırsıza verilen cezaları beğeniyoruz, ne de diğer ülkelerdeki hiçbir tanesini. Allah’ın kanunlarının hem bu dünya için, hem ahiret için, tüm insanlık için hatta hayvanlar için ve bitkiler için dahi en güzel kanunlar olduğunu, hükümler olduğunu kabul ediyoruz. Bu hükümler düzgün bir şekilde uygulansa, bunlardan hatta ve hatta Hristiyanların ve Yahudilerin dahi fayda sağlayacağını görüyoruz.
Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiye –Allah’ın rahmeti üzerine olsun– hahamlarını ve rahiplerini Allah’tan başka rab edinen kimseler hakkında açıklamalarda bulunurken onların iki türlü olduklarından söz etmektedir:
- Kendilerinin Allah’ın dinini değiştirdiklerini bilmekle birlikte; bu değiştirme hususunda onlara tâbi olup haram olan şeyin helâl kılınmış olduğuna, Allah’ın helâl kıldığının da haram olduğuna inananlar ve nebilerin getirdikleri dine muhalefet ettiklerini bilen ve bile bile başkanlarına tâbi olanların bu yaptıkları bir küfürdür. Allah ve Resûlü bunu şirk olarak değerlendirmiştir. İbn Teymiyye bu konuyu Tevbe 31 ayet ile ilgili söylüyor. Buradaki rahiplerini ve hahamların kılmış olduğu helâl ve haramlar ile ilgili şeylerden bahsediyor. Bunları biliyorlar, Allah’ın indirdiklerini de biliyorlar, hahamlar ile bunun çatıştığını biliyorlar ama buna rağmen gönül rızası ile hahamların helâlini ve haramını, rahiplerin haramını ve helâlini kabul ediyorlar.
- Haramın, helâl, helâlin de haram kılınmasına dair inançları sabit olmakla birlikte; Allah’a isyanı gerektiren bir hususta onlara itaat etmeleri. Müslümanın bir ma’siyet işlerken işlediği o ma’siyetin, ma’siyet olduğuna inanması gibi. Bu gibi kimselerin hükmü onlara benzer günahları işleyenlerin hükmü gibidir.
Yani adam Allah’ın indirdiği hükmü kabul ediyor, ama yine de rahibe uyuyor. Bu bizden birinin mesela zina işlerken, birisi bunun haram olduğunu kabul edip işlemesi onu dinden çıkarmaz, kâfir olmaz. Bu ikinci kısımda bahsettiği de bu.
Bu mesele yani Allah’ın indirdiğinden başkası ile hükmetmek meselesi bu çağın hâkim ve yöneticilerinin mübtelâ olduğu en büyük meselelerdendir. O bakımdan kişi için işin gerçeği apaçık ortaya çıkmadıkça bunlar ile ilgili hak etmedikleri şekilde aleyhlerine hüküm vermekte acele etmemelidir. Zira mesele çok önemli ve tehlikelidir. Yüce Allah’tan Müslümanların yöneticilerini ve onların yakın danışmanlarını Müslümanların lehine ıslah etmesini niyaz ederiz.
Kardeşler, bizler kitap ve sünnete ters olan bir görüşü, sevdiğimiz bir alimin görüşünü bile kabul etmiyoruz yeri geliyor mesela. İman artar ve eksilir mi? Ebu Hanife böyle dememiş, reddediyor muyuz? Evet. Biz sevdiğimiz, saydığımız, değer verdiğimiz ve istifade ettiğimiz Ebu Hanife’nin bile kitap ve sünnete, yani Allah’ın indirdiklerine ters olan bir şeyini red ederken, şu an cari olan veya bundan önce veya bundan sonrada uygulamaya sokulacak olan tüm cahiliye kanunlarını da red ederiz. Onu red ettiğimiz gibi bunları hayli hayli red ederiz. Dolayısıyla şu an yaşadığımız demokratik kanunların ortaya koydukları şu nizamdaki İslam ile çatışan tüm kanunlar cahiliye kanunlarıdır, bunları kabul etmemiz mümkün değil. Onları kabul etmemiz demek, İslam dininden haşa iskonto yapmamız demektir. Bu dini terk edip yeni bir din edinmemiz demektir aynı zamanda. Bunların uygulamasını söylemiyorum şu an, söylediğim şey nedir? Bunların cahiliye hükmü olduğu, bunların hiçbir tanesinin İslam dininin hükümleriyle bırakın üstün olduğunu, eşdeğer olduğunu dahi düşünmek bize caiz değildir. Allah’ın indirdiği hükümler hem indiği çağdaki zamanın en çağdaş hükümleridir. Bu çağımızın da eş çağdaş hükümleridir, bunda asla bir şüphemiz yoktur. O yüzden bizler aynı o yanlış fetvayı red ettiğimiz gibi bugün tüm cahiliyenin kanunlarını da ister Avrupa menşeili da ister yerli olsun ister dinimize ters olan şey Molla Kasım’dan gelsin, isterse de İsviçreli Joseph’den gelsin, biz bunları red ederiz.
Allah’ın bütün kullarından yapmalarını istediği en önemli şey, bütün Tağutları red edip sadece Allah’a iman etmeleridir.
“Kim Tağut’a küfreder/reddedip Allah’a iman ederse, kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır.” (Bakara, 256)
Ayette geçen “sağlam kulp” ibaresinden kasıt «Lâ ilâhe illallah»’dır. Çünkü Tağut ile ilgili bunu başaramayan sağlam bir kulpa da tutunamaz.
Allah’a iman; O’nun varlığını, birliğini, rabliğini, isimlerini, sıfatlarını ve ibadet edilmeyi sadece O’nun hak ettiğini kabul ve tasdik etmektir.
Cabir (Allah ondan razı olsun) Rasulullah’tan (s.a.s.) şöyle rivayet ediyor:
“Kim ki Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmadan ölürse cennete girer, kim de Allah’a şirk koşarak ölürse ateşe girer.” (Müslim, 93)
من قال لاَ إِلَهَ إِلاَّ الله وَكَفَرَ بِمَا يُعْبَدُ مِنْ دُونِ اللهِ حَرُمَ مَالهُ وَدَمهُ وَحِساَبُهُ عَلَى اللهِ عز وجل
“Kim ki Lâ ilâhe illallah der, Allah’tan başka tapınılan şeylere küfrederse onun kanı ve malına zarar vermek haramdır, onun hesabı Allah azze ve celle’ye aittir.” (Müslim, 23)
İman etmeden Tağut’u inkâr olmaz. Sen Allah’a iman ettiğin için o Tağut oluyor. Öncesinde senin için Tağut değildi.
Önce abdest, sonra abdesti bozan şeyler; önce iman, sonra imanı bozan şeyler. Bazıları diyorlar ki: “Tüm Tağutları red edeceksin.” Önce iman edeceksin, o iman sana Tağut olup olmadığını öğretecek. Herhangi bir şeyin… Allah’ın indirdiği ile hükmetmenin küfür mü, zulüm mü, fısk mı? Olup olmadığını sana iman ettiğin din öğretecek. Bunların arasında da asırlar olmayacak, yani bunları çabucak öğreneceksin, çünkü senin ömrün çok uzun değil. Biz aslında kullar içerisinde kelebekler gibiyiz. Resul öleli 1500 sene olmuş. Şeytan bize hep bunu empoze eder, biz hep yarın kalkacak zannederiz.
“Sübhâneke Allahümme ve bihamdike eşhedü en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyke”
