Pazariçi, Ordu Cd. No:306, 34240 Gaziosmanpaşa/İstanbul
+90 (0534) 625 48 49
ilmedavetdernegi@gmail.com

İyi Zanda Bulunmak (Hüsnü Zan)

İyi Zanda Bulunmak (Hüsnü Zan)

Bu sohbetimde sizlere zan,  hüsnü zan, sui zan et’tefeül iyimserlik, etteşeaumu kötümserlik bunlar hakkında bir şeyler söylemeye çalışacağım ama tabi ki öncelikli olarak zan hakkında bir şeyler söylemeyi düşünüyorum.

Zan

hüsnü zan, sui zan yani iyi zannetmek, kötü zannetmek şeklinde ikiye ayrılır. Bu zannın öncelikli olarak Allah’a yönelik olanı, Allah hakkında hüsnü zanda bulunmak, onun hakkında sui zanda bulunmak bunun üzerinde biraz durmayı düşünüyorum.

Allah azze ve celle kuranı kerimde;

يَظُنُّونَ بِٱللَّهِ غَيْرَ ٱلْحَقِّ ظَنَّ ٱلْجَٰهِلِيَّةِ ۖ[1]

Onlar Allah hakkında batıl bir şekilde, hak olmayan bir şekilde zanda bulunuyorlar.

Yani sui zanda bulunuyorlar. ظَنَّ ٱلْجَٰهِلِيَّةِ aynen cahiliye dönemindeki zanları gibi. Onlardan kastı Müslüman olmuş ama oradaki vukuu bulan emre itaat etmeden kaytarmayı düşünmüşler binaenaleyh Allah hakkında sui zanda bulunarak bunu yapmışlar. Uhud harbi için inmedir bu ayeti kerime.

Bu zanları aynen cahiliye devrindeki müşrikken Allah hakkındaki var olan zanları şeklinde olmuştur. Sui zan yapmışlardır Allah hakkında.

Başka bir ayeti kerimede, fetih suresinde ise;

ٱلظَّآنِّينَ بِٱللَّهِ ظَنَّ ٱلسَّوْءِ ۚ[2]

Burada da Allah hakkında kötü zanda bulunan münafık erkek, münafık kadınlar, müşrik erkek, müşrik kadınları kastederek böyle bir ifadede bulunuyor.

Bunlar üçüncü ile tamamlanarak üçüncüsü de zan yukarıdaki zandan daha hafif bir mertebede zikrediliyor. Onun için de Allah azze ve celle tekrar fetih suresinde;

وَظَنَنتُمْ ظَنَّ ٱلسَّوْءِ وَكُنتُمْ قَوْمًۢا بُورًا[3]

Aslında siz Allah Resulünün ve müminlerin ailelerine bir daha dönmeyeceklerini zannetmiştiniz. Ve onlar harbe gittiler, orada ölecekler. Ve bir daha geri dönmeyeceklerini düşünmüşsünüz ailelerine. Bu sizin gönüllerinize güzel göründü. Böyle olmasını sanki temenni ettiniz. Kötü zanda bulundunuz diyor. ve böylece de helakı hak eden bir topluluk oldunuz.

Başka bir ayeti kerimede ise;

يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ ٱجْتَنِبُوا۟ كَثِيرًا مِّنَ ٱلظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ ٱلظَّنِّ إِثْمٌ ۖ[4]

Ey iman edenler, zandan sakının. Sui zannı kastediyor, hüsnü zannı değil. zandan sakının çünkü zannın çoğu kötüdür yani günah kazandırır size.

Bu da hucurat suresinde zikredilen tabi ki yukarıdaki zikredilenlerden daha hafif bir mertebede vukuu bulan zan. Kötü düşünce birisi hakkında.

Bu mevzuyu zandan sakınma adı altında mesela Kitabu’t tevhidin sahibi rahimehullah diyor ki;

باب قول الله تعالى  يَظُنُّونَ بِاللَّهِ غَيْرَ الْحَقِّ ظَنَّ الْجَاهِلِيَّةِ ilk zikredilen delildeki bu ayeti alarak böyle bir başlık atmış ve bu başlığa da tevhid kitabında yer vermiştir. Tevhid kitabında da yer vermiştir.

Burada tevhid ile alakasını nasıl tesis etmiştir? Çünkü;

أن حسن الظن بالله سبحانه وتعالى

Allah hakkında hüsnü zanda bulunmak

من واجبات التوحيد tevhidin vaciplerindendir diyor. çünkü Allah hakkındaki sui zan ينافي التوحيد tevhide münafidir.

Bazen buradaki münafilik tevhide ters düşme konumuna göre hangi mesele ile alakalı ise o nispette bir şiddet arz eder. O nispette şiddet arz eder. Bu babdan diyor istifadeler şöyle olmalıdır, yine tevhid kitabının sahibi;

ان حسن ظن بالله عز و جل واجب من واجبات التوحيد Allah hakkında hüsnü zanda bulunmak tevhidin vaciplerinden bir vaciptir.

Neden? Bu meseleyi anladıktan sonra göreceksiniz ki Allah azze ve celle’yi hasseten isim ve sıfatlarında birleme dediğimiz tevhid cüzünün o kısmında tevhidin birçok cüzünü gerçekleştirmek ancak hüsnü zanda bulunmak ile mümkündür. Onun için Allah hakkında hüsnü zanda bulunmak yani Allah hakkında hüsnü zanda bulunmak derken nasıl ki biz imanı onun zatını düşünerek değil, isim ve sıfatları ile gerçekleştiriyorsak çünkü onun zatını düşünmeye muktedir değiliz. Ancak onun isim ve sıfatlarını düşünerek ona imanımızı gerçekleştirebiliyoruz. Tevhid de aynen böyle. Onun birçok isim ve sıfatlarında Allah hakkında hüsnü zanda bulunarak tevhid gerçekleştirilebiliyor. Veyahut sui zanda bulunarak tevhide münafi, zıt düşebiliyoruz.

Bu daha çok imanın yakini mertebesi ile itminanın üstünde bir derecede tezahür ettiği için insanlar çoğu zaman bunu hissetmiyorlar.

Şöyle diyeyim beşeri ilişkilerin birçoğunda bazı insanların şöyle dediğini duyarsınız, ben duygusal birisiyim. Söylenilen bir sözü, kötü veya iyi hemen o sözün tesirine giriyorum derler. Bunu da çoğu zaman romantik havada söylerler. Bu denli duygusallıkta hassas olmayan çok çok duyarlı olmayan kimseler için de duygusuz birisi derler.

Burada tevhidin gerçekleştirilmesinde tevhidin çünkü ilerde diyor Kitabu’t tevhidin sahibi bazen bu ters düşme tevhidin kemalindedir diyor. doğru bazen tevhidin kemali olur mu? Bu kelimeyi biz devamlı imanda duyduğumuz için imanın kemali mümkündür, neden böyle deriz çünkü imanın cüzlerinden olan herhangi bir cüzün terki illa imanı toptan iptal etmiyor nakşetmiyor. Bir cüzü nakşediyor binaenaleyh kemalinde cüz noksan oluyor. Yani imanın artması eksilmesi dediğimiz olayın vukuudur bu. Tabi ki o cüzün terki ile imanı iptal edebilecek, geçersiz kılıcak bizi küfre bulaştıran bir cüzse kemalinden konuşmak mevzu bahis değildir burada. Ama devamlı derslerimizde tevhidi anlatırken biz şu ifadeyi zihinlere yerleştirmeye çalıştık;

Tevhidin gerçekleştirilmesinde bir insan muvahhid olabilmesi için tevhidin bütün cüzlerinde Allah’ı birleyen birisi olması gerekir deriz. Ama müşrik olması için illa tevhidin her cüzünde Allah’a ortak koşması gerekmez. Bir cüzündeki şirk onun sair geçerli olan cüzlerini iptal etmeye yeterli deriz.

Bu gösterir ki demek ki tevhid gerçekleştirilirken bütün cüzlerinde Allah’ı birleyen birisi olman gerekir. Müşrik olurken illa her cüzde ortak koşman gerekmiyor. Bir tek cüzde ona ortak koşman hepsini iptale yeterlidir. Geçersiz kılmaya yeterlidir. Peki burada tevhid kitabının sahibi bunu tevhid kitabına alırken buradaki zikrettiği bu ifade neden kemali olarak zikrediliyor? Yakinin yükselme derecesi ne göre hangi mesele ile alakalıysa ya doğrudan doğruya tevhide münafi zıt oluyor ya da tevhidin kemalini zedeleyerek. Mesela şöyle diyebiliriz, tevhidin kemalini anlatma yönü ile, hanzala deli dolu çıkmış koşuyor, hanzala münafık oldu diyor. Ebu bekir bunu görünce şaşırıyor? Hanzala ne oldu? O da böyle böyle diyor. ben Allah Resulünün sohbetlerindeyken kendimi çok farkli hissediyorum. Eve geldiğimde bendeki bu farklılık, hassasiyet, yoğun duyarlılık gidiyor. Eğer dediğin gibiyse bende de bu böyle oluyor diyor Ebu bekir. Allah Resulüne gidiyorlar ve soruyorlar. Allah Resulü diyor ki eğer sohbetlerdeki o halinizi, imandan haz alma, tat alma seviyenizi aynı koruyabilseydiniz, korusaydınız yolda giderken melekler ile selamlaşır, müsafaha ederdiniz diyor. bazen öyle bazen böyle diyor.

Yani o anı, o hali, o yakini devamlı korumak çok zor. Öyle olsaydı zaten böyle olurdu diyor. bu gösteriyor ki buradaki hüsnü zannı Allah hakkındaki zan bazen kemaline bu denli bazen aslına zarar verebiliyor. Aslına zarar verdiğinden dolayı bu kitabında bunu zikretme ihtiyacı duyuyor tevhid kitabının sahibi.

Bu bu denli önemli ki hüsnü zan, sui zandan sakınmak da o denli önemli ki, Müslimin rivayet ettiği bir hadisi şerifte cabir radıyallahu anhu Allah Resulünden şöyle nakleder;

سَمِعْتُ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، قَبْلَ مَوْتِهِ بِثَلَاثَةِ أَيَّامٍ [5]

Allah resulünün vefatından üç gün önce ondan şunu işittim diyor.

لَا يَمُوتَنَّ أَحَدُكُمْ إِلَّا وَهُوَ يُحْسِنُ الظَّنَّ بِاللهِ عَزَّ وَجَلَّ

Sakın ha Allah’a hüsnü zan besleyerek, o hal üzere ölün.

Allah’a hüsnü zan beslemeden sakın ölmeyin. Sizden herbiriniz ölürken Allah’a hüsnü zan besleyerek ölün diyor. neden?

Çünkü şimdiye kadar derslerde duyduğumuz hep nasıldı?

يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ ٱتَّقُوا۟ ٱللَّهَ حَقَّ تُقَاتِهِۦ وَلَا تَمُوتُنَّ إِلَّا وَأَنتُم مُّسْلِمُونَ[6]

Ey iman edenler Allahtan gerektiği gibi korkun ve Müslümanlar olarak ölmeye çalışın.

Burada ise Müslim’deki hadisi şerifte vefatından üç gün önce demek ki söylenildiği olaya bakarsanız Resulün vefatından üç gün önce. Öyle hissettiriyor ki insana Resul, nebi kendisine vahiy gelen birisi bu sözü söyleme ihtiyacını veyahut söylemesi gerektiği an olarak vefatından üç gün evvel belki şöyle diyebiliriz her an yaptığı için o an Allah Resulü belki nefsinde toptan bir muhasebede bulundu. Bu muhasebesinde kendisinde bizim fark etmeyeceğimiz incelikte, hassasiyette bazı noktalar sezdi bunu bizde ölçeğe alınca ümmetinde o izlerin daha farklı, net belki tevhidin aslına münafi zararlar getireceğini hissedince böyle bir ikazı gerekli gördü. Ve belki bize en son nasihatlarından birisi olarak bunu zikretti. Belki o anki Müslümanlar o kadar devrenin akabinde düşünün vefatıyla alaka kurup bazı olayları ele aldığımızda, Huneyn harbindeki olayı düşünün. Huneyn ne zaman olmuştur? Allah Resulünün vefatından kısa bir süre önce. Hani oraya giderken sahabe ulu bir çınar ağacı görüyor da bize de böyle bir çınar ağacı edinsene diyorlar. Subhanallah siz Musa’nın kavminin ona dediği gibi dediniz. Yani beni israilin Musa’ya dediği gibi, yani Musa bize de bir ilah edinsene dedikleri gibi.

Düşünün en son ana kadar bazı tembihler, nasihatlar yine bir sebebe bağlı olarak. Huneyne harbi, o ağacı görerek bize bir ilah edin demek belki tevhidin son rütuşlarını yapıyordu.

Bu olayda vefatından kısa bir zaman önce buda sanki tevhidin rütuşlarını yapıyor. İnsanın tevhidin aslında mütmainliğe kavuşup yani tevhidi gerçekleştiriyorum diyerek bazen biz bunu kendi bazımızda şöyle zikrediyoruz, bizler tevhidi kabul etmiş kimseleriz ama tevhidi ne kadar anladık? Ne kadar hayatımıza yansıtıyoruz münakaşa götürür diyoruz değil mi. Tevhidi kabul eden insanlarız ama yüzde yüz istenildiği gibi gerçekleştirdiğimiz münakaşa götürür.

Onun için Allah Resulü sallahu aleyhi ve sellem  de böyle bir sözü söylemeye ihtiyaç duyuyor ama bu en son noktada söylenilen bir söz ama Allah hakkındaki hüsnü zan sui zan hakkında söylenilen ilk söz değil çünkü o meselenin, babın alt yapısı daha çok önceden birçok münasebete binaen zikredilmiştir.


[1] Ali imran 154

[2] Fetih 6

[3] Fetih 12

[4] Hucurat 12

[5] Sahihi müslim 2877

 (2877)-82

وحَدَّثَنِي أَبُو دَاوُدَ سُلَيْمَانُ بْنُ مَعْبَدٍ، حَدَّثَنَا أَبُو النُّعْمَانِ عَارِمٌ، حَدَّثَنَا مَهْدِيُّ بْنُ مَيْمُونٍ، حَدَّثَنَا وَاصِلٌ، عَنْ أَبِي الزُّبَيْرِ، عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللهِ الْأَنْصَارِيِّ، قَالَ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، قَبْلَ مَوْتِهِ بِثَلَاثَةِ أَيَّامٍ، يَقُولُ: «لَا يَمُوتَنَّ أَحَدُكُمْ إِلَّا وَهُوَ يُحْسِنُ الظَّنَّ بِاللهِ عَزَّ وَجَلَّ

[6] Ali imran 102

Bunu da topluca ele alan Ebu Hureyre radıyallahu anhu dan gelen hadisi şeriftir ki, Allah Resulü şöyle diyor;

Buhari zikrediyor bunu diyor ki Allah azze ve celle hadis kutsi olarak geliyor rabbimden bize böyle nakletti diyor, bunu hadisi kutsi olarak telaffuz etmemin sebebi anlayasınız diye.

أَنَا عِنْدَ ظَنِّ عَبْدِي بِي [1] ben kulumun zannı üzereyim diyor Allah azze ve celle. Yani kulum beni nasıl zannediyorsa ben öyleyim. Benim hakkımda nasıl bir zanda bulunuyorsa ben öyleyim diyor. bu hadisi şerif çok veciz, özlü genel ifade ediliş şekli de sanki ona kulluğumuzu eda etmeye çalıştığımız her cüzde bu hüsnü zannın gölgesi var. Onun için Muhammed bin Abdulvahhab, tevhid kitabının sahibi, bunu tevhid kitabında bir bab olarak ele almış hatta hüsnü zan tevhidin vaciplerinden bir vaciptir sui zan ise tevhide münafi bazen kemali bazen aslı derken kastettiği şey yine sonunda zikretmişti, hasseten isim ve sıfatlarda Allah’ı birlmede bir çok meselesinde hüsnü zan hakimdir. Onunla ancak tevhid gerçekleşir diyor. tabi ki tevhide de zıt düşebiliyoruz böylelikle. Ve kulumun zannı üzereyim, beni nasıl zannediyorsa ben öyleyim.

Biz buna genel bir anlam yüklemeden önceki haşa bu bizim işimiz değil bunu yine aynı istikamette gelip farklı son ifadeler kullanan kısmına bakarak diyoruz ki yine sahabenin Vasıl bin eska’dan gelen bir hadisde aynı rivayet zikrediliyor, ben kulumun zannı üzereyim diyor. أنا عند ظن عبدي بي فليظن بي ما شاء [2]  istediği gibi benim hakkımda zanda bulunsun diyor. burada sui zanda bulunsun demiyor. İstediği gibi zanda bulunsun devamında. Bu ifade az önceki metne biraz daha açıklık getiriyor. Ben kulumun zannı üzereyim, beni zannettiği gibiyim binaenaleyh istediği gibi zanda bulunsun diyor. önünü açıyor.

İkinci bir rivayette yine aynı metin devam ediyor,

أنا عند ظن عبدي بي ben kulumun zannı üzereyim. Ve devam ediyor,

إن ظن خيرا فله benim için hayır zannediyorsa alacağı bu. Eline verilecek olan bu. وإن ظن شرا فله [3] benim hakkımda şer zanda bulunuyorsa eline geçecek odur diyor. yukarıdaki ifade biraz daha açılıyor. Ben kulumun zannı üzereyim binaenaleyh istediği zanda bulunsun ben kulumun zannı üzereyim eğer benim için hayır zanda, hüsnü zanda bulunuyorsa eline verilecek o. Eğer kötü zanda bulunuyorsa eline verilecek yine odur diyor.

Bu metne hadisin metnine biraz daha farklı bir anlam yüklenilerek hadis mevkuftur ama bir açıklık getirerek İbn mesut radiyallahu anhu diyor ki;

وَالَّذِي لَا إِلَهَ غَيْرُهُ kendisinden başka ilah olmayana yemin olsun ki,

لَا يُحْسِنُ عَبْدُ اللهِ الظَّنَّ إِلَّا أَعْطَاهُ ظَنَّهُ [4] İbn mesut diyor ki, “kendisinden başka ilah olmayana yemin olsun ki Allah hakkında zan yapan hiçbir kul yoktur ki Allah ona zannını vermesin.” Diyor.  kendisinden başka ilah olmayana yemin olsun ki Allah hakkında zan yapan hiçbir kul yoktur ki Allah ona zannını vermesin. Şimdi burada da sui zan, hüsni zan diye ayrılmıyor yani hiçbir kul yoktur ki Allah hakkında zanda bulunsun ister hayır, ister şer, ister hüsnü zan, ister sui zan Allah ona zannını vermemiş olsun diyor. mutlak vericektir.

Daha da ilerleyerek bu zannı ben yani Allah hakkındaki hüsnü zannı örnek verirken, vermeye çalışırken sadece bir cüzü örnek alarak işlemeye çalıştım. Neden? Bir tek cüzünde bu anlaşılırsa, mutlak sair cüzler ile alakası tespit edilir ama belki o cüzün üzerinde de hasseten durmazsak onun da yüzde yüzlük demeyeyim de iyi bir şekilde anlaşılmasının mümkün olmayacağını kabul etmek gerekir. Yani her meselede mutlak bunun üzerinde durmak gerekiyor. Şimdi mesela şunu örnek verelim;

Allah azze ve celle tevhid derslerini işlerken zikrettiğimiz bir ayetinin sonunda;

إِنَّ ٱللَّهَ هُوَ ٱلرَّزَّاقُ ذُو ٱلْقُوَّةِ ٱلْمَتِينُ مَآ أُرِيدُ مِنْهُم مِّن رِّزْقٍ وَمَآ أُرِيدُ أَن يُطْعِمُونِ[5]

Ben onlardan, bu onlar dediği kim devamlı okuduğumuz ayet, ben cinleri ve insanları sadece bana kulluk etmeleri için yarattım. Bu o ayetin hemen arkasından gelen, siyakındaki ayet. O kendime sadece kulluk için yarattıklarımdan, bizi kastediyor.

مَآ أُرِيدُ مِنْهُم مِّن رِّزْقٍ وَمَآ أُرِيدُ أَن يُطْعِمُونِ onlardan beni rızıklandırmaları, doyurup içirmelerini istemiyorum diyor. çünkü rızıklandıran, güç sahibi, doyuran, içiren benim yani Allah diyor.

Eğer biz tevhidi öncelikli anlamak istersek burada demek ki bizi kulluğu için yaratmış. Kendisini doyurup içirmemizi değil. ayrıyeten kendimizi de doyurup içirmemiz için değil. çünkü rızkı veren güç sahibi o.

Şimdi burada bir iman mevzu bahis mi? Belki biz imanı sadece evet rızık veren Allah’dır deriz ama bu rızka deminki söylediğim sözün anlamı buradan çıkar, buradadır. Rızka mutaallık yapmamız gereken, rızkı temin ederken, kazanırken  yapmamız gereken, tevessül etmemiz, yapışmamız gereken esbab da bu söylediğimiz söze zıt hareketlerde bulunabiliriz. Allah’ın rezzaklığına inandığımız halde herhangi bir olay, olay derken olayı kullukta bazı şeylerin çakıştığını gördüğümüzde bu sözler belki kelimeler ile dilde telaffuz edilmez ama tehaddur’da, kafada, kalpte git geller yapabilir. Aynen ayeti kerimede dediği gibi ;

وَأْمُرْ أَهْلَكَ بِٱلصَّلَوٰةِ وَٱصْطَبِرْ عَلَيْهَا ۖ لَا نَسْـَٔلُكَ رِزْقًا ۖ نَّحْنُ نَرْزُقُكَ[6]

Ailene, çoluk çocuğuna namazı emret. Sende devam et ha. Bu ne demek namazı kılan birisi çoluk çocuğuna namazı emredebilir. Kendisi kılmadığı halde karısına, eşine sen namaz kıl, çocuklara sen namaz kıl diyebilir mi? Ve sende devam et. لَا نَسْـَٔلُكَ رِزْقًا ۖ نَّحْنُ نَرْزُقُكَ senden rızık istemiyoruz. Seni rızıklandıran biziz. Bunu şimdi soyut bir şekilde yani kendisi ile alakalı sair meselelerden soyutlayarak ele alırsan pek sorun görmüyorsun. Ama düşün mesela geçenlerde Türkiye bir olay oldu, şu merinos halı fabrikası var ya binlerce insan çalıştırıyor. Namaz kılmayı yasaklıyor, cumayı da yasaklıyor. Ve işten atarım diyor. şimdi Allah’ın Rezzak olduğuna inanan ve hatta demek ki orada namaz kılanlar varmış ki namaz kılmayı yasaklıyor adam. Adam nasıl hesap ediyor? Beş yüz kişi namaz kılsa onar dakikadan hesap etse, abdest, gidip gelme felan beş bin dakika yapar. Beş bin dakika kaç saat yapar altmışa bölün. O böyle hesap eder şimdi. Bu kadar zaiat var diye hesap eder. Buda ben şimdi işten atılırsam bu kışta kıyamette çocuğum ne yiyecek? Belki Allah’ın Rezzak oluşuna iman var ama onu rezzaklığında birlemede sorun olabilir bizde. Bu da Allah’ın kelamı dediğimiz sözüne hüsnü zannımız ile alakalıdır. sui zan ile. Ne kadar onun o sözüne güvendik. Hakikat onu Rezzak mı düşündük? Nasıl Rezzak düşündüysen öyle bulacaksın. Ben kulumun zannı üzereyim derken bunu kastediyor. Yani sen ona kulluk eda ederken bir zorluk ile karşılaşıcaksın sen kulluğu mu tercih ediceksin, görevli olduğun şeyi mi yapacaksın Allah’ın kendi üzerine tekeffül ettiği ben onlardan bana kulluk için yarattığım kimselerden beni rızıklandırıp doyurup içirmelerini istemiyorum diyor. sen haşa Allah’ın görevini yüklenmeye kalkıyorsun demi çoluk çocuğunun kendi rızkını düşünerek.

Az önceki ayeti yani ailene çoluk çocuğuna namazı emret sende bunda devamlı ol derken senden rızık istemiyoruz seni rızıklandıran biziz derken aha bak namaz ile alakalı bir sorundur ve yakinle alakalıdır bu yani Allah hakkındaki hüsnü zan ile alakalıdır. onu rezzaklığında nasıl zannediyoruz? Bizi görmeyen haşa, bizi ihmal eden Kuranda sizi rızıklandıran benim demesine rağmen onu bu fiilinde sui zan ile yaklaşıp ele alırsak ibn mesutun izahı ile öbürkülere baktığında, ben kulumun zannı üzereyim, istediği gibi hakkımda zan etsin. Eğer benim için hayır zannediyorsa beni nasıl bir Rezzak olarak düşünüyorsa beni öyle bulacak. Hakikaten benim ona zikrettiğim şekli ile düşünürse beni öyle bulacak. Eğer sui zan varsa beni öyle bulacak.


[1] Sahihi Buhari 7405

حَدَّثَنَا عُمَرُ بْنُ حَفْصٍ، حَدَّثَنَا أَبِي، حَدَّثَنَا الأَعْمَشُ، سَمِعْتُ أَبَا صَالِحٍ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ، قَالَ: قَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: ” يَقُولُ اللَّهُ تَعَالَى: أَنَا عِنْدَ ظَنِّ عَبْدِي بِي، وَأَنَا مَعَهُ إِذَا ذَكَرَنِي، فَإِنْ ذَكَرَنِي فِي نَفْسِهِ ذَكَرْتُهُ فِي نَفْسِي، وَإِنْ ذَكَرَنِي فِي مَلَإٍ ذَكَرْتُهُ فِي مَلَإٍ خَيْرٍ مِنْهُمْ، وَإِنْ تَقَرَّبَ إِلَيَّ بِشِبْرٍ تَقَرَّبْتُ إِلَيْهِ ذِرَاعًا، وَإِنْ تَقَرَّبَ إِلَيَّ ذِرَاعًا تَقَرَّبْتُ إِلَيْهِ بَاعًا، وَإِنْ أَتَانِي يَمْشِي أَتَيْتُهُ هَرْوَلَةً 

[2] İbn hibban 633

-633 

أخبرنا عمران بن موسى بن مجاشع قال : حدثنا عثمان بن أبي شيبة قال : حدثنا شبابة قال : حدثنا هشام بن الغاز قال : حدثنا حيان أبو النضر

 عن واثلة بن الأسقع قال : سمعت رسول الله صلى الله عليه و سلم يقول : ( قال الله تبارك وتعالى : أنا عند ظن عبدي بي فليظن بي ما شاء )

قال شعيب الأرنؤوط : إسناده صحيح

[3] İbn hibban 639

-639

أخبرنا عبد الله بن محمد بن سلم قال : حدثنا حرملة بن يحيى قال : حدثنا ابن وهب قال : أخبرني عمرو بن الحارث – وذكر ابن سلم آخر معه – أن أبا يونس حدثهم

 عن أبي هريرة عن رسول الله صلى الله عليه و سلم قال : ( إن الله جل وعلا يقول : أنا عند ظن عبدي بي إن ظن خيرا فله وإن ظن شرا فله )

 قال أبو حاتم : أبو يونس هذا اسمه سليم بن جبير تابعي

قال شعيب الأرنؤوط : إسناده صحيح على شرط مسلم

[4] Taberani mucemul kebir 8772

-8772

حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ النَّضْرِ الْأَزْدِيُّ، ثنا مُعَاوِيَةُ بْنُ عَمْرٍو، ثنا زَائِدَةُ، عَنِ الْأَعْمَشِ، عَنْ خَيْثَمَةَ، قَالَ: قَالَ عَبْدُ اللهِ: «وَالَّذِي لَا إِلَهَ غَيْرُهُ، لَا يُحْسِنُ عَبْدُ اللهِ الظَّنَّ إِلَّا أَعْطَاهُ ظَنَّهُ، وَذَلِكَ بَانَ الْخَيْرُ فِي يَدِهِ

[5] Zariyat 57-58

[6] Taha 132

Buraya da geldiğinden neden bunu burada ilk bir giriş gibi acele verdim?  Çünkü bizler tevhid derslerini işlerken onun ile yakinen zikredilmiş alaka kurulmuş meseleyi çoğu zaman göz ardı ediyoruz. Hep her meselenin illa en son noktadaki tevhid ile ele alınması gerektiğini sanki zannediyoruz. Halbuki Allah’ın rezzaklığında ona bir iman dediğimiz asıl tutulmamışsa, onu birleme, anlama sunulmamışsa mesela bazı derslerde bu son zamanki derslerde işledim, tevhidin suud gibi bir ortamda ele alınışı ile bizim ortamımızdaki ele alınışı farklı. Belki suud gibi bir yerde tevhide münafi hareketler sadece kabirperestlik ortamında görülüyor. Ama bizde bakın rezzaklık da bile tevhidde sorun var. Onun Rezzak olduğunu kabul etmekle işin bittiğini ama nasıl bir Rezzak, ne kadar tekeffül etmiş o tekeffül yani rızkı kazancımızda bize esbabı vacip kılması, sebeplere yapışmamız yine farklı farklı kulluk eylemi değil mi? Hatta öyle oluyor ki onu dahi bir kulluk eylemi yapıyoruz. Yani şöyle diyeyim rızkı veren o olmasına rağmen bize çoluk çocuğumuza takdir ettiği rızkı almak için o gidiş hareketimizi bile bir kulluk eylemi olarak nitelendiriyor. Yani kulluk içinde kulluk. Ona ne kadar hüsnü zanda bulunuyorsan hatta bunda helalden temin ediyorsan buna gayret gösteriyorsan, bir ticaret ile elde ediyorsan, birisine sattığın malda sahtekarlık yapmıyorsan ona dürüst olarak mal veriyorsan bu bir kulluk eylemi ama çoluk çocuğuna rızık getirmek için yaptığın bir iş ama o da kulluk eylemi. Bu ancak hüsnü zan ile tesis edilebilen bir şey bu. Önce onun rezzaklığını kabul ediyorsun iman ediyorsun ondan sonra onu rezzaklığında birleme gündeme geliyor.

Benim aslında hüsnü zanda işlemek istediğim cüz bu değil ben belki Allah dan rızkı talep etmede yani rızkı takdir eden o. Tekeffül eden o. Ayrıyeten Kurana Sünnete baktığınızda veyahut birisinde yemek yediğimizde bile Allah dan helal rızık istiyoruz, bereketli bir rızık istiyoruz, genişletilmiş bir rızık istiyoruz. Birisinde yemek yediğimizde ikramda bulunduğunda Allah’ın onun rızkını çoğaltmasını, ziyadeleştirmesini ve bereketlendirmesini istiyoruz. Bu da bir kulluk eylemi olarak geliyor. Alaka kurmak için söyledim.

Bunun için zan, hüsnü zanda esas alaka kürarak anlatmak istediğim mesele Allah azze ve celle kuranda diyor ki;

وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِى عَنِّى eğer kullarım sana benden sorarlarsa deki onlara,

فَإِنِّى قَرِيبٌ ۖ de ki ben çok yakınım. Kime?

أُجِيبُ دَعْوَةَ ٱلدَّاعِ إِذَا دَعَانِ ۖ[1] dua eden, isteyen, bana yalvardığında istediğinde benden ben onun davetini kabul ederim bu kadar yakınım. Şimdi bu yakınlığı bazen şöyle deriz, birileri Allah’ın yakınlığı hakkında bilgi sahibi olmadan hüsnü zannı kazanmadan Allah’a yaklaşmaya çalışıyor. Halbuki onun bize yani şah damarımızdan daha yakın olduğunu düşünsek kullarım sana benden sorduklarında onlara de ki ben çok yakınım hatta isteyen talep eden dua eden benden istediğinde, yalvarıp yakardığında ona icabet ederim. Şimdi ona icabet ederim derken ha bak hüsnü zannın ikinci kısmı burada. Eğer o kulum benden istediğinde ben onun duasını kabul ederim diyorsa onu ne kadar duaları kabul eder, bize ne kadar yakın olduğunu düşünüyorsak, hüsnü zanda bulunuyorsak onu öyle bulacağız. Ben kulumun zannı üzereyim derken anlattığı bu. O eğer ben yakınım, şah damarından da yakınım bana dua ettiğinde kabul ederim ve başka bir ayeti kerimede yine devam ederek;

وَقَالَ رَبُّكُمُ rabbiniz dedi ki,

 ٱدْعُونِىٓ أَسْتَجِبْ لَكُمْ ۚ benden isteyin, bana yalvarın yakarın, ne isteğiniz varsa benden isteyin ben sizin isteklerinizi kabul ederim diyor. bu yukarıdakine pek farklı bir açılım getirmeden evvel biraz daha tekit ederek, yani önceki ifadede eğer kullarım sana benden sorarlarsa de ki ben çok yakınım, dua ettiklerinde kabul ederim. Burada rabbimiz diyor ki bana dua edin, benden isteyin, bana yalvarın yakarın ve ben sizin isteklerinizi karşılık veririm.

  إِنَّ ٱلَّذِينَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِى سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ دَاخِرِينَ [2] benim ibadetimden kibirlenerek yüz çeviren burada dua etmeyi ibadet adı altında zikrediyor. İstememeyi, dua etmemeyi ibadetten sarfı nazar etme hatta tekebbür, büyüklenme biliyor. İnsan o kadar istemeye programlanmış ki kimden istemesini bilmediği için öyle bir istek mekanizması işliyor ki insan çok isteyen bir varlık. Herkesten bir şey isteyebilir hele bu dilenci konumuna da geldiyse insanlar arası ilişkilerde istemekten hiç korkmayan insan Allah dan istemeye gelince kibirlenebiliyormuş. Garip değil mi? Halbuki insanın belki en kolay yaptığı şey istemek. Fıtratı bu kadar buna yani ayarlanmıştır. Ama Allah dan istemeye gelince demek ki tekebbür ve gururlanma mevzu bahis olabiliyor. Başka hadisi şeriflerde de gelen naslarda da kulluk bir ibadettir. Allah diyor ki ;

قُلْ مَا يَعْبَؤُا۟ بِكُمْ رَبِّى لَوْلَا دُعَآؤُكُمْ ۖ [3] sizin duanız, ibadet olarak kastediyor olmasa rabbiniz sizi ne yapsın, siz ne işe yararsınız diyor. yani bizim kalitemiz bile ona kul olmakla ölçülüyor. Ondan ne kadar istiyorsan, ne kadar talep ediyorsan yani ne kadar kibirlenmeden tezellül ediyorsan, boyun eğiyorsan. İblisin küfrüne bakın, iblisin küfrü katiyetle ve katiyetle kibirlenme ile alakalıdır. onun dışında bir inkarını göremezsiniz. Allah azze ve celle Adem’e secde edeceksin diyor. o ise Ademe secde etmekten imtina ediyor. İbn abbas’ın getirdiği izahta, halbuki iblisin Ademe secdesi Allah’a itaatti diyor. bunu görürüsünüz Türkiye de eskiden askerlik yapan benim yaşımda olanlar da bilir. Şöyle bir kazık çakarlar gel git askere selam verdirirler, sen kazığa mı veriyorsun? Komutan öyle emrettiği için yapıyorsun. Kazık mı daha faziletli insan olarak ben mi desen seni dinlemez orada tokatlar. Allah Ademe secde et demişti. Kimin efdal olup olmadığı önemli değil burada. O emrettiği için yapıyorsun.

Neden? Devam ederek diyor ki, hadisi şerifte geliyor;

وانا معه اذا دعاني kulum benden istediğinde ben onunla beraberim. Şimdi az önce kendisinin yakın olduğunu söylüyor. O kadar yakınım ki her istediğinde, talebinde hemen yanı başındayım. Benden istediğinde yalvardığında ben onun yanındayım diyor. eğer Allah’ın yanımızda olmasını istiyorsak, o zaten yakın ama yakınlığı devamlı ondan istemekle şunu iste ifadesi yok değil mi. İste sadece. Bu hüsnü zan ile alakalıdır. ellerini kaldırıp yalvarıyorsun, onun hemen yanında olduğunu düşünemiyorsan, işittiğini düşünemiyorsan hüsnü zandır hemen duanı kabul ettiğini düşünemiyorsan burada sui zan hakimdir. Ha onun hakkında nasıl zanda bulunuyorsan onu öyle bulacaksın bunun başka bir çıkar yolu yoktur. Neden?

Şimdi Allah azze ve celle benden isteyin deyip meseleyi öyle yüz üstü bırakıp gerisini bizim düşünmemize bırakmamış öyle olsa insanlar düşünerek birçok doğruyu bulurlardı ama az önce dediğim gibi insanlardan istemekten utanmayan insan Allah dan istemekte kibirlenebiliyor. Düşünse bunu muhakeme eder değil mi, demek ki düşünemiyor. Ebu hureyre den gelen bir hadisi şerifte Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem diyor ki, Tirmizi naklediyor hadisi şerifi, benden isteyin işte benden istediğinizde ben onu kabul ederim yanınızdayım derken Allah Resulü diyor ki;

   [4]مَنْ لَمْ يَسْأَلِ اللَّهَ يَغْضَبْ عَلَيْهِ Allah kendisinden istemeyene gazap eder diyor. ona gazap eder. Kendisinden istemeyene diyor ona gazap eder. Bakın insanlara kendisinden istenildiğinde kızar insanlar. Bir dilenci bir kapıdan iki kere geçsin ne derler? Daha sabah geçtin lan derler. Her gün geçse yine bozulurlar. Çocuğun bile sende ısrarlıca istese yeter dersin artık değil mi ama Allah istenilmediğinde kızar diyor. durmadan iste hiç önemli değil. her gün iste hiç önemli değil. sen istediğinde onu rab ediniyorsun. Onu mabud ediniyorsun. Buradaki hassasiyetin hüsnü zandır. Tevhidin kemali. Bazen bunu şöyle düşünün kulluğu, icabetsiz bir dua olduğunu dahi düşünseniz haşa bu mümkün değil. yani karşılığı verilmeyen bir dua olarak düşünün o bile müstakillen kulluk değil mi? Yani bir şeyler istiyorsunuz istediğiniz verilmeyen bir dua düşünün bunu. Zannınız üzere, zannımız üzere. Buna rağmen o isteme, verilmemesine, karşılık bulmamasına rağmen o isteme bir kulluk eylemi. Birileri istemeyi, Allah’dan istemeyi, hiç utanmadan istemeyi Allah dan istemekten utanılır mı? Utanılmaz ama kibir yapılır. Çünkü insan utanacak olsa insanlardan istemekten utanır. Şikayetini insanlara söylemekten sıkılır. Ama yine Selman radıyallahu anhudan gelen bir hadisi şerifte, en yakın Tirmizide bulursunuz, Allah resulü diyor ki;

إِنَّ اللَّهَ حَيِيٌّ كَرِيمٌ [5] sizin rabbiniz haya sahibi ve kerimdir.

يَسْتَحْيِي إِذَا رَفَعَ الرَّجُلُ إِلَيْهِ يَدَيْهِ أَنْ يَرُدَّهُمَا صِفْرًا خَائِبَتَيْنِ Allah kulu el kaldırıp ondan istediğinde o elleri boş döndürmekten haya eder diyor. Allah, sizin rabbiniz haya sahibidir. Kerem sahibidir diyor. kulu ondan istemek için ellerini kaldırdığında o elleri boş döndürmekten haya eder diyor. insanlar veremediğinde haya etmez üzülmez aksine ikinci kez istenildiğinde kızar bile. Çocuğumuz bile istediğinde bunu yapıyoruz. Ama Allah istenilmezse gazap ediyor. İstenildiğinde de vermemeyi haya olarak çünkü o eli boş döndürmekten haya eder diyor. az önce kendimiz anlayabilmek karşılık bulmayan bir dua, istek de olsa o yine bir kulluk eylemi değil mi ? istenilmeyen bir dua olduğunu düşünsen sui zan olurdu kaldır iste bu bir kulluk eylemi ya. Değil mi? Bu bir kulluk eylemidir.

Bence bir kulun Allah’a olan hüsnü zannını iyi zannını önce rezzaklıkta oturtmalı. Sonra da bütün ibadetlerini içine alan. Ona yapılan, istemeyi, kibir etmemeyi. İnsanoğlu istemekten utanmaz ama kibirlenerek istemekten geri durur. Utanacak olsa insanlardan utanırdı. Ve hüsnü zannımızı, Allah’a olan hüsnü zannı hasseten burada yoğunlaşmamamız gerekir.

O zaman tevhidin aslını koruduğumuz gibi tevhidin kemali yani yakin hakim olur gönlümüzde. O zaman yukarıdaki örnekleri verdiğimizde dün o sözü söyleyen kardeş burada mı? Bize bunu yaptırmayacaklar, ettirmeyecekler diyen yukarıdaki ayetleri de iyi dinlediysen onlar yaptırtmak istemeyecekler ama burada olmasını isteyen Allah, Allah nurunu tamamlayacaktır. Kafirler, müşrikler istemese bile tabi istemeyeceklerdir. Ama sen onların istememelerinin mi hakim kılınacağını zannediyoruz? İstemeseler bile Allah nurunu tamamlayacak sözü ile yakinimizin artması gerekir. Belki bunu derslerde duymuşsunuzdur, Ömer r.a zamanında İran fethedilir, İranı fethetmek için Sad bin ebi vakkası görevlendirir, İslam ordusu İran’a dayandığında Rüstem de hazırlanır tabi düşünürler ederler bunu nasıl az bir zararla telafi ederiz diye derler ki Arapları buraya kadar getiren sefalet yoksulluk, onlara biraz yiyecek içecek verelim döner giderler. Görünüş de o, görülen de o çünkü çoğunun bineği yok elinde silahı yok kalkanı yok ayağında ayakkabısı yok doğru dürüst  ve günlük yiyecek ihtiyaçlarını giderecek erzakları bile yok. Sad bin ebi vakkas elçi olarak İkrimeyi yollar Rüstemin huzuruna öyle bir girer ki o an onlar onların elbiselerine silahlarına ihtişamlarına bakıyor bu elinde mızrağı halıya batıra batıra Rüstemin karşısına gidiyor. Rüstem diyor ki sizi buraya getiren şeyi biliyorum size şu kadar yiyecek alın gidin diyor. İkrime diyor ki biz bunun için gelmedik. Allah Resulü bize kisranın beyaz liraları ile kayserin sarı liralarının ayağımızın altında kalacağını söyledi yani oraya fethedeceğimizi söyledi diyor. onlar o harbi kazandılar. Ne güçleri ne silahları sadece Allah Resulünün sözüne olan hüsnü zanlarıdır. Ve binaenaleyh Resule hüsnü zan da Allah’a hüsnü zandır. O yaptırttığını söylediğini mutlak onun emri ile bize yaptırıyor. Allah nurunu tamamlayacaktır. Müşrikler kafirler bunu istemeseler bile. Sadece bizim hüsnü zannımız buna yoğunlaşsın yeter. Biz eğer adam gibi adam olursak kırk sene sonra Avrupa da sadece ezan sesi duyulacak.


[1] Bakara 186

[2] Mümin 60

[3] Furkan 77

[4] -3373

حَدَّثَنَا قُتَيْبَةُ قَالَ: حَدَّثَنَا حَاتِمُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ، عَنْ أَبِي المَلِيحِ، عَنْ أَبِي صَالِحٍ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «إِنَّهُ مَنْ لَمْ يَسْأَلِ اللَّهَ يَغْضَبْ عَلَيْهِ»: وَقَدْ رَوَى وَكِيعٌ، عَنْ غَيْرُ وَاحِدٍ، عَنْ أَبِي المَلِيحِ، هَذَا الحَدِيثَ وَلَا نَعْرِفُهُ [ص:457] إِلَّا مِنْ هَذَا الوَجْهِ. حَدَّثَنَا إِسْحَاقُ بْنُ مَنْصُورٍ قَالَ: حَدَّثَنَا أَبُو عَاصِمٍ، عَنْ حُمَيْدٍ أَبِي المَلِيحِ، عَنْ أَبِي صَالِحٍ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ نَحْوَهُ. حُمَيْدٌ هَذَا يُقَالُ لَهُ: الْفَارِسِيُّ سَكَنَ الْمَدِينَةَ

__________

[حكم الألباني] : حسن

[5] -3556 

حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ بَشَّارٍ قَالَ: حَدَّثَنَا ابْنُ أَبِي عَدِيٍّ، قَالَ: أََخْبَرَنَا جَعْفَرُ بْنُ مَيْمُونٍ، صَاحِبُ الأَنْمَاطِ عَنْ أَبِي عُثْمَانَ النَّهْدِيِّ، عَنْ سَلْمَانَ [ص:557] الفَارِسِيِّ، عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، قَالَ: «إِنَّ اللَّهَ حَيِيٌّ كَرِيمٌ يَسْتَحْيِي إِذَا رَفَعَ الرَّجُلُ إِلَيْهِ يَدَيْهِ أَنْ يَرُدَّهُمَا صِفْرًا خَائِبَتَيْنِ»: هَذَا حَدِيثٌ حَسَنٌ غَرِيبٌ وَرَوَاهُ بَعْضُهُمْ وَلَمْ يَرْفَعْهُ

__________

[حكم الألباني] : صحيح

Ebu Said- El Yarbuzi

Yazan : Ankaralı Mehmet Şahin 

İmanın Alt Yapısı Fıtrattır

Bizleri Takip Edin