Pazariçi, Ordu Cd. No:306, 34240 Gaziosmanpaşa/İstanbul
+90 (0534) 625 48 49
ilmedavetdernegi@gmail.com

Tevekkül Dersi

Tevekkül Dersi 

Bu günkü sohbetimizin, dersimizin mevzusu tevekküldür. Tevekkülün lügat yani kelime anlamı halk dilindeki kullanıldığı şekli ile

وكلل بلله، يَكِلُ، تَوَكَّلَ عليه،و اوكل و اِتَّكَلَ و استسلم اليه

İşlerini Allah’a bıraktı, ona dayandı güvendi, ona teslim oldu.

İşte ona dayandı yani işinin edasında ona güvendi. Onun bu işi yapmasına itimat etti.

وَكَّلْتُ اَمْرِي الى فُلانٍ işimi falana tevdi ettim, onu yapacağından emin olduğu zaman. اِعْتَمَتُّ في امري عليه İşimin edasında ona itimat ettim.

وكل فلان اذا عجز عن القيام بامر نفسي kendi işini yapmaktan aciz kalan birinin işini fulana, bir başkasına güvendiği yapabileceğinden emin olduğu birisine tevdi etmektir.

وكل اليه الامر سلمه و تركه işi ona bıraktı, ona teslim etti, yani ona bıraktı artık işi o yapsın diye.

التوكل هو اذهار العجز acizliğinin, çaresizliğinin belirmesinin akabinden yani aciz kaldığı bir şeyde ümitlerinin kesildiği bir yerde diyelim,

ولاعتماد على الغير kendinden gayrı bir başkasına işi bırakmaktır.

Öncelikli olarak tevekkül her insanın fıtraten sahip olduğu bir değerdir.

İnansın inanmasın insan olarak dünyaya gelen her kişinin tabiatında, yapısında tevekkül yani bir başkasına güvenmesi, güvenmek istemesi fıtri bir lazımdır. Fıtri bir gerekçedir.

Bir cümle olarak toparlarsak tevekkül her insanoğlunun aczinin, çaresizliğinin tezahür ettiği yerde bu nasıl olur?

Bir hastalık, çölde susuz kalma gibi, aç kalma gibi herhangi bir sıkıntı, birisinden korkması, bir tehlike ile karşı karşıya kalması ona karşı direnemeyeceği gücü yetmeyeceği için o ihtiyacını kendisinin o an tedarik edemeyeceği sıkıntısı içerisinde işte insanoğlunun aczinin çaresizliğinin tezahür ettiği yerde o ihtiyacı giderecek bir güce güvenmesi, dayanması ona itimat etmesi fıtri bir ihtiyaçtır. Her insanda bu gibi anlarda, aczinin çaresizliğinin tezahür ettiği yerlerde bu ihtiyaç ortaya çıkar.

İşini görecek korkusundan emin kılacak, onu selamete ulaştıracak, açlığında onu doyuracak, susuzluğunda onu sulayacak hemen birisini, bir gücü arama ihtiyacı işte bu ihtiyaç kişiyi tevekküle sevk eder.

Güveneceği birisini arama gayreti içerisinde bulundurur. Bunun içindir ki iman değerlerinden cahil olan kimseler yani imani hiçbir değeri yok, herhangi bir sıkıntıya düştüğünde, düştüklerinde demin saydığım gibi hastalık gibi bir derde düçar olduklarında, rızık sıkıntısında bir şeyden korktuklarında güvenecekleri bir sığınak ararlar hemen.

Yani sığınacakları bir yer, kişi, bir şeyler ararlar. Bunun için cahili toplumlarda imani değerlere sahip olmayan veyahut iman ettiğini söylediği halde, inandığı rabbına, yaratıcısına güvenmenin cahilliği içerisinde olan kişiler, topluluklar taş, ağaç, boncuk yatır gibi takdis ettikleri şeyler edinirler.

Yani o acizliklerini ya bir taş ile takdis ettikleri bir taş ile aynen, ağaç, boncuk, nazar boncuğu gibi yatır gibi takdis ettikleri şeylere sığınırlar.

Onları önce takdis ederler duyguları ile kendi duyguları ile yani bu taşı asanın boynuna, evine kapısına onu kötülüklerden korur, o ihtiyacını giderir. Çocuğu olmuyor falan yatıra gider çocuğunun olacağını düşünür. Önce bu duygu etrafta yayılır, takdis ederler. Sonra da onları güvendikleri işlerini havale ettikleri şeyler edinirler.

Biz buna kendi ıstılahımızda ilah edinme diyoruz.

İnsanoğlunun güvendiği, itimat ettiği, ihtiyaçlarını giderdiği bir gücün varlığını bilmesi yani bir yaratıcının varlığını bilmesi ona iman ederek, onu varlığı tasdik ettiği gibi imanın gerekleri olan onun rububiyetini, isim ve sıfatlarını, iman tasdik ederek tevekkül ile teslimiyeti, güvenmeyi ona güvenmeyi teslimiyeti artık her işini ona bırakmış. Tek bir ilah olarak onu birlemesi yakinini vicdanındaki azmi güçlendirir.

Bunu az sonra karşılaştırdığımızda göreceksiniz. Bu paralellikte işleyen bir görüş bakış açısı tahlil yöntemi olmayınca Kuran’daki zikredilen kıssalara baktığımızda, kendisi çaresizliğinde acizliğinde sığınacak bir merci arar, sığınak arar kendi duygularını tatmin etmek için, cidden onun kendisini koruduğundan değildir.

Bizzat kendisini koruyamayan birisinin bir başkasını koruması bu mümkün değildir. Bildiğiniz gibi İbrahim aleyhisselam kavminin taptığı taştan, ağaçtan yontulmuş heykelleri kırıyor, onları kırdığı aleti kırmadan bıraktığı bir putun üzerine koyuyor, çekip gidiyor.

İbrahim aleyhisselam’ın kavmi geri geldiğinde mabede baktıklarında ilah diye tesmiye ettikleri şeylerin hepsinin kırılıp döküldüğünü görürler. Hemen ağızlarından çıkan ilk telaffuz ettikleri söz, bu ilahlarımıza bunu kim yaptı? Bu ilahlarımıza bunu kim yaptı?

İçlerinden birisi, bir kaçı ilahlarımızı kötülükle anan şu İbrahim var ya genç, yapsa yapsa o yapmış olabilir derler. İbrahim’i getirirler aleyhisselatu vesselam ona sorarlar, bunları sen mi yaptın? İbrahim aleyhisselam bunu neden ona sormuyorsunuz der. Yani kırdığı aleti omzuna astığını bunu neden ona sormuyorsunuz der

Burada İbrahim’in kavmine bir tebliğ üslubunu izlediği açık ama meselemiz o tarafı ile alakalı olmadığı için o tarafa geçmeyeceğim.

Ne demek ister İbrahim?

Onların sığındıkları, yalvardıkları, yakardıkları, bir çok ihtiyaçlarını giderdikleri ilah dedikleri şeylerin kırılıp döküldüğünü görünce herhalde akıllarına gelen ilk şeyin bunlar kendilerini koruyamamış, birileri bunlara saldırmış hepsini kırıp dökmüş, bu kendini koruyamayanlar bize ne yapar ki? Demiyorlar. Hemen bunu kim yaptı diye araştırmaya giriyorlar, İbrahim de çağırılıp oraya varıp sorulduğunda bunu neden ona sormuyorsunuz diyor, işitmeyeceklerini biliyorlar.

Cevap vermeyeceklerini de biliyorlar. İbrahim onlara bunu düşündürmek ister. Bizim buradan anlamamız gereken şey ise,

İnsan acizliğinde, beceriksizliğinin ortaya çıktığı bir an sığınacak bir şeyler arar. Acıktığında doyuracak rızık veren birisini arar. Hastalandığında şafi, şifa veren birisini arar.

Yolunu kaybettiğinde kendisine yolunu gösterecek, İbrahim Hacer ile İsmaili alıp Mekke’ye doğru yola çıkarken nereye gidiyorsun diye sorulduğunda,

Hastalandığımda bana şifa verecek, acıktığımda beni doyuracak, yolumu kaybettiğimde bana yolumu göstereceğe gidiyorum diyor.

İşte o an insan sığınacak bir yerler arar. Neye kime sığınamasının gerektiğini imanı gereği öğrenemediyse illa sığınacak bir yer arar, o sığındıklarının onu koruyamayacağını dahi düşünmezler.

Yalvarmalarını, yakarmalarını işittiklerini de düşünmezler. Hatta onların da herhangi bir sorun karşısında İbrahim’in kırıp döktükleri gibi bunlar nasıl kendilerini bile koruyamamışlar diyemiyorlar.

Cahilliği, imandan cahilliğin, tevhid den cahilliğin insanı ne denli bir gaflete sürüklediğini bu şekilde anlamak hiç de güç değildir.

İnsanoğlunun güvendiği, itimat ettiği, ihtiyaçlarını giderdiği bir gücün varlığını bilerek biz Allah’ın varlığını kabul ediyoruz, sonra onu bilmemiz de gerekiyor. Yaratıcı olduğunu bilmemiz gerekiyor. Rezzak olduğunu bilmemiz gerekiyor. Şafii olduğunu bilmemiz gerekiyor. Şafii olduğunu bilmemiz gerekiyor. Yaşatan ve öldürenin o olduğunu bilmemiz gerekiyor.

İşte buna tevekkül ile teslimiyet, ona güvenerek her işini ona bırakma, ihlas ile tek bir ilah olarak onu birlemesi yakini, yakini şek şüphe tereddüttün olmadığı bir iman.

Buradaki anlamı şöyle açalım, birisine güveniyorsun o güvendiğin cidden güvenilmesi gereken güç mü? Korur mu koruyamaz mı? Beni muhafaza eder mi etmez mi? İhtiyaçlarımı giderir mi gidermez mi? Gibi bir tereddüt duymaman gerekiyor.

Maalesef insanların Allah tan gayrı bu denli güvendikleri şeyler hakkında bu denli şüphelerin oluştuğunu göremezsin zihinlerinde.

Maalesef inanların, inandıkları Rabları, yaratıcıları, ilahları hakkında bu denli tereddütleri olur. İşte böyle bir tevekkül yakinini, vicdanındaki azmi güçlendirir.

Yakin bu denli şek ve şüphesiz şekilde yaklaştırmış ise artık azmi, evet ondan başka benim güveneceğim kimse yoktur.

Hem de en tehlikeli en umutsuz kaldığı anlarda.

Düşünün Musa kendisine inananlar ile beraber ilerliyor, arkasından firavun geliyor. Önlerinde deniz var. Denizin tabiatı belli, arkadan firavun, tam bir çaresizlik ortamında az sonra ibn Abbas dan gelen nakil ile de aktaracağız orada işte,

حسبنا الله   yani rabbim bize yeter. Bu kelimeyi aynen diyor Allah Resulü Mekkenin fethinden sonra insanlar sizi artık yok etmek için toplandılar, Huneyni kasteder korkun onlardan sakının bakın. Orada Allah Resulü aynı kelimeyi söyler, Allah bize yeter.

Öyle bir iman, yakini iman ile teslimiyet gündeme geliyor ki hiçbir tereddüt şek yok, o bize yeter. İşte bu denli bir gücün varlığını bilerek, ona iman ederek tevekkül ile teslimiyeti ihlas ile tek bir ilah olarak onu birlemesi yakinini, vicdanındaki azmi güçlendirir.

Tevekkül tek başına imanın bütün şubeleri içerisinde ve imanın sair şubeleri üzerinde de nüfusu olan, düşünün Allah’ın rezzaklığında, ona güvenmeden tevekkül önde gelir.

Onun ihtiyaçlarını gidermede tevekkül önde gelir. Gideren odur inanmada. Yolunu kaybettiğinde yolunu gösterme de hadi olarak onu görmen. Yani imanın sair şubelerinin hepsinde birçoğunda bu tevekkülün beraber işlendiğini görürsün.

Tevekkül tek başına imanın ve tevhidin şartı, her insanın fıtri bir lazımıdır

bu. Her insan tabiatı gereği biraz daha farklı bir ifade ile ele aldık, acizlik ve ihtiyaç anında sığınacağı, hacetini giderecek bir merciye ihtiyaç duyması, işiten, niyazını işiten, istediğini veren, günahlarını bağışlayan, açlığını gideren, hastalığına şifa veren fakirliğini gideren bir zengin zelilliğini izale eden bir azizi hülasetul kelam kulluğunu takdim edeceği bir hak mabud arar.

Burada şimdi ihtiyaç ve beceriksizliğinin tezahür ettiği bir yerde insan bu ihtiyaçlarını giderecek bir merci arar dedik. O mercii yanına üst üste bir işaret koyup eşittir deyin yani bir mabud arar.

O kulluğunu takdim ettiği bir mabud arar, sığınacak bir yer. O ihtiyacın belirmesi tabiidir, o ihtiyaç neticesi bir sığınacak aramak bu da tabiidir.

Esas sorun sığınacağı merci, mabud, ilah işte hak bir mabud araması.

Bunun içindir ki hacetini giderecek bir merciye ihtiyaç duyar, niyazını işiten, istediğini veren, günahlarını bağışlayan, açlığını gideren, hastalığına şifa veren, fakirliğini gideren bir zengin. Zelilliğini izale eden bir aziz hülasetul kelam kulluğunu takdim edeceği bir hak mabud arar.

Öyleyse bizim acizliğimizde sığınacağım, sığınılmasının gerektiğini düşündüğümüz o anki hal ile işte bu bir mabud arayışıdır.

İnsanlar tevekkülü bu denli önemsemeyince, acizliğin neticesi aradığı şey, güvenilecek şeyin kendiliğinden ona bir ilah olacağını yani kendisinin ilah edindiği bir şey olduğunu anlayıp idrak edemiyor.

Şuana kadar biz tevekküle bir giriş yaptık, tevekkülü lügat anlamı ile ele aldık.

Tevekkülün Istılah Anlamı;

Her ne kadar ikinci kısımdaki girişte ıstılahı anlam ifadelerini kullanmamıza rağmen ama bunlar birer giriş başlığı idi.

Tevekkülün ıstılahi anlamı,

Ki son cümlelerde bunun zikrettik, tevekkül edeceğiniz dayanacağınız, güveneceğiniz bir mabud arayışıdır ıstılahi anlamı bu.

Kime güvenmiş iseniz kime işinizi tevdi ettiyseniz kimin o işinizi yapacağını düşündüyseniz onu mabud ittihaz edinmişsinizdir.

Tevekkülün hakikati

Tevekkülün hakikati esbaba tevessül ile beraber yani sebeplere yapışarak kamil bir yakin yani zerre kadar şüphe tereddütün olmadığı iman ile, halık Rezzak, muhyil mumit olduğuna, ondan gayrı bir ilah ve ona denk bir rab olmadığına kalbin Allah azze ve celleye itimatıdır.

Biz ekseriyetle bu itimadı güveni hemcinslerimiz yani kendi cinsimizden olan insanlar hakkında düşünürüz. Esas güvenilmesi itimat edilmesi gereken rabbına bu eylemini ihlas ile ona gerçekleştiremezse ne yazık ki kendisi devamlı yaşadığı ortamda güvenilecek birisini arar. Yani artık güvenecek kimse kalmadı diye sözler eder.

İnsanların en çok güvenme zorunda oldukları onların yaratıcılarıdır. Bunun içindir ki Allah’a tevekkül en azim, en büyük vaciplerdendir. Kulun mükellef olduğu kulluk eylemlerinden bir eylemdir. Allah azze ve celle bir çok ayette tevekkülü emrederek, bir çok ayette derken abdest gibi namaz gibi namazın Kurandaki zikredilen naslara baktığınızda inan tevekkül hakkındaki zikredilenler daha çok.

Allah azze ve celle birçok ayette tevekkülü emrederek imanın ve İslam’ın şartı olarak zikretmiştir. Yani tevekkül müstakillen imandan bir cüz müstakillen İslam’dan bir cüzdür. Ama onları da ayrıyeten imanın şartı yani imanı bozan olmazsa yokluğunda imanı bozan, olmazsa yokluğunda İslam’ı bozan değer olarak zikretmiştir.

Bunun için de diyor ki;

وَعَلَى اللّهِ فَتَوَكَّلُواْ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ [1] eğer müminler iseniz Allah’a inanıyorsanız ona güvenin yani Allah’a güvenin.

İbn Kayyım diyor ki rahimehullah, Allah azze ve celle böylelikle bu ayette tevekkülü imanın şartı kılıyor. Tevekkülün yokluğunu imanın yokluğu olarak değerlendiriyor. İnanıyorsanız ona tevekkül edin  ha tevekkül etmiyorsanız demek ki inanmıyorsunuz.

Tevekkülün bu azim mevkine makamına baktığımızda imanın sair şubeleri gibi değerlendirilmediğini görüyoruz. İmanın şubelerinden olan bazı cüzlerin yokluğu, terki ile sadece o cüz noksanlaşıyor imanın sair cüzleri üzerinde onları iptal edecek, geçersiz kılacak bir nüfusu olmadığını görüyoruz. Ama tevekkül böyle değil.

Musa aleyhisselam az önce dediğim gibi,

وَقَالَ مُوسَى يَا قَوْمِ إِن كُنتُمْ آمَنتُم بِاللّهِ [2] ey kavmim eğer Allah’a inanıyorsanız, فَعَلَيْهِ تَوَكَّلُواْ إِن كُنتُم مُّسْلِمِينَ eğer Müslümanlar iseniz ona teslim olanlardansanız ona tevekkül edin diyor.

Ey kavmim eğer Allah’a inanmışsanız ve ona teslim olanlardansanız, Müslümanlardansanız ona güvenin diyor.

فَقَالُواْ Musa’nın kavmi dedi ki, عَلَى اللّهِ تَوَكَّلْنَا biz ona tevekkül ettik.

رَبَّنَا لاَ تَجْعَلْنَا فِتْنَةً لِّلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ ey rabbim bizi o zalimler topluluğu için bir deneme konusu kılma.

Yani denize yaklaşmışlar, arkadan düşman geliyor bediri düşünün, bedirden de Allah’ın yardımı nerede diye sesler çıkmaya başlamıştı, ey rabbim bunlar ile bizi böyle deneme.

Burada ise tevekkülü İslam’ın şartından kılarak tevekkülün yokluğu İslam’ın yokluğunu, çünkü inanıyorsanız ona tevekkül edin, bir de cidden Müslümanlar, o inandığınıza teslim olanlardansanız Allah’a tevekkül edin.

Ve Musa’nın kavmi de Allah’a tevekkül ettiklerini bizzat itiraf ediyorlar.

Tevekkül imanın şubelerinden bir cüzdür. Bizatihi hem cüz, hem de imanın sair şubeleri üzerinde nüfusu olan beraber eyleme dönüştüğü yerler de vardır.

Tevekkül Allah’a takdim edilen kalbi ibadetlerin yani kalp amellerinin tevekkül kalbi bir ameldir. Kalbin amellerindendir. Ha genel anlamda, yaşadığımız bu toplum içerisinde ameller imandan değildir diye zaten bir anlayış var.

Biz sadece cevarih ile yapılan amellerin iman ile alakasını değil bizim için kalbi ameller de vardır. Ki tevekkül bu amellerden birisidir.

Hem de kalbi amellerin en azimi, en büyüğüdür. Kalbin Allah u tealaya itimadı, güveni, bütün işlerini Allah’a tevdi etmesi, ona güvenmesi en azim ibadetlerdendir.

Allah kulunun kendisine tevekkülünü, güvenmesini imanın lazımlarından kılmış, çünkü Allah’a tevekkül ettin mi onun yaratıcı olduğuna inanıyorsun. Yani görünmeyen sebepleri bile halk eden o. Denizin bilinen tabiatına zıt denizi ikiye yarıyor. Bedirde olduğu gibi melekler ile yardım ediyor. Ona güven ve tevekkül o denli bir şey ki mesela Buhari’deki bir hadisi şerifte borçlanma ayetlerinin beyanında, tefsirinde geçen bir hadiste,

Geçmiş ümmetlerden birisi bir alışverişte bulunur, borç alır. Bunun yazılmasını ister, imkan olmuyor şahit getir deniliyor o da Allah yeter diyor. satıcı bunu kabul ediyor. Şahidim Allah deyince satıcı bitiyor. Belli bir zamana kadar vakit tanıyor, gidiyor. Borcunu ödeme anı yaklaşıyor, sahile geliyor oraya gidecek gemi yok. Borç tarihinden çok sonra ancak bir gemi var. Adam Allah’ı şahit tuttu. Ona o denli yakini var ki öyle bir mertebede ki onun güveni yanında, rabbinin yanında mahcup olmaktan haya ediyor. Ben rabbimi şahit tuttum. Tarih geçecek. O an adama borcu ödemekten çok Allah’a verdiği sözü yani ona güvenini, onu şahit tutmasını yani Allah onun kefili oldu. Hemen parayı bir şeye sararak bir kütüğe koyar ve denize salar. Yine de gemiyi beklemeye başlar. En azından çaresiz kaldığı bir ortamda rabbime karşı mahcup olmayayım diyerek, parayı koyar o meblağı bir şeye sarar kütüğün içine koyar denize bırakır. Geri geldiğinde gemiye biner tekrar oraya gider varır, adamı bulur. Onun ile selamlaşmanın akabinde borcumu ödemeye geldim, adam garip garip bakarak bana borcun ulaştı, şimdi o bir şeye sarıp kütüğün içerisine koyup denize bırakmayı rabbine karşı mahcubiyetini gidermek için yapıyor ama adam senin borcun bana ulaştı deyince nasıl? Ben bir sahilde giderken bir kütük gördüm bunu alayım eve götürüp yakarım diyor. getirdim diyor baktım kütüğün içinde bir şey var. Çıkardım sarılı, açtım baktım senin mektubun var. Ve aynen bana borcun da kuruşu kuruşuna kadar oradaydı diyor.

Şimdi tevekkül, ona kalbin subhanehu ve tealaya itimadı bütün işlerini Allah’a tevdi etmesi, ona güvenmesi en azim ibadetlerdendir.

Allah’ın Allah kulunun kendisine tevekkülünü güvenmesini imanın lazımlarından kılmıştır.

وَعَلَى اللّهِ فَتَوَكَّلُواْ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ eğer müminler iseniz ancak Allah’a güvenin, sadece ona güvenin.

إِذْ هَمَّت طَّآئِفَتَانِ مِنكُمْ أَن تَفْشَلَا وَٱللَّهُ وَلِيُّهُمَا ۗ وَعَلَى ٱللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ ٱلْمُؤْمِنُونَ

[3]

O zaman içinizden iki bölük bozulmaya yüz tutmuştu, dağılacaktı halbuki Allah onların yardımcısı idi. Müminler Allah’a tevekkül edin, ona güvenin.

Ne gariptir ki bazen şöyle deriz, الفرج بعد الشدة rahatlık, selamet sıkıntıdan sonradır hemen.

İşte o sıkıntı, çaresiz kaldığınız an, dileğinizin isteğinizin güveninizin artık acizliğinizi en son noktada idrak ettiğiniz noktadır o an. Ona telaffuz edeceğiniz kelimeler çok değerli ve hemen kabule şayan aslında o acizliği, o sıkıntıyı kulun hissetmesi cidden büyük bir nimet. İşin bittiği an değil o, işin bittiği an değil. Bir kul için acizliğini en güzel şekilde hissettiği nokta artık güçlü, aziz, yol gösteren birisine iltica etmede hiçbir pürüz tanımıyor. Bazen bu duyguyu yaşamak gerekir hissetmek gerekir. Aynen Mekkelilerin rahatlıkta Allah’a ortak koştukları ortamları düşünün, gemiye binip, denize açılıp fırtınaya yakalandıklarında biliyor ki tek mercii var artık, o kadar samimi ihlas ile ona güveniyorlar ki Allah onları selamete çıkarıyor. Ama karaya çıkıp emniyete kavuştuklarında yine ortak koşmaya başlıyorlar.

Bazen bunu ihtiyaçların hissedilmesi, açık bir şekilde hissedilmesi insanoğlunun faydasınadır. Allah tan başka tevekkül edilecek ilah yoktur.


[1] Maide 23

[2] Yunus 84

[3] Ali imran 122

Yani tevekkül imandan bir cüz olduğu gibi, ayrıca tevhidin Allah’ı birlemenin de cüzleridir.

Ayrıca imanın cüzlerinden olan tevekkül tek ve ortağı olmayan subhanehu ve tealayı birlemenin icabı kılınmıştır.

Allah diyor ki,

هُوَ رَبِّي لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ مَتَابِ [1] de ki o benim rabbimdir. Ondan başka tevekkül edilecek ilah yoktur.

Hani la ilahe illallah kelimesi İslam’a girmenin, Müslüman olmanın, en son nefesi bunun ile bitirmeyi söyleriz ya Allah’tan başka ilah yoktur derken işte tevekkül de Allah dan başka tevekkül edilecek ilah yoktur anlamında.

De ki o benim rabbimdir. Ondan başka tevekkül edilecek ilah yoktur.

Allah dan gayrı kime güvenmişsen, kime dayanmışsan, kime itimat etmişsen, kime işlerini tevdi etmişsen Allah dan gayrı ilah edinmiş olursun.

Değilse la ilahe illallah derken Allah dan başka Allah yoktur anlamında demiyoruz bunu haşa Allah dan başka ilah yoktur. Geçmişteki hiçbir topluluk haşa Allah dan başka Allah vardır diyerek şirke düşmemiş. Hiçbir topluluk da böyle pis bir şirke düşmemiştir.

اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ ۚ وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ [2] Allah ondan başka tevekkül edilecek hiçbir ilah yoktur. Yani o öyle bir ilah ki ondan başka tevekkül edilecek hiçbir ilah yoktur. Müminler yalnız Allah’a dayanıp güvenirler. Tevekkül imanın cüzlerindendir.

Daha önce fıtrat derslerini takip edenler anlayacaklar ki her fıtri haslet imanın cüzlerinden bir emrin nehyin muhatabıdır. Fıtraten tevekkül etme ihtiyacı Allah’ın imanda tevekkül edilecek rab olmayı bilme ve sadece ona tevekkül etme önce, onun tevekkül edilecek yaratıcı olduğunu kabul edince bunu bir çok insan diyelim ki yüzde doksan beş haşa Allah’a tevekkül etti beşini ayırırsa bir kısmını anlaşılsın diye diyorum mutlak Allah’a tevekkül edilir.

Burada hiçbir kimseye Allah dan gayrı birisine bu tevekkülden bir nebzecik o olmasaydı bu olmazdı denilmemesi gerekir.

Binaenaleyh tevekkül eğer imandan bir cüz ise, la ilahe illallah Allah’ı birlemeden bir cüz ise tevekkül bir kulluk eylemidir.

وَلِلَّهِ غَيْبُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَإِلَيْهِ يُرْجَعُ الأَمْرُ كُلُّهُ [3] göklerin ve yerin gaybı sırrı yalnız Allah’a aittir. Sırrını yalnız o bilir. Her işin akibeti ona döndürülür. Öyleyse ona tevekkül ederek kulluk edin. فَاعْبُدْهُ وَتَوَكَّلْ عَلَيْهِ

Ona tevekkül ederek kulluk et. وَمَا رَبُّكَ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ rabbin yaptıklarından gafil değildir.

Tevekkül Allah azze ve celle’nin kullarını, tevekkül bir sıfat olarak Allah azze ve celle’nin kullarını tavsif ettiği, vasfettiği, nitelendirdiği, övdüğü diyelim en bariz sıfatlardandır.

En seçkin sıfatlardandır. Ayeti kerimede diyor ki;

إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ اللَّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَإِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ آيَاتُهُ زَادَتْهُمْ إِيمَانًا وَعَلَىٰ رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ[4]

Müminler ancak şunlar müminlerdir, hakiki müminlerdir, işte bunlardır, çünkü انما burada hasır içindir. İşte hakiki müminler bunlardır. Müminler, hakiki müminler ancak Allah anıldığı zaman yürekleri ürperen. Böyle bir yüreğin tevekkülünü düşünün. Kendilerine Allah’ın ayetleri okunduğunda imanları artan ve yalnız rablerine tevekkül edip yani dayanıp güvenen kimselerdir diyor.

Görüldüğü gibi tevekkül Allah’ın kullarını vasfettiği nitelendirdiği en bariz niteliklerden sıfatlardan bir sıfattır.

İşte her kim Allah’a tevekkül ederse o ona yeter. Ama Allah dan gayrı hiçbir şey katiyetle kula yetmez. Hatta yetmez kelimesini bile söyleme zaten mecal kalmaz ki. Sen ondan istediğinde zaten seni işitmez. İstediğinin hiçbir şeyini veremez. Yetmez sözü de edilmez zaten.

Ancak kul, insan kendisinin haşa rabbine yetmediğini düşünebilir bu da şüphe tereddüt ve şektir.

Dillendirilsin, dillendirilmesin yani seslendirilsin seslendirilmesin hiç önemi yoktur. Aklından geçirmesi, düşünmesi, kalbinden geçirmesi onun imanını zedelemeye yeterlidir.

Her kim Allah’a tevekkül ederse, istenildiği gibi ona tevekkül ederse saydığımız gibi o ona yeter.

وَمَن يَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ فَهُوَ حَسْبُهُ   [5] her kim Allah’a güvenir, ona itimat ederse, ona dayanırsa her işini ona bırakırsa işi Allah’a bırakma bizim gibi toplumda alay istihza mevzusudur.

Hatırlayacaksınız Erdoğan’ın İstanbul büyük şehir belediyesi iken bir sene baya bir kurak geçmişti Müslümanları yağmur duasına teşvik etmişlerdi. Kaşarlanmış din düşmanı Chp düşüncesindekiler “artık işimiz Allah’a kaldı” keşke işimizi Allah’a bırakmasını bilsek birden işimiz çok güzel olur.

Esbaba tevessül, sebeplere yapışma, sebepleri iltizam etme tevekkülün icabıdır. Yani sebeplere yapışma katiyetle tevekküle münafi değildir tevhide münafi değildir, imana ters değildir. Bilakis esbaba tevessül tevekkülün icabı gereğidir.

Esbaba tevessül tevhide münafi değildir. Bilakis tevhidin gereğidir. Esbaba tevessülü gereksiz görme, birisi sebeplere yapışma gereksiz, lüzumsuz bu tevekkülü zedeler, tasavvuf ehlinin mantığıdır bu.

Esbaba tevessülü gereksiz görme şeriata münafidir, terstir. Çünkü şeriat senin sebeplere yapışmanı emrediyor.

Zira bazı vacibatın tahakukku için esbaba tevessülü vacip kılmıştır ama o sebep meşru olacak. Meşru olan sebebi lüzumlu görmeme şeriata terstir bunun için.

Esbaba itikat bu sefer sebeplere güvenme tevhide münafidir. Yani sebeplere güvenme o zaman tevekküle zarar verir. Biz sebeplere yapışılmasını meşru görüyoruz, tevhide münafi değil, esbaba güvenme, itikat ise tevhide münafidir. Her şeyin esbaba yapışmak ile yeterli olduğunu düşünen zihniyete hem sebep gereksiz demeyeceksin hem bir de sadece esbaba güvenmeyeceksin. Esbaba itimat ona güvenme müsebbibi unutmaya hatta ona ortak koşmaya götürür.

Sebeplere güvenip itimat edip ona dayandın mı müsebbibi, o sebebi yaratan Allah’ı onu unutmayı sevk eder. Ve ona ortak koşmaya kadar götürür.

Allah azze ve celle kuranı kerimde ;

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا خُذُوا حِذْرَكُمْ [6] ey iman edenler, tedbirinizi alın. Tedbir nedir burada? Esbaba yapışmak.

Hem de her halükarda sebebe yapışma zorundasın ama sebebe güvenmeyeceksin o meşru olduğu için, öyle olması gerektiği için bunu yapıyorsun.

Ayette ifade ettiği üzere harpte dahi ihtiyatı emrediyor allah. Mütevekkillerin tevekkül edenlerin imamı olan mutlak ki biz tevekkülü herşeyi ondan öğrendiğimiz gibi ondan öğreniyoruz.

O hem sözleri ile bize yol göstermiş, yaşantısı ile de bize onları izah etmiştir. Yanlış anlaşılmayı ve yanlış tatbikin önüne geçmiştir. Mütevekkillerin imamı olan allah resulü dahi esbaba tevessül etmiştir sebeplere yapışmıştır ama katiyetle sebeplere güvenmemiştir.

Diyor ki ;

وَشَاوِرْهُمْ فِي الْأَمْرِ [7] onlar ile istişare et.

فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ ۚ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ yanındaki arkadaşların ile ashabı kastediyor işlerini onlar ile istişare et yani istişare ederek o işleri yapın nasıl uygun görünüyor ise. Kararını verdiğin zaman da Allah’a tevekkül et. Çünkü Allah kendisine tevekkül edenleri, güvenenleri, dayananları, itimat edenleri sever.

Tevekkül Allah’ın kullarını sevme vesilelerindendir.

Hadisi şerifte Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem uhudda harbe gittiğinde üzerine iki zırh giymiştir.

Enes den gelen rivayette Buhari’de ebu Davud da, Mekke’ye girdiğinde fethettiğinde Mekke’yi Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem başında bir miğfer ile girmiştir.

Yani sorumluluğu atmak için.

Bütün bu nakiller gösteriyor ki Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem esbaba tevessülde esbaba yapışmakta ümmetine örnek olmuştur. Örnekliği ile, emredilen tevekküle dönük emredilen ayetleri kendisi sözleri ile ve yaşantısı ile de ümmetine göstermiştir.

Başka bir ayette de ;

[8]فَأَجَاءَهَا الْمَخَاضُ إِلَىٰ جِذْعِ النَّخْلَةِ قَالَتْ يَا لَيْتَنِي مِتُّ قَبْلَ هَٰذَا وَكُنتُ نَسْيًا مَّنسِيًّا

Doğum sancısı Meryemi bir hurma ağacına kadar götürdü, ona dayandı o halden o kadar müzdaripdi ki Meryem çünkü kendisi kötü bir şey ile itham ediliyordu hamile kalmasından dolayı. Keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim diyor.

Aşağısından ona şöyle seslenildi;

فَنَادَاهَا مِن تَحْتِهَا أَلَّا تَحْزَنِي قَدْ جَعَلَ رَبُّكِ تَحْتَكِ سَرِيًّا وَهُزِّي إِلَيْكِ بِجِذْعِ النَّخْلَةِ تُسَاقِطْ عَلَيْكِ رُطَبًا جَنِيًّا

Meryem üzülme mahzun olma. Tasalanma, rabbin senin alt tarafında bir su arıkı vücuda getirdi. Hurma dalını kendine doğru silk ki üzerine taze hurma dökülsün.

Şimdi bakıyorsun alt tarafta senin için bir su arıkı yarattı diyor. burada da hurma dalını silkele sana hurmaları dökülsün diyor üzerine. Bazıları hamileliğinin son günlerinde olan bir kadın bu gövdeli ağacı nasıl sallayabilir? Aslında Allah insanların güçlerinin yetemeyeceği sebepler Allah insanların önüne güçlerinin yetemeyeceği sebepler yığmamış yani her sebep illa kolay değildir illa zor da değildir, önüne sadece basit bir gayret ile esbaba tevessülü istiyorum. Dalı tutması böyle bir gayret Meryem aleyhisselam dan aynısını istiyor.

Allah bu salih kadının kıssası ile esbaba tevessülün basit bir sebep de olsa gerekliliğini anlatıyor.

Bunu bazen şu ayeti kerime ile biz izah ederiz, rızık bahsinde anlatırken, Allah azze ve celle buyuruyor ki;

وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجًا * وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ her kim Allah dan korkarsa Allah ona bir çıkar yol verir, çıkar yol gösterir. Onu öyle bir rızıklandırır ki nereden geldiğini bilemez.

Nereden geldiğini bilemez derken ne kastediliyor? Sanki sebepsiz veriyor öyle mi? Yok bu da değil. Çünkü başta her kim Allah dan korkarsa diyor. ondan korkmayı buna sebep kılıyor.

Her kim Allah dan korkarsa ona bir çıkar yol verir, gösterir. Ve onu öyle bir rızıklandırır ki nereden geldiğini bilemez. Allah illa bizim önümüze baş edemeyeceğimiz sebepler koymuyor. Sadece esbaba tevessüle meylimizi istiyor.

Bu meyli de şöyle düşün, bazen kader mevzusunda bizi en şaşkın bırakan meselelerden birisi, Allah istediğini sapıtır, istediğini hidayete götürür, fasıklardan başkasını da sapıtmaz delalete düşürmez derken bizden kendisinden hidayet istememizi emrediyor değil mi? Her halükarda ondan hidayet istememizi, işte bizden böyle bir teşebbüs bekliyor.

İlla güç yetiremeyeceğimiz taakatımızın fevkinde sebepler yığmamış bizim önümüze. Tedbirini al sonra tevekkül.

Muğira bin ebi kurra şöyle naklediyor, ben Enes radıyallahu anhudan işittim diyor,

قال رخلو يا رسول الله birisi geldi Allah Resulüne dedi ki, ey Allah’ın Resulü,

أعقلها وأتوكل ، أو أطلقها وأتوكل ؟  devemi bağlayıp da mı tevekkül edeyim Allah’a yoksa salıvereyim sonra mı tevekkül edeyim?

اعقلها وتوكل  deveni bağla ve öyle tevekkül et.

Deveyi bağlamadan tevekkül etmiyorsun. Bağlayacaksın sonra tevekkül edeceksin.

Bu hadisi şerif Tirmizide en yakın bulabileceğiniz ve şeyh Elbani de buna sahih demiş.

Rızkın celbi için hareket, tevekkülün gereği. Tevekkülün icabı. Ömer radıyallahu anhudan gelen bir hadisi şerifte ;

لو أنكم تتوكلون على الله حقَّ توكُّله eğer siz Allah’a hakkı ile tevekkül etseydiniz, لرزقكم كما يرزق الطيرَ : تغدوا خماصًا وتروح بطانًا aynen kuşlar sabahleyin nasıl aç çıkıyorlar ve akşamleyin geriye tok dönüyorlar, eğer Allah’a hakkı ile tevekkül etseydiniz onlar gibi rızıklandırılırdınız diyor.

Bu hadisi şerifte bizim anlamamız gereken çok önemli bir örnek.

Allah azze ve celle rızkını tefekkül ettiği kuş dahi ki bizim de rızkımızı tefekkül etmiştir. Yuvasında rızkının gelmesini beklemiyor. Sabah erkenden aç bir şekilde yuvasından çıkarak rızkını arıyor. Allah azze ve celle o kuşa rızkını lütfederek akşam yuvasına tok olarak dönmesini lütfediyor.

Müslüman birisi iyi bilmeli ki esbaba tevessülde sebebin meşru olmasına dikkat edilmelidir.

Zira sebebe tevessülün cevazı sebebin meşruluğa bağlıdır. Bazıları devlet dairelerinde işinin olması için memura rüşvet ödüyor buna sebebe yapışmak diyor, talebe imtihanda hile yapıyor buna sebebe tevessül diyor, bunların hiçbirisinin sebebe yapışma ve tevekkül ile alakası yoktur. Şeriata muhalif işlerdir. Eğer Allah’a hakkı ile tevekkül etseydi meşru olmayan sebebe sarılmazdı.

Tevekkül ile tevakül arasıdaki fark;

İnsanlar tevekkül ile Allah’a güvenme ile kafasına göre tevekkül eder görünme arasındaki farkı ayırt edemiyor.

Tevekkül ile tevakül arasında, tevekkül şuana kadar anlattığımız şekli iledir. Tevakül ise tevekkül eder görünüm serdedilmesidir. Daha önce gördüğümüz gibi esbaba tevessül tevekkülün vazgeçilmez vaciplerinden olduğudur. Esbaba tevessülü terk ederek Allah’a tevekkül ettiği iddia edilmesi Allah’ın dini ile hiçbir alakası yoktur.

Tevakül bu ümmetin zayıf düşme sebeplerindendir. Evinden çıkmadan yan gelip yatarak rızkını bekliyor. Ya kuş bile bunu yapmıyor.

Sonra ben Allah’a tevekkül ediyorum diyor.

İbn Abbas’ın Buhari’deki Allah Resulünden naklettiği bir hadiste şöyle diyor ;

كانوا يحُجُّونَ ولا يتزوَّدونَ ويقولونَ: نحن المتوكِّلون yemen ehli hacca geliyordu, ve yanlarına azık almıyorlardı. Yiyecek içecek bir şeyler almıyorlardı. Sonra da biz Allah’a tevekkül edenleriz diyorlardı.

فَإِذَا قَدِمُوا مَكَّةَ Mekke’ye geldiklerinde de,  سَأَلُوا النَّاسَ insanlardan yiyecek istiyorlardı.

فأنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى: Allah şu ayeti indirdi,

 وَتَزَوَّدُوا فَإِنَّ خَيْرَ الزَّادِ التَّقْوَى azık edinin, iyi bilin ki azıkların en hayırlısı takvadır diyor. bu hadisi şerifte bu ayetin inmesine sebep olan vakada gördüğünüz gibi esbaba tevessül tevekküldür. Böyle tevekkül edilir. Ama esbaba tevessül etmeden azığını almadan yola çıkıyorsun sonra da Allah’a tevekkül edenlerdenim diyorsun. Bunun tevekkül ile alakası yoktur.

Tasavvuf ehlinin miskinliği budur. Yani esbaba tevessül, esbaba yapışmayı terk ederek rabbim beni rızıklandırır, ve bunlar da Allah’ın farklı kullarıymış. En salih kullarıymış gibi düşünülüyor. Hatta imam Gazalinin ihyasına baktığınızda bile bu miskin sünepe dervişlerin tevekkülünü Ebu Bekir’in tevekkülünden üstün görürler.


[1] Rad 30

[2] Teğabun 13

[3] Hud 123

[4] Enfal 2

[5] Talak 3

[6] Nisa 71

[7] Ali imran 159

[8] Meryem 23

Ebu Said – El Yarbuzi 

 Yazan : Ankaralı Mehmet Şahin 

Tevhide Giriş

Bizleri Takip Edin