| |

İlah Konusu

İlah Konusu

Allah’a hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve kötü amellerimizden Allah’a sığınırız. Allah bir kimseyi hidayete erdirdiği zaman onu saptıracak yoktur. Bir kimseyi de dalalete terk ettiği zaman ona hidayet verici yoktur. Şehadet ederim ki Allah’tan başka ibadete layık hak ilah yoktur, şeriksiz tektir. Muhammed A.S. O’nun kulu ve elçisidir.

Değerli kardeşler, biz bu ders serisine başlarken bunun bir puzzle olduğunu söyledik ve o puzzle’ın parçalarını da yavaş yavaş tamamlamaya başladık. Anlatacağımız şeyler gitgide azalıyor. Bugüne ayırdığımız konuda; ilah dediğimiz, yani ibadet edilen varlık dediğimiz, mabud manasındaki veya Türkçede “tanrı” denilen kelimeye yüklenen anlam çerçevesinde, Kur’an ve sünnette hangi kişiliklerin, hangi nesnelerin bu isimle isimlendirildiğini anlamaya çalışacağız. Bunun bize ne yararı var? Çok yararı var.

Bazen biz birisine “şirk nedir?” diye sorarız, adam anlatır. Peki, “Mekkeli müşriklerin şirke düşme sebebi neydi?” dediğimizde, %95 cevaplayamaz. Mekkeli müşriklerin şirke düşme sebeplerini bilmedikleri zaman, şirki bilmenin de çok bir anlamı kalmamış oluyor. Oysaki bunu da bilmeleri gerekir. Hristiyanların Hristiyan olma sebebini de bilmeleri gerekir, Yahudileri de ve diğerlerini de.

Kur’an’da ve sünnette, insanların Allah’tan gayrı ibadet ettikleri varlıkların sıfatlarını ayetler ve hadisler eşliğinde göreceğiz. Biz daha önceki derslerimizde şu ayet-i kerimeyi almıştık:

وَاعْبُدُوا اللّٰهَ وَلَا تُشْرِكُوا بِه۪ شَيْـٔاً

Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmadan ibadet edin.” (Nisâ 36)

Buradaki “şey” kelimesi, yukarıdaki her şeyle eşleştirilebilir. Bizim Kur’an ve sünnette Allah’tan gayrı ibadet edilen varlıkların sıfatlarını öğrenmemiz lazım. İnşallah bunları öğreneceğiz ve puzzle’ın bir parçasını da tamamlamaya çalışacağız.

Nebilerin ve Salih Kadınların İlah Olabileceği

Bunlardan ilki Mâide 116’da geçmektedir:

وَاِذْ قَالَ اللّٰهُ يَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ ءَاَنْتَ قُلْتَ لِلنَّاسِ اتَّخِذُون۪ي وَاُمِّيَ اِلٰهَيْنِ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ قَالَ سُبْحَانَكَ مَا يَكُونُ ل۪ٓي اَنْ اَقُولَ مَا لَيْسَ ل۪ي بِحَقٍّۜ اِنْ كُنْتُ قُلْتُهُ فَقَدْ عَلِمْتَهُۜ تَعْلَمُ مَا ف۪ي نَفْس۪ي وَلَٓا اَعْلَمُ مَا ف۪ي نَفْسِكَۜ اِنَّكَ اَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ

Ey İsa! Sen mi insanlara ‘beni ve anamı Allah’tan gayrı iki ilah edinin’ dedin?

Devam eden ayet-i kerimede İsa (a.s.) şöyle diyor:
“Seni tenzih ederim. Hakkım olmayan bir şeyi söylemek bana yaraşmaz.”

Malumunuz, nebiler sorguya çekilecekler. Nebiler sorguya çekiliyorsa, siz hayli hayli sorguya çekileceksiniz. Bu iş ciddidir.

Peki, bizim burada bu konudaki istidlalimiz nedir? Mesela salih kadınlar ve resuller örneğini şu an almış olduk. Allah burada dedi ki: “Ey Meryem oğlu İsa! Sen mi ‘beni ve annemi Allah’tan gayrı iki ilah edinin’ dedin?”

Şimdi birileri ne yaptı? Hristiyanlaştı, İslam’ı ne yaptılar? Bozdular. Bu esnada bunlar müşrik, yani kâfir oldular. Ebedî cehennemlik oldular. Buna sebep nedir? Aslında olumlu olması gerekirken, biri İsa, biri Meryem’dir. Böyle olmasına rağmen ne İsa’nın ne de Meryem’in bu işte bir suçu vardır. Onlar İslam için geldiler, İslam’ı anlattılar ve o din üzere vefat ettiler. Fakat sonradan gelenler Allah’ın getirmiş olduğu bu pak dini bozdular. Din adamlarıyla bozdular; bir şekilde bu süreç bozuldu. Daha sonra da öyle bir hâl aldılar ki, sevgide aşırı gitmenin neticesi olarak bu iki kişi ilah hâline geldi.

O zaman biz buradan ne anlayacağız? Birazdan da benzer formatta gelecek: Bir nebi, eğer ona Allah’ın çizdiği hukukun çerçevesinde davranılmazsa, ilahlaştırılabilir. Kendisinin hiçbir suçu olmamasına rağmen.

“Meryem oğlu İsa” lafzından baktığımızda; Meryem annemiz cennet kadınlarının efendilerinden biri olmasına, Kur’an’da örnek gösterilen bir kadın olmasına rağmen insanlar onu kötü vesile edinerek Meryem (a.s.) ile birlikte İsa (a.s.)’yı ilah edinip Allah’a ortak koşmuşlardır. Bu çok önemli bir mevzudur.

Allah Resulü bize şöyle diyor:
“Sizler karış karış, kulaç kulaç, arşın arşın Ehl-i Kitab’ı takip edeceksiniz. Onlar bir keler yuvasına girse siz de peşinden gireceksiniz.”
Sahabe diyor ki: “Ey Allah’ın Resûlü! Bunlar Yahudi ve Hristiyanlar mı?”
O da diyor ki: “Başka kim olacak ki?”

Biz, “Yahudilere ve Hristiyanlara nerede benzeyeceğiz?” diye baktığımızda; kravatımız mı, Nike yazan tişörtümüz mü, Adidas ayakkabımız mı diye düşünüyoruz. Nasıl benzeyeceğiz? Bunlarda da aslında kendi çapında bir benzeme olabilir. Ama en çok korkmamız gereken meseleler yukarıdaki meselelerdir.

Yani onların Müslümanlıktan kâfirliğe dönüşmesine sebep olan o dönüşümü biz de sergileyebiliriz demektir bu. Çünkü Allah Resulü burada “şunu yaparsanız keler deliğine girmiş olursunuz” demiyor. Ucu açık bırakıyor. Her şeyle olabilir bu: yılbaşı kutlamakla da olabilir ya da Yahudilerin kendilerini üstün bir ırk görmesi gibi, siz de kendinizi üstün bir ırk görerek bu kategoriye girebilirsiniz. Her türlü benzeme olabilir.

Ama burada asıl olan; bizim ayağımızı kaydıracak ve ayağımız kaydıktan sonra bir daha bizi toparlayamayacağımız duruma sevk edecek olan şey, Ehl-i Kitab’ın küfürlerini ve şirklerini taklit etmek, onlara benzemektir.

Şöyle bir şey de var: Hiç kimse kalkıp “Ben Hristiyanlara benzeyeceğim” ya da “Ben Yahudilere benzeyeceğim” diyen bir topluluk duyamazsınız. Ama o sıfatı elde edecek amelleri yapan ve onların düştüğü vartalara kendileri de düşebilecek olan, adına Ahmet diyen insanlar olabilir.

Bakınız, siz “Müslümanım” dediğiniz için Müslüman olmayacaksınız. Yani siz kendinize Müslüman dediğiniz için böyle değilsiniz. Bu, dünyada size fayda sağlayabilir; ama ahirete yönelik olarak ortaya bir kitap konulacak. Orada yapılan bir tarif var, bir elçi gönderilmiş, o elçinin bir din tarifi var, onun bir Müslüman modeli var. Sen onlara göre ne yaptın? Orada hesaba çekileceksin.

Yani ben İsmail’e göre hesaba çekilmeyeceğim, ben falanca şeyhe göre de hesaba çekilmeyeceğim. Allah’ın indirdiği, koruduğu, öğrettiği ve öğrenilmesini istediği, kıyamete kadar geçerli olan vahyinden hesaba çekileceğim. O yüzden burada bizim çok dikkat etmemiz gereken husus nedir? Onların yaptığı bu hatalara bizim de düşmememiz gerekir.

Biz nebiyi çok severiz. Fatıma annemizi de severiz, Hatice annemizi de severiz. Ama burada sevgide aşırıya gittiğimiz zaman varacağımız yere dikkat etmemiz gerekir.

Mesela bizim şöyle bir sözümüz var: Allah Resulü Mustafa mı? Evet, yani seçilmiş. Peki sizce kitabında seçilen elçi övülmüş mü? Övülmüş; hem de akıl almaz ifadelerle. Dolayısıyla birisinin kalkıp daha fazla övmeye çalışması, Allah’ın ona vermiş olduğu değerden daha fazla bir değer vermesi, onun felaketi olur. Ona uyanların da felaketi olur. O yüzden orada durmak lazım.

Birisi kalkıp derse ki: “Allah Resulü gaybı bilir.” Bu, övgü gibi duran ama aşırıya gitmektir. Bu, Allah’ın ona vermediği bir konum biçmektir.

Allah Resulü şefaat edecektir. Peki kime? Öyle önüne gelene, istediğine diye bir şey yok. Bunlar hep ona biçilmemiş rollerdir. Burada dikkatli olmamız gerekir. Bu, resuller için de geçerlidir. İsa’nın ve annesinin böyle bir konuma yükselmesi başkaları için de olabilir.

Bu iki kişi dinleriyle öne çıkıyor: İsa (a.s.) da Meryem (a.s.) da dinleriyle öne çıkıyorlar. Yine dinleriyle öne çıkan bir grup daha var ki, bu da Ehl-i Kitab’ın düştüğü hatalardan biri hâline gelmiştir. O da din adamlarıdır.

Bakınız, Tevbe Suresi 31’de:

اِتَّخَذُٓوا اَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَالْمَس۪يحَ ابْنَ مَرْيَمَۚ وَمَٓا اُمِرُٓوا اِلَّا لِيَعْبُدُٓوا اِلٰهًا وَاحِدًاۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ

(Yahudiler) Allah’ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını); (Hristiyanlar) da rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i (İsa’yı) rabler edindiler. Hâlbuki onlara ancak tek ilaha kulluk etmeleri emrolunmuştu. O’ndan başka ilah yoktur. O, bunların ortak koştukları şeylerden uzaktır.

Şimdi Yahudiler Allah’ı bırakıp hahamlarını, Hristiyanlar da Meryem oğlu Mesih’i rab pozisyonuna getirdiler. O makamda gördükten sonra ona ibadet ettiler, sonra da ilah edindiler. Kim bunlar? Hahamlar kim, rahipler kim? Din adamları.

Bizde böyle bir problem yok; bizim ne hahamımız var ne de rahibimiz var diyebilirsin. Bunu deyip sıyrılmak çok kolay. Lakin sıfata baktığımız zaman; din adamı, din anlatıcısı, din öğreticisi… O zaman bu bizi ilgilendirir.

Şimdi “onlara uyacağız” dedik ya, peki biz buradan ne ders almamız gerekiyor? Demek ki bu adamlar —din adamları, din öğreticileri— bazen rab makamına, bazen ilah makamına çıkarılabilirler.

Sen din adamlarına muhtaçsın. Yani din adamlarının yazdıkları kitaplara, çevirilerine, tercümelerine; bir hadisin sıhhati konusundaki bilgilerine ve gayretlerine muhtaçsın. Yahut geçmiş dönemde yaşamış bilgilerin bize aktarılmasında… Tüm bunlarda din adamlarına ihtiyacımız var.

Ama burada da haddi aştığımız zaman, ileriye gittiğimiz zaman, bizden öncekilerin düştüğü hataya biz de düşebiliriz.

Mesela bunun en basit örneği Adiyy bin hatim kıssasında bu ayeti Allah resulü seslendirince Adiyy daha önceden Hristiyan olan bir sahabe aynı zamanda avcı birisi, diyor ki biz onlara ibadet etmiyordu ki. Çünkü bu ayet ibadetten bahsediyor, bir tek ilaha ibadet edin diyor. Biz zaten Allah’a ibadet ediyorduk diyor ve biz din adamlarımıza rükû yapmıyorduk, secdede etmedik, kıyamda da durmadık. Dolayısıyla, Adiyy’in bu çıkışı kendi çerçevesinden haklı. Ama Allah resulü ne diyor zaten bu dediklerini isteseydiler siz bunları yapmazdınız diyor. Onların helal dediğini helal, haram dediğini haram kabul etmiyor muydunuz? Dedi ki Adiyy evet onları haram dediğini haram, helal dediğini helal kabul ediyorduk.

Bakın sırf helal ve haramı Allah’tan alıp bu yetkiyi, resulünden alıp bu yetkiyi bu tarafa verdiğiniz zaman, bunlar din adamı ne olacak bizim adımıza karar versinler dediğiniz zaman, onlar daha çok biliyorlar, daha çok okumuşlar, mürekkep yalamışlar, zaten islam dini onları övmüş; bilenler ile bilmeyenler bir olur mu, bilmediğiniz şeyi zikir ehline sorun diye ayetler var. Bizde buraya gittik. Buraya gittin ama çırılçıplak, yalınayak gitmeyeceksin. Allah’ın sana indirmiş olduğu vahiy ile onlardan istifade etmeye çalışacaksın. Ama sen buradaki sana izzet ikram indirdiği vahyi bırakıp tamamen dinini onların algılayışına teslim edersen sen arkadaşım işte az önce yerdiğimiz, belki de kendisinin de kınadığın duruma düşmüş olacaksın.

Allah’ın kitabı hakimdir, onun açıklaması yani sünnet hakimdir. Bunun dışındaki tüm sözler kabulde edilebilir ret de edilebilir cinsinden. Yani imam malike nispet edilen, Medine’deki kabri gösterip şu kabirdeki yatan zatın dışındaki kişilerin sözleri kabulde edilebilir ret de edilebilir cümlesi çok önemlidir. Aynı şey bizim içinde çok önemlidir vahye teslimiyet ararız. Ona ters olan bir şey varsa çok sevdiğimiz bir alimde olsa onu almayız, kabullenmeyiz. Onun yararına da bu böyledir, bizim yararımıza da bu böyledir. Bizden sonraki nesliler yararına da bu böyledir. O yüzden bir şeye haram demek için bir şeye helal demek için çok dikkatli olmak gerekir.

Şu ibadettir, şu da bidattir dememiz için çok dikkat etmemiz gerekir kardeşler. Bu dindir; siz bunun uygulayıcısısınız, şari’i (yasa koyucusu) değilsiniz. Kanun koyucu siz değilsiniz, uygulayıcısısınız. Çok dikkatli olmanız gerekir. Peki, din adamları kanun koyucu mu? Asla! Onlar da uygulayıcılar.

Onlar bizim bilmediğimiz alanlardaki vahyi bize taşımakla sorumlu olan kişilerdir. Vahiy üretmekle sorumlu olan değillerdir. Yeni bir bilgi üretmekle zorunlu olan, sorumlu olan kişiler değillerdir. Var olan, inmiş, bitmiş… Allah Resulü niye öldü? Neden 23. ayda ölmedi de 23. yılda öldü? Din tamamlandı. Din tamamlandıysa o zaman alime yeni bir helal, yeni bir haram, yeni bir ibadet etme düşer mi? Düşmez. Ama düşüyor işte bakın. Bizden öncekilere düşmüş, Allah da bunu haber veriyor. Onlar rahiplerini ve hahamlarını… Bizden sonra bir tane daha bir din gelseydi ne diyecekti biliyor musunuz? Onlar imamlarını, şeyhlerini, abilerini, hocalarını, dernek başkanlarını, cemaat önderlerini rableri edindiler diyecekti. Olay bu.

Evet, ilah edinilebilecek varlıklardan bir tanesi de özünüzle, sizle alakalı: Nefsin ilah edinilmesi. Bakınız; ‘Era’eyte menittehaze ilahehu hevahu’. Heva… Furkan 43: ‘Kendi hevasını kendisine ilah edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın?’.

Şimdi ilahın özelliği nedir? Ona ibadet edilmesidir, doğru mu? İbadet ona edilmesidir. Yani onun o isteklerinin ne yapılmasıdır? Yerine getirilmesidir. Ama doğru ama yanlış. Mesela, bu dinde rabıta diye bir şey yok aslında. Ama rabıta yapanlar niye bunu yapıyorlar? Allah’a yaklaşma adına yapıyorlar, doğru mu? Ama Allah böyle bir delil indirmiş mi? Böyle bir delil indirmemiş. Biz ona bakmıyoruz şu an. Önemli olan burada nefsin ilah edinilmesi.

Peki, nefis nasıl ilah edinilir o zaman? Nasıl ilah makamına çıkabilir kişide? Eğer mutlak otorite artık nefsinin ona fısıldadığı, sürekli bir şekilde içerisine gelen, duyguları harekete geçiren bir yönü barındırıyorsa; vahiyle çatıştığı yerlerde de sürekli nefsinden yana tavır koyuyorsa bu kişi, arkadaşlar, artık bunun nefsinin de ilah edindiğini söyleyebiliriz. Potansiyel olarak hepimiz buna müsaitiz. Hepimiz buna müsaitiz yani.

Allah da bunu haber veriyor; ‘Nefsini ilah edineni gördün mü?‘ diyor. Yani sen vahiyle karşılaştığında nasıl bir dinin var ki o vahyin emri karşısında nefsini hâkim kılıyorsun sürekli? Sürekli bakın, bu çok önemli. Sürekli… Mesela içki içenin Allah Resulü tarafından verilmiş bir tarifi vardır. Sürekli içki içene ne diyor, hangi şeyi kullanıyor biliyor musunuz? Sürekli içki içen adama; devamlı içene, ara sıra içene demiyor, sürekli içiyor adam mesela… bizdeki tabirle ayyaş… Ona bir tabir kullanıyor, bir şeyle kıyaslıyor onu. Puta tapan gibidir diyor.

Normalde böyle bir şey yok bak, bir adam içki içtiğinde bu ifade kullanılmaz. Amma velakin onun müptelası olduğu zaman ‘puta tapan gibidir’. Yine bağıntı var aynı şekilde. Çünkü bir insan bir şeye ibadet etti mi o ibadet ne olur genelde? Sürekli olur. Devamlı olur. İşte sen de o içkiyi devamlı içtiğin zaman puta tapan gibi olduğun gibi; burada da dostum, nefsinin sürekli şekilde sana fısıldadıklarını -ki şeytan devrede orada- sen bunları sürekli yerine getirince… İslam burada ne buyurmuş, şurada ne emretmiş, Allah Resulü nasıl bir babaydı, Allah Resulü nasıl bir devlet adamıydı, Allah Resulü nasıl bir eşti… Bunların hepsini es geçip nefsinin sana fısıldadıklarını yerine getirdiğin zaman, o zaman sen de bu ayetin kapsamına ne yapabilirsin? Girebilirsin.”

Gördüğünüz gibi ilah çeşitleri, ibadet edilen varlık çeşitleri öyle bir iki taneyle sınırlı değil. Çünkü neyin karşılığı demiştik bu ‘mabut’ ifadesinin? Nisa Suresi’ndeki hangi kelimenin karşılığı dedik bunlar? ‘Şey’ kelimesinin karşılığı dedik.

Allah ‘Bana hiçbir şeyi ortak koşmayın’ dediğinde, o ‘şey’; şey eşittir hayvanlar, şey eşittir salih erkekler, şey eşittir resuller… Hepsi giriyor bunun içerisine. Çünkü insanlık tarihinde insanlar o ‘şey’ dediğimiz ne varsa, birçoğuyla Allah’a ortak koşmuşlar. Yani çok alakasız şeylerle Allah’a ortak koşmuşlar. Size komik gelebilecek bazı şeylerle… Ama velakin bunlar yaşanmış. Birazdan birkaç örnek daha gelecek.

Peki, melekler ve cinler acaba ilah makamına çıkarılabilir mi? Yani ibadet edilen varlık haline dönüşebilir mi? Aslında enteresan, görünmüyorlar. Değil mi? Görünmüyorlar ama inanılıyorlar. Hem bizim tarafımızdan inanılıyorlar, hem Mekkeli müşrikler cinlere, meleklere inanıyorlar, hem Hristiyanlar inanıyorlar, hem Yahudiler inanıyorlar. İnananları çok. Peki, görünmeyen bir varlık Allah’ın dışında nasıl bu makama gelebilir? Biraz bunu inceleyelim.

Şimdi siz tespit edin; Sebe 40-41. O gün Allah onların hepsini bir araya toplar, sonra meleklere der ki: ‘Bunlar size mi ibadet ediyorlardı?’. Soru soran kimdi? Allah. Kime soruyor? Meleklere. Güzel. Onlar ‘Seni tenzih ederiz, bizim velimiz sensin, onlar değil. Hayır, onlar cinlere ibadet ediyorlardı, çoğu onlara iman ediyordu’ derler. Hem meleklere hem cinlere ibadet edilebileceğini nasıl çıkardık biz bu ayet-i kerimeden?

Allah meleklere sordu: ‘Sizin mi… Size mi iman, ibadet ediyorlardı?’ diye. Onlar da ‘Hayır’ dedi. Demek ki olabilir. Değil mi? Demek ki meleklere de ibadet olabilir. Onlar ne yaptılar hemen, salih kullar olduğu için? Hemen reddettiler. Ne dediler? ‘Cinler…’ Konuşan kimdi o zaman? Melekler. Demek ki cinlere de ibadet olabiliyor mu? Olabiliyor.

Bir kere birinci istidlalimiz bu. İsra Suresi 57’de de buna benzer bir ifade var. Bu İsra 57’deki ayetin tefsirinde Müslim’den gelen bir rivayette bakın şöyle bir anlatım var: Cinlerden bir topluluk Müslüman oldu. Biliyorsunuz bunlar kafirlerdi. Resulullah Aleyhissalatu Vesselam’a Kur’an gelince göklere çok rahat çıkıp inebiliyorlardı, orada bir engelle karşılaştılar. Sonra dediler ki ‘Gidin bakın bu engelin sebebi nedir yeryüzünde?’. Sonra birtakım topluluklar Kur’an okuyanlarla tanıştılar. Sonra geri döndüler, dediler ki ‘Musa’dan sonra bir kitap indirilmiş: Kur’an’. Ve sonradan bir heyet Allah Resulü Aleyhissalatu Vesselam’a geliyorlar ve Müslüman oluyorlar cinler. Ve sonra Müslümanlık cinler arasında da yayılıyor ama ekserisi kafir bunların. Bu konu başka bir konu.

Cinlerden bir topluluk Müslüman oldu. Halbuki daha evvel kendileri başkaları tarafından ibadet olunuyorlardı. Bakın şu an konuşan kim? Bilemediniz. Kim? Allah Resulü. O zaman hadisle anlatıyor, hadis anlatıyor evet. İbadet olunan… İnsanlardan bazıları o cinler Müslüman olmalarına rağmen onlara ibadete devam edegelmişlerdir.

Şimdi Hristiyanlar da İsa’ya ibadete devam etmiyorlar mı şu an? Ama İsa Müslüman değil mi? Müslüman. Şimdi bu cinler de Müslüman olmuşlar mı? Olmuşlar ama hala daha önce onlara ibadet edenler, onlar Müslüman olmalarına rağmen onlara ibadete ne yapmışlar? Devam edegelmişler. Ama bizim önemli olan buradaki şeyimiz kardeşler, demek ki cinlere de ibadet olabiliyor, meleklere de ibadet olabiliyor.

Cinlere ibadeti araştırdığınız zaman mesela, Cin Suresi 6’da: ‘Bir de şu gerçek var; insanlardan bazı adamlar, cinlerden bazı adamlara sığınırlardı. Öyle ki onların azgınlıklarını arttırırlardı.’ Peki, cinlere ibadet ne şekilde gerçekleşiyormuş? Sığınma şeklinde. Peki, size soru: Bir insan gittiği bir vadide veya bir alanda korkudan dolayı Allah’tan gayrı bir varlığa sığındığında veya işte Mekkelilerin yaptığı gibi ‘buranın en büyük cinine sığınırım’ değil de başka bir türlü de olsa fark etmez, bir cine sığındığında, bir meleğe sığındığında veya ‘buranın en büyük evliyasına sığınırım’ dediğinde, ‘burada yatan yatıra sığınırım‘ dediğinde ne olur?

İbadet…, o ibadettir. Çünkü dua Allah’a has kılınması gereken bir ibadettir. İbadetin özüdür, değil mi? Allah’a yapılması gerekir, Allah’tan gayrısına yapıldığında şirk olur. İşte senin o andaki, o alandaki sığınma eylemin bir ibadettir. Allah’a has kılınması gerekirdi ama sen bunu kime has kıldın? Cine has kıldın veya demin saymış olduğumuz diğer sıfat sahiplerine has kıldın. Demek ki ibadet etmek için şöyle cinin önüne geçip veya bir cin modelinin önüne geçip, putunun önüne geçip rükû etmek, secde etmek yok.

Cinne ibadet ediliyor muymuş? Evet. O zaman ibadet dediğimizde -daha önceki derslere katılanlar- geniş mi düşüneceğiz, dar mı düşüneceğiz? Geniş düşüneceğiz. Her türlü insandan sudur eden düşünce, söz, kasıt, fiil formatında insanlardan ibadet çıkıyor.

İşte sevgi ve korku, sığınma eylemi de bir nedir aynı zamanda? İbadettir. ‘Kullarım, ey Muhammed, beni sana soracak olduklarında onlara de ki: Ben onlara yakınım, dua ettiklerinde cevap veririm.

Dua ettiklerinde, yani parantez içerisinde bu konuyla ilgili sığındıklarında.

Vadiye gittiklerinde veya başları derde düştüğünde veya daraldıklarında sığınmak istediklerinde bana sığınsınlar derken, sen cine sığındığında işte senin dinin ne olmuş oluyor? Gitmiş oluyor. Doğruların hepsi gitmiş oluyor bakın. Çünkü şirk bütün doğruları iptal eden bir günah, en büyük günah.

Zaten senin zinanı yok etmiyor, senin faizini yok etmiyor, senin dedikodunu, senin yalanını yok etmiyor şirk. O amellerini yok etmiyor. Ya hedef ne burada şirkin hedefi? Salih ameller. Senin Allah katında geçerli olacağını düşündüğün, umduğun; kabirde, sıratta, mizanda sana fayda sağlayacağını umduğun, cehennemden kurtarıp cennete sokacağını umduğun amellerini şirk ne yapıyor? Götürüyor. O yüzden bunu iyi öğrenmek lazım.

‘E abi biz şimdi yani bu kadar yıl geçmiş böyle zaman…’ Sen bu yolda ol da, öbür tarafa gidersen eğer bu tam bazı meseleleri kavramadan, Allah seni affeder. Çünkü Allah çok enteresan adamları affetmiş; elimizde dokümanlar var yani. Değil mi? 99 adamı öldüren, 100 adamı öldüren adamı affediyor, sırf yolda olduğu için bak. Değil mi?

Peki, sen şirk ve küfrü öğrenme yolundasın, tevhidi ve imanı öğrenme yolundasın ama bazı eksiklerin olmuş, yoldayken ama bak. Ha sen gitmişsin aracını garaja park etmişsin, trafiğe çıkmıyorsun, ondan sonra da övünüyorsun ‘ben hiç kaza yapmadım’. Bu övünülecek bir şey değil. Siz övünülecek bir şeysiniz şu an bana göre. Ne diyor o? ‘Siz Allahu Teala’nın indirmiş olduğu kitabın özünü öğrenmeye çalışıyorsunuz.’ Bütün peygamberler ‘La ilahe illallah’ üzere gönderilmişlerdir. Ne zaman bir topluluk bozulmuştur böyle, kitap gelmiştir yahut da elçi gelmiştir.

İşte bu bu kadar önemli bir şeydir yani. Allah’ın önem verdiğine sen önem vermek zorundasın. Bu bu kadar önemli. Hanımımızı düşünün; yani hanımımızın önem verdiği şeylere biz önem vermiyor muyuz iyi bir evlilik için? Veya o bizim değer verdiğimiz şeylere değer vermesi gerekmiyor mu iyi bir evlilik için? Bu böyledir zaten. O yüzden Rabbimiz neye önem vermişse, nereden başlamışsa oradan başlamamız gerekiyor.

Peki acaba taş, demir, ahşap… bunlardan ilah olabilir mi? Nitekim yazdık galiba böyle bir şey. Nesneler… Hatta demişiz işte bak heykeller, putlar, resimler… Nitekim burada biraz kumaş var, ağaç var; şunları ayrıyeten geleceğiz inşallah.

“İsrailoğullarını denizden geçirdik. Orada kendilerine mahsus birtakım putlara tapan bir kavme rastladılar”. İsrailoğulları nereden denizden geçti? Kızıldeniz’den. Allah’ın rahmetiyle geçtiler değil mi? Bak şimdi ne yapıyorlar.

İsrailoğullarını denizden geçirdik, orada kendilerine mahsus birtakım putlara tapan bir kavme rastladılar. Bunun üzerine, normalde ne demeleri gerekir: ‘Ey Musa, şunları… yok, bunları dümdüz edelim. Bunlar Allah’a ortak koşuyorlar. Biz şimdi zaten Firavun’un zulmünden yeni çıktık değil mi? Allah bize lütfetti. Kızıldeniz’i geçtik, Allah bize denizi yardı ya!’ Adamlar biraz ilerliyorlar, cümle şöyle; bunun üzerine: ‘Ey Musa, onların ilahları olduğu gibi sen de bize bir ilah yap’ dediler. Hadi bakalım! Olur mu bu? Olmuş. Olmuşa ‘olmuş’ denir yani.

Musa dedi ki: ‘Gerçekten siz cahil bir toplumsunuz’ dedi. Yani ne kadar cahilsiniz hakikaten! Az önce Allah’ın hikmetini gözlerinizle gördünüz ama yine de o yaratıcının gücünü de gördünüz. Görmediğiniz halde gördünüz değil mi hani? İlahınızı, Allah’ı görmediğiniz halde onun gücünü gördünüz. Neler yapabileceğini gördünüz. Neden gidiyorsunuz da böyle adi bir kavmin dinini, oradaki bir ritüeli kendi saf dininize taşımak istiyorsunuz?

Ama bakın bu ümmette de çıktı. Budistlerin ibadet şekillerini İslam diye soktular, Hinduların ibadet şeklini İslam diye soktular, Perslerin şeyini din diye bu dine soktular, Şamanizmin o yıkılmış olan o inancından kalan bazı parçaları yine İslam dininin içerisine ne yaptılar? Soktular. Ama bilerek ama bilmeyerekten.

Bakın en çok bozulmalar nasıl oluyor biliyor musunuz dinlerde? İslam’a girenlerin İslam’a girerken taşımış oldukları eski dinlerinden parçalarla oluyor bu. Peki sen bunu nasıl ayırt edeceksin? Kur’an, vahiy… Bu kadar! İşte bu kazınması zor bir şey. Bizim teknenin altı bazen böyle kakamos tutar böyle, karaya çıkarmadan onu temizleyemezsin artık yani. Böyle kazınması gerekir yani.

O yüzden bu toplumdan bize neler bulaşmış? Ebu Said’’in güzel bir cümlesi var, diyor ki: ‘Biz cahili bir toplumdan çıkıyoruz, üzerimize pislikler bulaşmış olabilir‘ diyor. Bu çok önemli bir şey yani, hepimiz bu toplumun çocuğuyuz. Acaba bize küfür namına, şirk namına, bidat namına neler bulaşmış? Bunları tespit etmemiz lazım.

Bakın bu toplum tamamen reddedilecek bir toplum değil asla. Doğruları çok fazla bu toplumda. Yani bu toplumun ‘inanıyorum’ diyen Müslüman’ımızda, dışarıdaki beraber namaz kıldığımız insanlarda doğrular çok. Ama velakin bazı hatalar var, o çokluğu zedeleyebilecek hatalar olduğu için hassasiyet gösteriyoruz. Yoksa tesbihi elle çekmişler, boncukla çekmişler… Ya ne zararı var dinin buna bu kadar yani? Ne kadar bir zarar verebilir ki bu?

Ama velakin “Ete kemiğe büründü Mahmut diye göründü’, ‘Ete kemiğe büründü Yunus diye göründü’, ‘Cübbemin içinde Allah’tan başka birisi yok’, ‘Bazen o bana ibadet eder bazen ben ona ibadet ederim’… Bunlar gelmiş girmiş. O yüzden bunlara, bunları ayıklamamız lazım. ‘Allah her yerdedir’… Bunların ayıklanması lazım yani. Yanlış cümleler bunlar yani.

Şimdi bu ayet-i kerimede önemli bir bölüm var burada. Biz neden böyle ‘onların ilahları gibi bize bir ilah yapsana‘ diye çevirmedik de ‘putlara tapan bir kavme uğradılar’ diye çevirdik burayı? Burası önemli bir soru, tekrar ediyorum. ‘Orada kendilerine mahsus birtakım putlara tapan bir kavme rastladılar’ diyor. Putlara tapan… Evet. Eğer ‘ilah’ demiş olsaydı biz bu ilahı arayacaktık şimdi. Nesini arayacaktık? Nasıl bir şey? Yani şekli ne? Bunlardan hangisi acaba? Aynen bak bunlardan hangisi acaba? Doğru mu?

Ama velakin Arapçada: ‘Va cavezna bi beni İsrailel bahra fe-etev ala kavmin ya’kufune ala esnam.’ ‘Esnam’ dediğimiz şey şu heykel ve put cinsinden olan bir şey. Şekilli yani. ‘Sanem’ yani. Evet, ‘put’ yani. Burada ‘put’ diye çevirmemiz lazım zaten. Ama ‘ilah’ diye geçen bir yeri ‘put’ diye çevirirsen -bak- dini baltalarsın. Çünkü o ilah eşittir belki de orada bir resul var, belki de orada ilah edinilmiş bir salih bir erkek var, belki de orada kötü bir insan var, belki de cin var orada. Sen ama oradaki o ibadet edilen ilahı ‘put’ diye çevirirsen büyük bir hata etmiş olursun. Eski meallerde çok var bu. Maalesef ecdadımız bunları ayıramamış bazen. Siz bunu kendiniz ayıracaksınız. O yüzden Ebu Said Hoca meal alırken ‘Şurada Arapça olsun şurada Türkçe olsun, en azından burada geçen bazı kelimelere buradan bakın’ derdi mesela. Ne yazmışlar, nasıl çevirmişler, doğru çevirmişler mi diye kontrol edin derdi mesela. Çok büyük bir Arapça gerekmiyor bunlar için.

Şimdi buradaki ‘esnam’ kelimesi ‘sanem’ kelimesinin çoğulu. Yani bu bizim bir manada put. Bunlar şöyle arkadaşlar; vesen – evsan, sanem – esnam şeklinde Arapçada kullanılıyor. Arapça geniş bir dil olduğu için her türlü tapınılan varlığın ayrıntısına girmiş. ‘İlah’ der geçerdi hadi bakalım çık işin içinden! Ama bunları ayrı ayrı da ne yapmış, hangilerine ‘ilah’ dediğini ayırmış ve ‘put’ dediği şeylere de ayırmış. Eğer insan ve hayvan figürü varsa farklı bir şekilde put diye isimlendirmiş. Eğer herhangi bir kartal figürü değil de böyle garip garip varlıklar, yontma yontma şeyler böyle şekiller veya buna benzer şeyleri de yine farklı bir isimle isimlendirmiş. O yüzden ‘vesan’ ve ‘sanem’ kelimelerinin farkı budur. Ama buraya hiç girmeyin, aklınızı buraya çok daldırmayın. Bizim için önemli olan nedir arkadaşlar? Bir heykel ilah, yani ibadet edilen bir varlık haline gelebilir mi? Gelebilir.

Şimdi bakın nasıl gelebilir şimdi, burası çok önemli. Bir sonraki anlatımımızda şöyle diyoruz: ‘Onlar bir kavme uğradılar’ dedi ya, orada diyor ki bakın; ‘ya’kufune ala esnami’. Bu ‘ya’kufune’ ifadesi ‘itikaf etmek’ var ya… İtikaf etmek ne yapıyor itikaf eden kişi? Bir yere gidiyor orada duruyor değil mi? Yani camiden çıktığı an itikaf ne oluyor? Bozuluyor. Bitti. Şimdi o orada toplandığı için, orada bulunduğu için o yere ona ‘itikaf’ denmiş. Şimdi bakın; ‘ya’kufune ala esnami’. Bize de bir ‘onların ilahı gibi ilah yapsana’ ifadesindeki o kişiler ne yapıyorlarmış o putun orada? Toplanıyorlar, bulunuyorlar. Orada toplanma yeri olduğu an arkadaşlar ‘ya’kufune’ ifadesi gelmiş o yüzden. ‘Ya’budune’ dememiş bak. ‘İbadet ediyorlar’ demiyor orada bak şu an. Orada toplanıyorlar. Ama saygı duruşunda mı duruyorlar, ama tören mi yapıyorlar, ama çelenk mi koymuşlar bilinmiyor. Ama yemek mi sunmuşlar önlerine yahut orada fal oklarını mı çekiyorlar yahut da kurban mı kesiyorlar o toplantı yerinde bilinmiyor. Ama velakin bir putun önünde herhangi bir şekilde bu saydığım şeyler veya sayamadığım şeyler yapılıyorsa o bir ilahtır; bu eylemleri yapanlar da o ilaha o an kulluk etmektedirler.

‘E abi Allah’a da kulluk ediyorlar, ona da kulluk ediyorlar bir zarar verir mi?’ Zaten şirk nasıl olur? Öyle olur! Böyle olur zaten. Peki bir adam Allah’a hiç ibadet etmiyor olsa sadece buna ibadet ediyorsa buna müşrik denir mi? Ne denir? Kafir denir. Güzel. Şeyi algılayabildik mi? Heykel, put, resim vesaire yani… Bunlar önemli. O ‘şey’ kelimesini aşağı doğru artık dolduruyoruz arkadaşlar.

Şimdi şuraya ne dersiniz? Allah Resulü Aleyhissalatu Vesselam, Muvatta’da gelen bir rivayette -Elbani bunu sahihliyor- diyor ki: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi diyor bakın: ‘Allahümme la tec’al kabri vesenen.’ Ne demek? Allah’ım kabrimi put haline getirme. Allah Resulü diyor ki: ‘Allah’ım’ -dua ediyor yani istiyor- ‘benim kabrimi tapınılan, toplanılan, ibadet edilen bir put haline dönüştürme’ diyor bak. Şimdi demek ki bir kabir bir şekilde -ismi değişik olabilir; makber olabilir, mabet olabilir, türbe olabilir, manastır olabilir, yatır olabilir, ne olursa olsun bu önemli değil- ama velakin bir kabir put haline dönüşebiliyor muymuş? Hatta Resulullah’ın kabri bu hale dönüşebiliyor mu? Dönüşebiliyor. Bak! Allah Resulü Aleyhissalatu Vesselam böyle bir şey istediğine göre Rabbisinden.. Olabilir demek ki!”

​​Önceden de olmuş zaten. Tabii, önceden de olmuş, kendisinden sonra da böyle bir şeyin olmamasını ne yapıyor Allah Sübhanehu ve Teala’dan istiyor. Yalnız bunu ne zaman istiyor biliyor musunuz? Ölümüne yakın. Ölümüne yakın bu duayı yapıyor. Duası kabul ediliyor. Evet, elhamdülillah.

Ama şöyle bir şey var; bu konuyu biraz konuştuk da arkadaşlarla. Duasının kabul edilip edilmediği kısmen doğru kısmen değil aslında Selim. Mesela ben umreye gittim de en son… Senle gittik galiba en son. Orada Süleymancı cemaati… Şimdi Resulullah’ın kabri burada, Kâbe burada, Mekke burada. Kabre buraya geçmişler, arkalarını Kâbe’ye doğru dönmüşler böyle duruyorlar. Ben bir geçtim şöyle bir ama… ‘Bir dakika’ dedim, bir daha baktım. Anladım bizimkiler. Nereden anladın diyeceksiniz? Kadınların bağlama şeklinden anladım. Onların biliyorsunuz kendilerine özgü bir bağlama şekilleri var; dünyada eşi benzeri olmayan bir şey. Sonra ben baktım böyle, bayağı bir baktım; adamlar resmen kıyamdalar yani. Resulullah’a doğru dönmüşler, arka tarafları da Kâbe’ye doğru oluyor otomatikman yani.

Şimdi bakın, biz bazı şeyleri söylüyoruz ama bazı şeyler vukua gelmiş geçmiş tarihte. Sonra İslam döneminde, İslam tarihimizde 1500 senelik tarihimizde bazıları vukua gelmiş, bazıları da gelecek. O yüzden de bakın şöyle dedim ben bunda: Edinilmiş ve edinilebilen… Yani bugün olmayabilir ama yarın da olabilir böyle bir şey yani. Mesela Tayyip Erdoğan… Tamam mı? Öyle bir hale gelebilir ki mesela 200 yıl sonra, 300 yıl sonra sevenleri tarafından, takipçileri tarafından, onların çocukları tarafından öyle bir hale gelir ki evliya olur yani. Hele ki adamı da bir de Fatih Camii’ne falan gömerlerse seyreyleyin siz yani… Hani böyle Ayasofya’ya da gömebilirler tabii bu arada onu. Çünkü o açtı yani, doğruya doğru.

Şimdi o yüzden hani ‘edinilmiş, edinilebilen’ diye ileriki müstakbel bir zaman kullandık yani burada. O yüzden aslında her şey potansiyel bir mabut. Evet. Yani geçmişte illa benzerinin de olması gerekmiyor yani illa da onu aramak da doğru olmayabilir ama biz geçmiştekileri bilirsek geleceğe ışık tutacak bunlar.

Evet. Useymin diyor ki Kavlül Müfid adlı kitabında: ‘Put anlamındaki sanem kelimesinin çoğuludur. Yani şeyi kastediyor, esnamı kastediyor. Allah’tan başkasına ibadet etmek için insan şeklinde veya başka şekillerde yapılan şeylerdir. Vesen ise hangi şekilde olursa olsun Allah’tan başka ibadet edilen şeylerdir, putlardır yani.’ Ayrımı anladık mı demek istediğimi? Çok küçük bir ayrım var arada yani. Vesen daha umum (genel), sanem ise ya hayvan figürü var orada ya insan figüründen benzetmeler… İşte ata kanat giydirme mesela… Böyle şeyler bu kelimeyle ifadelendiriliyor. Bunu çok görmeyin Arapçada.

Mesela bizde ‘geldi’ der. Geldi ne demek bizde? Yani bir şey vardır, orada değildir, oraya gelmiştir. Şimdi bak; cae, kadime, ata… Ondan sonra en az 3-4 tane daha var Arapçada. Yani adam uzaktan geldiyse farklı bir ‘geldi’ kullanıyorlar, topluluk geldiyse farklı bir ‘geldi’ kullanıyorlar, yakın bir yerden geldiyse farklı, tekrar gittiği yerden geldiyse farklı… Adamların böyle ince bir dilleri var yani adamların. O yüzden biz burada şimdi ‘put’ diyoruz da mecbur put diyoruz biz yani. Çünkü biz ‘vesen’ desek muhatap bunu algılamayacak, ‘sanem’ desek onu da algılamayacak; yazar ister istemez oraya neyi koyuyor? Putu koyuyor. Ama ‘ilah’ yazan yere ‘put’ koyarsa büyük bir cürüm işlemiştir. Ya işi bilmiyordur, bakın işi de bilmeyebilir.

Mesela Diyanet’te bir tane adam var, profesör bu. Diyor ki bakın La ilahe illallah için: ‘Allah’tan başka Allah yoktur’ diyor. Doğru mu? Yanlış nerede burada? Allah bir ilahtır. Allah’ın kendisi bir kere bozulmuş yani ‘Allah’tan başka Allah yoktur’ diyerek. Peki size soru; ben Ebu Cehil olsam, siz de bana deseniz ki ‘Bana La ilahe illallah de’, yani ‘Allah’tan başka ilah yok’. Şimdi profesör gibi konuş: ‘Allah’tan başka Allah yok’. E tamam o zaman, sıkıntı problem ne var bunda? Ben de razıyım derim yani değil mi? Bakın bunu çok görmeyin yani, sonra bu toplumu tekfir ediyorlar. Bu toplumun hocası bile La ilahe illallah’ı topluma düzgün anlatmamış ki! İsmi bende mahfuz, geldiğinizde gösteririm kitabı. Kitabı aldım sakladım profesörün kitabını. Yani topluma kızmamamız lazım, babalarımıza kızmayalım, toplumdaki o hacı amcalara, imamlara kızmayalım yani; verilmemiş.

Onlara kızmaktan bırakın, siz kendinizin gelmiş olduğunuz duruma şükredin yani. Ya siz şu an neyle ilgileniyorsunuz biliyor musunuz aslında bak; sanem, vesen kelimeleriyle… Siz şu an Kur’an profesörü oluyorsunuz. Gerçekten bu böyle yani. Profesör olmak ne gerekir ki? Profesör o işin ayrıntısını bilir değil mi normalde? Siz bunun ayrıntısını öğreniyorsunuz şu an yani. Tevhidin alt katmanlarında geziniyorsunuz şu an. Bu çok büyük bir şey yani. Bu peygamberlerin mesleği de aynı zamanda yani; tevhid mücadelesi, tevhid anlatımı yani.

Evet bakın şimdi ağacı da alalım, yani bu önemli bir şey çünkü. Ebu Vakıd el-Leysi Radıyallahu Anh: ‘Resulullah’la birlikte Huneyn Savaşı’na çıktığımızda biz yeni İslam’a girmiştik. İslam eski ama yani 20. yılları tamamladı ama biz yeni girmiştik. Müşriklerin çevresinde toplanıp silahlarını astıkları bir sidre ağacı vardı. Buna da Zatu Envat diyorlardı.’ Bu kelimeyi unutmayın bakın, kitap okurken çok karşınıza çıkacak. Zatu Envat’ı bilirseniz tevhidin de büyük bir kısmını algılarsınız çünkü her hoca buna değinir tevhid anlatan. Zatu Envat diyorlardı bu ağaca. Bir sidre ağacının yanından geçtiğimiz sırada biz: ‘Ya Resulallah, müşriklerin Zatu Envat’ı olduğu gibi bizim için de bir Zatu Envat belirle’ dedik. Kim söylüyor bunu? Sahabe söylüyor. Müslüman yani. İslam’ın son dönemleri, Huneyn’e gidiyorlar bakın. Resulullah şöyle dedi: ‘Allahu Ekber!’ Şaşırdığı zaman Resulullah böyle söyler: ‘Allahu Ekber! İşte bunlar Allah’ın sünnetleridir.’ Yani sünnet ne demek burada? Daha önce yaşanmış, yine yaşanabilecek şeyler, yaşanan şeyler.”Allahu Ekber, işte bunlar Allah’ın sünnetleridir. Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki İsrailoğulları’nın Musa’ya söylediği şey gibi söylediniz“. Bak ayetten cevap veriyor şimdi Allah Resulü sahabeye. Ne diyecek sizce biliyorsunuz artık, ne diyecek? “Onların ilahları gibi bize bir ilah edin sen” gibi dedi.

Aynen, Musa’ya söylediği şey gibi söylediniz. Onlar şöyle demişlerdi: “Onların ilahları gibi bizim için de bir ilah yap” Araf 138. Musa da “Siz cahil bir topluluksunuz” demişti. Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem devamla “Siz de sizden öncekilerin yolunu takip ediyorsunuz” buyurdu. “Siz de sizden öncekilerin yolunu ne yapıyorsunuz? Takip…” Zaten bunu haber vermemiş miydik dersin başında? Vermiştik. Demek ki o takip etme nasıl olabilir? Böyle de olabilir. Uğur getirsin diye, savaşı kazanalım diye sen o silahları asmak için bir yer edindirmek istersen Allah’tan, Allah Resulü’nden orası neye döner bu sefer? Puthane’ye döner. O ağaç neye döner? Mabuda döner, ilaha döner. Sen neye dönersin? Abide dönersin. Kimin abidi olursun? Ağacın.

İlerde o ağaca çaput bağlarlar savaş bittikten sonra. Gerek yok ki çaput bağlamaya, zaten bu cümle küfür. Anladın mı? “Ben Muhammed’i öldüreceğim” demekle Muhammed’i öldürmek arasında bir fark var mı? Yok ki, ikisi de küfür.

Eylemi gerçekleştirmen gerekmiyor. Bu gece birileri Müslüman olarak sabahladı, birileri de kafir olarak sabahladı. Kafir olarak sabahlayanlar ne dediler? “Bu yağmur yıldız yüzünden yağdı” dediler. Dolayısıyla hani böyle illa bir eylem gerekmiyor, söylem yeter. Kalpten geçen şeyler bile adamın ayağının kaymasına ne yapabilir? Vesile olabilir ama tersi de olabilir bak. Öyle bir şey geçirirsin ki kalbinden Allah’ın seni cennete koyma süreci o an başlar, gerisi de gelir.

Evet, Nuh kavminin ilahlarını beraber aldık mı? Ved, Suva, Yagus, Yeuk ve Nesir. Bunlar nasıl insanlardı daha önceden? Salih insanlardı. Unutulmasın diye ne yapıldı onların önce? Resimleri yapıldı. Sonra o resimlerden sonra; ilk önce ibadet edilmiyordu bunlara. Sonradan ne oldu? Yeni bir nesil geldi ve eskilerin ilimleri onlarda olmadığından dolayı artık salih erkeklerin ilahlaşma süreci o yeni nesille başladı arkadaşlar. Ve daha sonradan bunların bu heykelleşme süreci başladı ve Nuh Aleyhisselam zamanındaki bu ismini saydığım heykeller daha sonraları kafir birisinin eliyle Arap Yarımadası’na taşındı.

Ve o kabileler kendi aralarında o putları ne yaptılar? Paylaştılar. Herkes de kendi putuyla ne yaptı? Övündü. Hacca giderken o putların etrafında ihrama girmeye başladılar. Yemin ederken onların adlarını anmaya başladılar. Sonra oralara gidip oralarda itikaf yapmaya başladılar. Ta buradan başlayan bir süreç orada devam etti. Birisi bunu canlandırdı, kafirlerden birisi bunu canlandırdı. Bazen böyle kül gibi söner, birisi gelir bir yerlere o küfür ateşini, birden böyle tekrardan ne yapabilir? Alevlenebilir. O yüzden bunlara da dikkat etmemiz gerekiyor salih kişiliklerin de bu mertebeye ulaştığını söyleyebiliriz.

Kötü insanların ilah olma örneği kime verebiliriz? Firavun’u örnek verebiliriz en başta. “Sen benden başka bir ilah mı ediniyorsun?” dedi Musa’ya. Ve başka bir ayette de Naziat’ta da “Ene rabbükümül ala” (Ben sizin en yüce rabbinizim) dedi. Yani bu adam zirve yani. Zirve yani şeyde; hem kendisinin ilah olduğunu iddia ediyor hem de kendisinin rab olduğunu iddia ediyor. Bu ilahlaşma sürecinde de Firavun’un korkuyla bunu başardığını söylüyor arkadaşlar çoğunlukla.

Ebu Hureyre’den gelen rivayette Resulullah Aleyhissalatu Vesselam şöyle buyurdu: “Altın, gümüş, kadife ve nakışlı elbise kulu olan kişiler bedbaht olsun. Böyle kişiye verilirse memnun olur, verilmezse razı olmaz”. Yani o adam, o altın için, o gümüş için, o elbise için ne yapar? Dinini satar, Rabbini satar. Onun için her şeyi ne yapar? Yapar. Haram helal demez onun için yapar, artık o onun ilah makamına yükseltmiş olduğu bir hadise haline gelir.

Allah Resulü de o yüzden buraya böyle bir ifadeyi ne yapmıştır? Seçmiştir. Bak ne diyor: “Teise abdud-dinar”. Abd ne demek? Abdullah; ne demek Abdullah? Allah’ın kulu. Peki bu ne demek? Abdud-dinar; dinarın kulu. Bak Allah Resulü böyle bir ifade kullanıyor, önemli. Onun için kendini helak etmeye başladığın an, onu hedef edindiğin an, onu bir yaşam tarzı haline getirdiğin an artık o şey neyse artık o şey yani; artık onun kulu haline ne yapabilirsin? Dönüşebilirsin.

Peki Resulullah’la şirk düşülür mü? Evet. “Allah ve sen dilersen” diyor sahabenin bir tanesi. Resulullah ne diyor ona? “Sen beni Allah’a ortak mı koşuyorsun?” diyor. Olay bu kadar çarpıcı.

“Sübhâneke Allahümme ve bihamdike eşhedü en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyke”

Similar Posts